Yasal Uyarı

Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bilgi ve referanslar hiçbir surette doktor tavsiyesi yerine geçmez. Tüm sağlık problemlerinde mutlaka bir doktora başvurulmalıdır. Doktora başvurmadan kesinlikle ilaç veya başka tedavi yöntemleri kullanılmamalıdır.

Kaynak gösterilerek paylaşılan ve verilen bağlantılar (link'ler) ile ulaşılan bilgilerden kaynak sahibi sorumludur.
Sitede yer alan bilgilerin Multipl Skleroz ve diğer hastalıklar konusunda genel kabul gören tıp literatürüne uygun olduğuna dair bir iddiam yok. Bir MS hastası olarak denediğim, kısmen fayda gördüğümü düşündüğüm yardımcı tedavilerle ilgili bilgi paylaşıyorum. Dolayısıyla, her hasta benim gibi kendi sağlığı için yaptığı seçim ve uygulamalardan sorumludur.


20 Eylül 2017 Çarşamba

Ve yine Belgesel Duyurusu, Konu Alzheimer









14 doktor Alzheimer hastalığının da önlenebilir bir hastalık olduğunu anlatacak. Belki daha da iyisi, yakalanıldığı zaman geri dönmenin mümkün olduğunu. Belgesel 12 bölüm ve 21 ekimde Amerika'da sabah 9:00 EST saat diliminde (Türkiye'de 21 ekim 16:00'da) başlayacak. Konu ilginizi çekiyorsa ve vaktiniz varsa, ücretsiz gösterim için aşağıdaki bağlantıdan isminizi ve e-mail adresinizi girip kaydolabilirsiniz.

http://event.awakeningfromalzheimers.com/fb-a/



















12 Eylül 2017 Salı

Yine Belgesel, Konu Kanser






Chris Wark, kanseri klasik yöntemlere başvurmadan, doğal yöntemlerle yendiğini söyleyenlerden biri. Bağlantısını verdiğim de onun 10 bölümlük belgeseli. İlk amacı zamanında bir tanıdığının ona vermiş olduğu ve bu seyrek tutulan yolu seçmesini sağlayan umudu hastalığa yakalanmış olanlara ve yakalanmaktan ürken bizlere vermek. Diyor ki : Bu hastalık önlenebilir ve yenilebilir. Bu söz genetik, umutsuz, yakalanıldı mı tedavisi çok güç ve illaki çok masraflı sanılan başka hastalıklar için de geçerli olabilir mi acaba ;)


Chris Wark'ın sitesi de şu : 

Belgeselin bu akşam 9 EST (Amerika'ya göre) saat diliminde başlayacağı söylenmiş. İlk bölüm Türkiye'de 13 eylül sabah 04:00'ten itibaren 24 saat yayında. İzleyelim bakalım.


Bekledim, İzledim, Değerlendirdim

Chris Wark yaptığı beslenme ve yaşam tarzı değişiklikleriyle kolon kanserini yenmiş. Vermek istediği mesaj bu hastalığın yenilebilir ve - daha da iyisi - önlenebilir olduğu. Hastalığa yakalanmış olanlara umut vermek istiyor. Uzun zamandır, kendi izlediği yöntemi  ve konu hakkında öğrendiklerini anlatarak hastalığı atlatmak isteyenlere koçluk etmiş. Doktor değil, bunu belirtelim. 

Kanser vakalarının çoğunun beslenme, yaşam tarzı ve çevresel kaynaklı olduğunu belirtiyor. Genetik yatkınlıkların ortaya kanser olarak çıkmasının başlıca sebebinin yıllar süren hatalı beslenme ve sigara kullanımı gibi yaşam tarzı seçimleri olduğunu söylüyor. Tümörü olan biriyle tümörsüz biri arasındaki temel farkın bağışıklık sisteminin sağlığı olduğunu belirtiyor. Herkesin vücudunda kanserli hücrelerin ürediğini, düzgün çalışan bir bağışıklık sisteminin bu hücreleri yayılmadan ortadan kaldıracağını hatırlatıyor.

Bitki ağırlıklı beslenmenin, hazır ve katkı maddesi bol gıdalardan uzak durmanın gerekliliğini anlatıyor. Ayrıca egzersiz yapmanın, stresten uzak durmanın öneminden bahsediyor. Stres bağışıklık sistemini zayıflatıyor. Kanserle savaşırken günde bir saati psikolojik rahatlamaya, yapıyorsanız spiritüel çalışmalara ayırmayı tavsiye ediyor. Burada on bölümlük belgeselin iki bölümünü kendisinin huzura ve sağlığa ulaşmasında önemli rol oynadığını düşündüğü inancına ayırmasını garip bulsam da şükran duygusuna bağlıyorum. Spiritüel yöneliş, pratikler, dualar, vurguladığı "kendi kendine telkinler" yararlı oluyordur tabii. Olumlu düşünmek, iyileşeceğine inanmak işin anahtarı gibi geldi bana.

Özetle belgesel kanser dahil, bağışıklık sistemiyle ilgili kronik hastalıkların önlenebilir olduğu bilgisini yineliyor. Bu vesileyle daha kapsamlı bir kanser belgeseli olan TTAC (The Truth about Cancer) belgeselinin ilk iki bölümünün youtube'da yayında olduğunu hatırlatırım.

https://www.youtube.com/watch?v=KqJAzQe7_0g&list=PL_WKlaR99nthRInEnaJHRyaHVtkYTXz_H&index=1

https://www.youtube.com/watch?v=VK_sX5ko8SE&index=2&list=PL_WKlaR99nthRInEnaJHRyaHVtkYTXz_H















24 Ağustos 2017 Perşembe

Var mı Ketojenik Diyet Gibisi




Gıdalar basında çok konu ediliyor. Farklı farklı diyetler, muhtelif doktor ve diyetisyenlerden görüşler, yiyecekler hakkında zaman zaman bazıları birbiriyle çelişen eski ve yeni bilgiler derken ne yiyeceğimizi bilemez haldeyiz. Ne yemeliyiz ki fazla kilo almayalım, kanser gibi hastalıklardan korunalım? Sağlıklı veya hastalık sahibi herkes beslenme şeklini belirlemeye çalışıyor. Kafamızı karıştıran moda diyetler, medyanın yaygınlaştırdığı sağlık mitleri arasında kendimiz için doğru olanı bulmaya çalışıyoruz. İşimiz koay görünmüyor. Hele bir de kronik hastalıklarımız varsa...

Ben de diyet öneren koroya katılacağım. Önereceğim diyet Ketojenik Diyet. 1920’lerde çocukluk çağı epilepsisinde etkili olacak bir diyet arayışında Mayo Clinic’te geliştirilmiş. Bu arayışta amaçlanan, su orucunda insanın vücut yağlarını yakarak girdiği ketozisi taklit etmekmiş.  Kalorilerin ağırlıklı olarak  sağlıklı yağlardan alındığı, proteinin ancak gerektiği kadar tüketildiği, karbonhidrat tüketiminin çok kısıtlandığı ketojenik diyet artık kanserle mücadelede, MS gibi bağışıklık sistemi hastalıklarında da deneniyor. Dikkatinizi bu diyete çekmek istedim. Bu diyetin ana prensiplerine yaklaşınca sıkıntılarımız azalabilir.

----------

EPİLEPSİ İLE İLGİLİ ÖZEL UYARI : Epilepsi (sara) hastası çocukların ketojenik diyetten yararlanabilmeleri için epilepsi tedavisinde ketojenik diyet kullanmak konusunda uzman bir nöroloğun yönetiminde uzman bir diyetisyenden danışmanlık almak gerekiyor.

Amerika'da Johns Hopkins Hastanesinde çocukluk çağı epilepsisinin ketojenik diyetle tedavisinde elli yıl çalışmış ve tüm dünyada nörologlara, hemşirelere ve diyetisyenlere ketojenik diyet konusunda eğitim vermiş bir hemşire olan Millicent Kelly'nin belirttiğine göre, diyetin herbir hasta için çocuğun boyu, kilosu ve ihtiyaçları düşünülerek düzenlenmesi gerekiyor. Yağ, protein, karbonhidrat miktarları hesaplanırken gramlar önem taşıyor. Başlangıçta çocuğun yemeğini hazırlayacak kişilerin eğitilmesi, bu kişilerin gerektiğinde danışabilecekleri bir ketojenik diyet uzmanıyla birlikte hareket etmeleri tedavinin başarısı için çok önemli.. (Kaynak : Honest Medicine [Dürüst Tıp], Julia Schopick).

2002 yılında Johns Hopkins'de geliştirilmiş "Değiştirilmiş Atkins Diyeti" de özellikle yetişkin epilepsi hastaları veya farklı sebeplerle ketojenik diyeti denemek isteyenler için çocuk epilepsi hastalarında kişiye özel olarak düzenlenen diyete gösterilmesi gereken titizliğin uygulanmasını gerektirmeyecek bir seçenek.

Ketojenik diyeti epilepsi dışında sebeplerle uygulamak isteyen biz yetişkinler, sanırım konuyu araştırarak, ketojenik diyetin mantığını anlayıp uygun tarifler bularak ve geliştirerek başımızın çaresine bakmak zorundayız. Yazının sonunda, uygulanabilecek farklı seçeneklerden bahsedeceğim..

-----------


“Ketojenik Diyetin arkasında büyük bir ilaç firması yok. Birileri sosisli yumurtayı kremalı sosla beraber pazarlamaya başlamadıkça hiçbir zaman da olmayacak."   - Charlie’nin (Abrahams) nöroloğu Dateline NBC televizyon kanalına verdiği ropörtajda

Bildiğiniz gibi gıdalar karbonhidratlar, proteinler ve yağlardan oluşuyor. Bu temel gruplara “”makro besinler” deniyor. Ketojenik beslenmede tüketilen karbonhidrat miktarının minimuma indirilmesi hedefleniyor. Karbonhidratlar basit ve kompleks karbonhidratlar olarak ikiye ayrılıyor. Şekerler basit karbonhidratlar. Glukoz en basit şeker, en basit karbonhidrat. Nişasta gibi kompleks olanlar ise sindirim sistemimizde şekere daha yavaş dönüşüyor. Tam tahıllar daha da yavaş... Ama sonuçta karbonhidratların her türlüsü kan dolaşımımıza er veya geç glukoz olarak ulaşıyor. İşte problem oluşturan yapıya ulaştık : ŞEKER. İster direkt şeker olarak tüketilsin, ister kompleks karbonhidrat formunda, sindirim sisteminin glukoza dönüştürebildiği gıdalar sorunun başı. Epilepside, diyabette ve aslında çok sayıda hastalıkta başlıca zarar verici yapı ŞEKER.


Ketojenik beslenmede şeker, şekerli yiyecek ve içecekler, yani basit karbonhidratlar tüketilmez. Yenilen tahıllar ve nişastalı (kompleks şekerler içeren) tüm gıdaların (patates gibi) miktarı çok kısıtlanır. Kalorilerin çoğu en başta sağlıklı yağlardan ve ikincil olarak proteinlerden alınır. Protein miktarı da ihtiyacımızla kısıtlanıyor; çünkü fazla protein de şekere dönüşüyor.
http://www.ketotic.org/2012/08/if-you-eat-excess-protein-does-it-turn.html

Ketojenik diyette yağ, karbonhidrat ve protein miktarı belirlenirken genellikle dörde bir (4:1) veya 3:1 oranı kullanılıyor. Yani yağdan alınan kalori miktarı, karbonhidrat ve proteinden alınan kalorilerin toplamının dört katı (bazen üç katı) olmak zorunda.Tercihimiz doğal hayvansal yağlar (tereyağ, tereyağdan elde edilen 'ghee', kemik ve et suyu, hatta içyağı), hindistancevizi yağı olmalı, kesinlikle rafine bitkisel yağlar değil. Rafine bitkisel yağlar (her ne kadar faydalı oldukları iddia ediliyor olsa da) raf ömürlerini uzatmak için işlemlerden geçirilerek doğal yapıları bozulmuş yağlar olduğu için zararlı. Ketojenik diyet yapan kişi özellikle 1980’lerde çok yaygınlaşan, hala yemek tariflerinin vazgeçilmezi, sağlıklı zannedilen mısırözü yağı, ayçiçek yağından uzak durarak, trans yağ kaynağı margarinlerden dikkatle kaçınarak bol yağlı besin tüketmeli. İnternette ketojenik diyet konusunda araştırma yaparken bitkisel yağ, hatta tamamıyla işlenmiş, yapay bir ürün olan “kanola” yağını önerenlere rastlayabilirsiniz. Lütfen itibar etmeyiniz. Bitkisel yağlar içinde hindistan cevizi yağı baştacımız. Hindistan cevizi yağı yüksek miktarda orta zincirli yağ asidi içeriyor. Bu özel yağ asitleri kolayca keton cisimciklerine (moleküllerine) dönüşüyor. Hindistan cevizi yağı bu üstün özelliği yüzünden - adı üstünde - "ketojenik diyet"te çiğ haliyle ve pişirme yağı olarak en çok tercih edilmesi gereken yağ. Zeytinyağı, keten tohumu yağı ısıtılmamak koşuluyla faydalı yağlar. Salatalarda, mezelerde kullanılabilir. Yararlı ve zararlı bitkisel yağları ayırdetmek çok önemli.


Orta zincirli yağ asitlerinin yararından ve bu tür yağ asitlerinin en çok bulunduğu bitkisel kaynaktan, yani hindistan cevizinden şu yazıda bahsetmiştim.



Ketojenik diyette bolca yağ tüketileceği için tedirgin olanlara : Geçen yüzyılın sağlık konusunda icat edilen ve yayılan en büyük yalanlarından biri “kolesterol yalanı”dır. Bu konuda Uffe Ravnskov’un yazdığı Kolesterol Gerçeği (türkçe çevirisi var) veya Dr. Karatay’ın Karatay Diyetiyle Yaşam Boyu Sağlık adlı kitabı okunabilir. Aynı bilgileri tekrarlamamak için aşağıdaki blog yazısını hatırlatmak istiyorum. Yazıda orta zincirli yağ asitlerinin vücuda kazandırdığı keton cisimciklerinin faydalarından, vücudumuzda çok temel rollere sahip kolesterolün öneminden bahsediliyor. Kolesterol sanıldığı gibi öcü değil, vücudumuz için çok önemli bir yapıtaşı. Zararlı olsaydı anne sütünün sağladığı kalorinin %50 - 60 'ı yağ ve kolesterolden gelir miydi?
https://www.westonaprice.org/health-topics/childrens-health/fat-and-cholesterol-in-human-milk/


Ketojenik Diyetin Geçmişi

Epilepsinin beslenme tarzıyla ilişkisi birçok kültürde binlerce yıldır biliniyor. Hipokrat'ın Corpus'unda epilepsi nöbetleriyle beslenme şeklinin bağlantılı olduğu anlatılıyormuş. (M.Ö. 400 civarı).

20. Yüzyıl başlarında açlıkla (su orucuyla) tedavi bilinen bir uygulamaymış. Su orucundan daha önce bahsetmiştim. Bir süre su dışında birşey yiyip içmemek, bu yolla vücudun ana yakıt olarak yiyeceklerden sağlanan glukoz yerine kendi yağlarını sindirerek keton cisimciklerini kullanmasını sağlamaya su orucu deniyor. Bu metabolik sürecin adı ´´ketozis´´. Ketonların sağlığa çok sayıda yararı var. En büyük faydayı beyin görüyor. Bruce Fife’nin Coconut Cures (Hindistancevizi İyileştirir - henüz türkçede yok.) adlı kitabında yazdığına göre ketonlar beynin süper besini.




Su orucu sırasında gıdalardan, dolayısıyla glukozdan uzak durulması şeker tüketimiyle bağlantılı hastalıklar sözkonusu olduğunda işe yarıyor. Şekerden uzak durmak deyince  ilk aklımıza gelen hastalıklar diyabet ve kanser. Bir de şekerle bağlantısından hiç bahsedilmeyen epilepsi var.


1900’lerin başlarında su orucu gibi doğal tedavi yöntemleri biliniyor ve uygulanıyorken ketojenik diyet 1920’lerde Mayo Klinik’te su orucunu taklit ederek epilepsi tedavisinde etkili olacak bir yöntem aranırken keşfedilmiş. Mayo Klinikten sonra Johns Hopkins hastanesi ketojenik diyetle tedavi konusunda bayrağı devralmış. Bu hastanede görev yapan nörolog Dr. Samuel Livingston'ın tedaviyi savunması ve üstlenmesiyle onun emekliliğine dek Johns Hopkins’te çok sayıda epilepsi hastası tedavi edilmiş.


Antikonvülsan ilaçların keşfi ve piyasaya çıkmaya başlamalarından beri mertlik bozulmuş durumda. İlk antikonvülsan (Dilantin) ilacın keşfedildiği 1938 yılından itibaren nörologlar yetişkin ve çocuk hastalarına aslında uzun zamandır epilepsi tedavisinde yüksek oranda başarılı olduğu bilinen ve uygulanan ketojenik beslenme yönteminden bahsetmeden, bu etkili tedavi şeklini bir seçenek olarak bile sunmadan anti-konvülsan ilaçları vermeye başladılar. Tüm dünyada, antikonvülsan ilaçlarla sonuç alınamadığında sıklıkla çok pahalı, riskli ve etkili olacağı şüpheli beyin ameliyatları önerildi ve yapıldı. Ortodoks tıbbın bu yaklaşımı sonucu çok sayıda hasta ketojenik diyet gibi zararsız bir yöntemi deneyebilecekken, üzerlerinde ardarda denenen ilaçların yanetkilerinden - bazen beyin ameliyatlarından kalıcı zararlar gördü.


Bu gidişat 1994’e dek sürdü. Ketojenik diyetin tekrar duyulmasını sağlayan kişi, küçük oğlu Charlie birinci yaşgününden- itibaren epilepsi nöbetleri geçirmeye başlayan, Hollywood’da ün kazanmış film yazarı, yönetmeni ve yapımcısı Jim Abrahams oldu. Ketojenik diyetten haberdar olup, diyeti denedikleri ilk 48 saat sonunda epilepsi nöbetlerinin sona erdiğini görene dek (küçük Charlie bu sırada 20 aylık) Jim Abrahams ve karısı nörologlarının verdiği çok sayıda ilaçla küçük bebeklerinin epilepsi nöbetlerini azaltmaya çalışıyorlardı. Kimse anne-babaya  zararı ve yan etkisi olmayan “ketojenik diyet” adında doğal bir yöntemden bahsetmemiş.  Jim Abrahams çocuğunda (şimdiki durumunu bilmiyorum) otizmi tetikleyenin ilaç tedavisiyle önüne geçilemeyen epilepsi nöbetleri olduğunu düşünüyor. Evet, ardarda geçirilen epilepsi nöbetleri ve ardarda denenen ilaçlar gelişmekte olan çocuk beynine bazen geri dönüşü olmayan hasarlar veriyor. Anne babaların ketojenik diyetten haberdar olduklarında acı ve öfke duymaları çok doğal. Epilepsi tedavisinde neden böyle bir yöntem ilk başvurulan tedavi yöntemi olmuyor?


Ketojenik Diyetin Bugünü

Konvansiyonel tıbbın sağlığa getirdiği çok sayıda katkıyı, gerektiği zaman ciddi hastalıklardan kurtulmamızı sağlayan ilaçları ve müdahaleleri nasıl yoksayabiliriz? Akut rahatsızlıklarda (bazı enfeksiyonlar gibi), kazalarda yapılan tıbbi işlemler, operasyonlar ve kullanılan ilaçlar hayat kurtarıyor.


Akut hastalıklarda tıbbın yararını görüyoruz; fakat kronik hastalıklar sözkonusu olduğunda…
İşi insanları sağlığına kavuşturmak olan tıp doktorlarının hastalarını ilaç firmalarının (olmayan) insafına öylece teslim etmelerini insan kabullenemiyor. Tüm kronik hastalıklarda tedavi seçeneği olarak yanetkisi bol, etkinliği şüpheli ilaçlar, bazen de operasyonlar sunuluyor. Bunların yanında varolan naturel, masrafı az seçeneklerden avantaj ve dezavantajlarıyla bahsedilmemesini anlamak zor. Neyse zaaflar, hırslar ve sonuçları… Biz Charlie’ye ve hikayesinin insanlara taşıdığı mesaja dönelim.

Abrahams ailesi 1993 yılında epilepsinin Ketojenik Diyet diye bilinen basit ve zararsız bir yöntemle tedavi edilebileceğinden habersizdi. İlk epilepsi atağını bir yaşında geçirmiş olan oğulları Charlie, sekiz ay boyunca üç farklı eyalette dört farklı nöroloğa götürülmüştü. Nörologlar tarafından verilmiş çok sayıda ilacı sonuç alamadan kullanmak zorunda kalmıştı. Günlük epilepsi atağı sayısı düzineleri, bazen 100'ü buluyordu. Baba Jim Abrahams 1993'te kütüphanede yaptığı bir araştırma sonucunda Johns Hopkins'den Dr. John Freeman'ın ketojenik diyetten bahseden makalesini bulunca Charlie için herşey değişti.

Jim Abrahams, ketojenik diyetle tedavi altına alınan oğlu Charlie'nin epileptik nöbetlerinin 48 saatte SONA ERDİĞİNİ görünce, bir ay sonra da dört ayrı anti-konvülsan ilacından kurtulduğunda ne hissetsin !? Çocuğunun iyi olmasının verdiği inanılmaz mutluluk ve coşkunun yanında hissettikleri - kendi ifadesiyle - üzüntü, hüsran, şiddetli bir acı, öfke, hayalkırıklığı...

Abrahams oğlunun son nöroloğuna kendilerine neden böyle bir seçenekten bahsedilmediğini sormuş. Aldığı dört maddeden oluşan çileden çıkarıcı yanıtı o da J. Schopick'in kitabında yanıtlıyor : (şimdilik J. Abrahams'ın yanıtlarını özetledim.)

* "Ketojenik Diyet yağ oranı çok yüksek bir diyet olduğu için kötü sonuçları olabilir."
Charlie'nin doktorları berbat yanetkileri olan ilaç bileşimleri önermekten çekinmiyor. ACTH denilen günlüğü binlerce doları bulan bir ilaçtan, beyni ikiye ayıracakları bir operasyondan bile bahsediyorlar. Ketojenik diyetin konusu bile edilmiyor.
* "Ketojenik Diyeti uygulaması çok zor."
Çok mu zor? Bu kararı verecek olan çocuğun ailesi değil mi?
* "İşe yaradığına hiç tanık olmadım."
Eğer her doktorun kanıtları bizzat görmesi gerekiyorsa, sürekli tıbbi seminerler ve yayınlar yapılmasının ne önemi var?
* "Diyeti destekleyen bilimsel çalışma bulunmuyor." Jim Abrahams'ın en sinsice bulduğu yanıt bu. Asıl epilepsi tedavisinde kullanılan ilaç kombinasyonlarının bilimsel dayanağı yok. Üstelik, 4 yaşından küçük hastalar üzerinde deney yapmak yasal değil.

Jim Abrahams başka çocukların ve ailelerin ketojenik diyete ulaşana kadar kendi çektikleri acıları çekmemelerini amaçlayarak Charlie Vakfını kurmuş. Böylece antikonvülsan ilaçlar yüzünden neredeyse unutulacak olan ketojenik diyet tekrar hayat bulmuş.

Jim Abrahams'ın yapımcısı olduğu "First Do No Harm" (Önce Zarar Verme) adlı bir film var. Konu çocukluk çağı epilepsisi. Başrolde Meryl Streep...





Ketojenik Diyet Hangi Amaçlarla Yapılıyor

Epilepsi : J. Schopick’in “Honest Medicine” kitabında yazdığına göre, Amerika’da epilepsiden etkilenen çocuk ve yetişkin hasta sayısı MS, … hastalıklarından etkilenen kişi sayısından fazla.


Ketojenik diyetin keşfedilmesinin sebebi özellikle çocukluk çağı epilepsisi. 1920’lerde yapılan keşiften bir süre yararlanılmış. Şimdi bahsettiğimiz gibi antikonvülsan ilaçların piyasaya çıkmasıyla bu etkili tedavi bir süre unutulmuş. Ama neyse ki 1990’larda tekrar günyüzüne çıkan bu yöntemin etkinliği artık biliniyor. Farklı ülkelerde ketojenik diyetle tedavi olmak isteyen hastaların başvurabileceği hastaneler - hala çok yaygın değilse de- bulunuyor.


Kanser ve Kronik Bağışıklık Sistemi Hastalıklarıyla Mücadele :Ketojenik diyete yönelen bir diğer grup, diyetin kanser, MS gibi kronik bağışıklık sistemi hastalıklarında yararı olacağını umut eden kişiler. Kesinlikle boş bir umut değil... Otto Warburg'a iki kez tıp alanında Nobel ödülü kazandıran çalışmalar ışığında kanser hücrelerinin şekeri ve oksijensiz ortamı tercih ettiği biliniyor. Şekerli herşeyi bırakmak, kolayca glukoza dönüşen tahılların tüketimini minimuma indirmek, vücudun enerji ihtiyacını ağırlıklı olarak sağlıklı yağlardan karşılamak kanserle, diyabetle ve diğer kronik bağışıklık sistemi hastalıklarıyla mücadelede çok akıllıca ve etkili bir yöntem.


Kilo Vermek : Ketojenik diyet yapmak, kilo vermek için yararlanılabilecek güzel bir yöntem. Ne kadar etkili olduğunu gören kişi, aç kalmadan kilo verebildiğini ve tahılsız da yaşanabileceğini anlayınca ketojenik diyeti yaşam tarzı olarak benimseyebilir.


Ketojenik diyeti tercih eden başka bir grup da sporcular.


Sağlıklı Beslenme Tarzı Tercihi : Bu diyeti sağlıklı beslenme konusunda bilinçlenen, kronik hastalıklara yakalanma olasılıklarını düşürmek isteyen kişiler de tercih edebilir. Günümüzde batı tipi beslenmenin yarattığı sağlık risklerinden haberdar olan bazı insanlar aralıklarla vücutlarını arındırmak, yani detoksifiye etme istiyor. Taş devri diyetine (Paleolitik diyette), hatta ketojenik diyete duyulan ilgi de artışta. Birçok hastalıkta yararlanılabilecek taş devri diyetini temel alan kitaplar ardarda piyasaya çıkıyor. Taş devri diyeti ketojenik değildir; ama meyve-sebze tüketimine verdiği önem sayesinde günümüzde yaygın olan tahıl ağırlıklı, bol katkı maddeli ve şekerli hazır gıdalardan yana fazlasıyla zengin beslenme biçiminden uzaklaşıp ketojenik diyete yaklaşmayı sağlayabilir.


Ketojenik diyete örnek verebileceğim bir kitap MS hastaları arasında popüler olan The Wahls Protocol. MS hastalığından dolayı epey sakatlanmışken beslenme biçimini değiştirerek hastalığını dizginleyen ve geri çekilmesini sağlayan Dr. Terry Wahls’dan bahsetmiştim. Dr. Wahls’ın uyguladığı ve hastalarının katılımıyla klinik deneylerle başarısını tekrar gözlemlediği diyet ketojenik bir diyet. Dr. Wahls’ın diyetinde hergün bolca hindistan cevizi sütü tüketiliyor. Hindistan cevizi sütünde bol miktarda orta zincirli yağ asidi bulunuyor. Hindistan cevizi yağı da kullanılıyor. Bu diyette doğal kaynaklardan (doğal ortamlarında avlanmış balık ve av hayvanlarının etleri ve otlayarak beslenmiş çiftlik hayvanları) elde edilmesine dikkat edilerek hayvansal protein de epeyce tüketiliyor. Wahls Protokolünün en önemli kısımlarından biri hergün dokuz yemek tabağı sebze, yeşillik ve glisemik (özellikle taneli yemiş) endeksi düşük canlı renklerde taze meyveler.

Ketojenik Diyetin Etkili Olabileceği Başka Rahatsızlıklar


Fibromiyaljide, nöropatik ağrı ve acılarda ketojenik diyet denenmeli. MS’le birlikte görülebilen, tek başına bir rahatsızlık olarak da yaşanabilen trigeminal nevraljide de pozitif sonuç verebilir. Trigeminal nevralji, sebebi tam olarak bilinmeyen, genellikle yüzün tek tarafını tutan sinirsel bir acı..Bu konuda daha geniş bir yazı yazmaya çalışacağım. Trigeminal nevraljiye antikonvülsan ilaçlarla müdahale ediliyor olmasından ve kendi deneyimlerimden çıkarsadığım, trigeminal nevraljinin epilepsiye benzerliği. Epilepsi tedavisinde pozitif sonuçlar verme ihtimali yüksek ketojenik diyeti trigeminal nevraljide de denemekte fayda var. Kaldı ki MS’te ketojenik diyet, keton üretimi bizim için yararlı. Ketojenik diyette tahıl (glutenli veya glutensiz) ve karbonhidratın her türlüsü çok kısıtlanıyor. (çoğu zaman günde 30 gr)

Ketojenik Diyet Seçenekleri

Ketojenik diyet alıştığımız beslenme tarzından epey farklı. Özellikle hamurişleri ve tatlılar sizin için önemliyse... Ama kronik bir rahatsızlığınız varsa çaba sonuçlara değecektir. Başlarda belki çok hissedilir fark görmeseniz bile devam edin. Çok şeker kullanıyorsanız, aynı zamanda epilepsi veya trigeminal nevraljiden muzdaripseniz, tahmin ederim şekeri kesmenin, tahılı çok azaltmanın ödülünü çabuk alırsınız. Şekerli yiyecek ve içecekleri zaten pek tüketmiyorsanız, nispeten sağlıklı besleniyorsanız belki ketojenik diyetin farkını anlamanız birkaç ay alabilir. Yine de "devam" derim. ,

Ketojenik beslenme planınızı kendiniz oluşturacaksanız (maalesef henüz bu konuda yetişmiş diyetisyenler veya basılı, net'te yayınlanmış Türkçe kaynaklar bulamayacağız) Charlie Vakfının sitesinde kısa açıklamalarını bulduğum şu ketojenik diyet seçenekleri kendi diyetinizi düzenlerken küçük bir fikir verebilir :

https://www.charliefoundation.org/explore-ketogenic-diet/explore-1/introducing-the-diet

* Klasik ya da Modifiye (Değiştirilmiş) Ketojenik Diyet : Kişinin aktivite düzeyine, çocuksa gelişimsel ihtiyaçlarına bağlı olarak yenilen karbonhidrat ve proteinden alınan toplam kalorinin yağdan alınan kaloriye oranı !.4, 1:3, 1:2 olarak belirlenebilir.

https://www.charliefoundation.org/explore-ketogenic-diet/explore-2/classic-ketogenic
* Düşük Glisemik Endeks Tedavisi : Klasik ketojenik diyetten daha liberal bir diyet tasarlamak amacıyla besinlerin kanşekerini yükseltme hızlarını hesaba katarak düzenlenmiş bir ketojenik diyet türü. Muhtemelen epilepsi tedavisi için değil de, farklı amaçlarla kullanılması daha kolay olabilir.
https://www.charliefoundation.org/explore-ketogenic-diet/explore-2/lowgycemicindex
* Değiştirilmiş Atkins Diyeti : Çok düşük karbonhidrat ve yüksek oranda protein içeren, kilo vermeye yönelik tasarlanmış orijinal Atkins diyetinde tüketilen yağ miktarını artırarak yağ / toplam karbonhidrat + protein kalori oranı 1:1 yapılır. Restoranlarda vs. düşük karbonhidratlı yiyeceklerin yenebilmesini mümkün kılan liberal bir keto diyet türü olduğu için gençler ve yetişkinlere daha uygun gelir.
https://www.charliefoundation.org/explore-ketogenic-diet/explore-3/modified-atkins
* MCT (Orta Zincirli Trigliserit) Yağı Diyeti : MCT Yağı takviyesi kullanımı sayesinde yiyecek seçiminde daha rahat davranılabilen, İngiltere ve Kanada'da kullanılan bir ketojenik diyet çeşidi.
https://www.charliefoundation.org/explore-ketogenic-diet/explore-2/mct-oil-diet
Ketojenik diyetteyken yeterli meyve sebze yenmeyebileceği için özellikle çocuklar için vitamin, mineral eksikliklerine dikkat etmek gerekiyor Takviye alınması gerekebilir. 







Film 

FIRST DO NO HARM - ÖNCE ZARAR VERME   (Hipokrat yemininden alınmış bir söz)
Yönetmen : Jim Abrahams
Başrolde Meryl Streep

https://www.youtube.com/watch?v=HyeC9IiFKpw




Kaynaklar


Honest Medicine, Julie Shopick      (Dürüst Tıp - henüz türkçe çevirisi yok)

The Wahls Protocol, Dr. T. Wahls

Coconut Cures, Bruce Fife

https://www.charliefoundation.org/explore-ketogenic-diet/explore-1/introducing-the-diet


22 Ağustos 2017 Salı

GDO'lu Gıdalar Hakkında Belgesel








"GMOs Revealed" belgeseli yayında. Çok yakında, hata sanırım bu gece başlıyor... İlgileniyorsanız aşağıdaki sayfaya isminizi ve e-posta adresinizi yazarak izleyiciler arasına girebilirsiniz.


Sunan yine Patrick Gentempo. Şu Vaccines Revealed'den tanıyor olabileceğiniz cesur kişi. İlk belgeseli izlemiş miydiniz - aşılar hakkındaydı -, ne düşündünüz bilemem. Ama önemli konularda farklı kaynaklardan bilgi edinmek iyidir. Obezite, Alzheimer, böbrek yetmezliği, otizm gibi önemli sağlık sorunlarının ortaya çıkmasında önemli rol oynayan unsurlardan biri olduğu söylenen ve gıdalarımıza sinsice sızan Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar hakkında bilgi edinmek güzel olur, ne dersiniz? Ay sonuna dek her gün bir bölüm yayınlanmak üzere dokuz bölüm boyunca bilim insanları GDOrganizmaların tarımda kullanımından, yarattıkları sağlık risklerinden bahsedecek.

4 Haziran 2017 Pazar

Farkındalık Haftaları ve Miskin İşi Aktivizm

Yakınlarda öğrendiğim "slacktivizm" kelimesi takılmıştı aklıma Türkün referandumla imtihanı sırasında. Aşağıda kaynaklar kısmında verdiğim bağlantıdaki blogun yazarı dilimizde güzel bir karşılık bulmuş bu yeni kavrama : "miskin işi aktivizm". Benim anladığım, sosyal medyada veya başka ortamlarda yaptıklarıyla, paylaştıklarıyla insanın efor ve para harcamadan  bazı konularda kendini elinden geleni yapmış gibi hissetmesi slacktivism. İnsanın kendini birşeyler yapmış gibi hissedip gevşemesine yol açıyor. Ses getirebilecek, gerekli değişimi yaratabilecek herhangi bir aktivitede de bulunulmamış oluyor.

Konumuz sağlık olunca, meme kanseri konusunda farkındalığı artırmak amacıyla bileğine pembe kurdela takmak, pembe tişörtle yürümek olabilir slacktivizmin aldığı şekil. Tekrar düşününce aslında haksızlık ettiğimi farkediyorum. Farkındalık haftalarında kalabalıklar kendilerine kurulu sağlık düzeni tarafından "eksik" olduğu söylenen şeyi artırmak için yürüyor. Doğru ve gerekli bir amaca hizmet ettiklerini düşünüyorlar. Niyetleri iyi. Eksik veya yanlış olanı bulmak için sağlık sektörünün bizi yönlendirdiği yollarla yetinmemeli, başka sorular da sorulmalı halbuki. O zaman bulduğumuz cevaplar bizi farklı aktivitelere, kimbilir doktorlardan, genel olarak sağlık sektöründen taleplerde bulunmaya ve sağlığımıza daha etkin biçimde sahip çıkmaya yönlendirebilir.

Mesela meme kanseri konusunda farkındalıktan kast edilen şeyi düşünelim. Her türlü kanserde olduğu gibi, meme kanserine yakalanan kadın sayısının günbegün arttığı söylenmekte ve erken  teşhisin öneminden bahsedilmekte. Erken teşhis önemli muhakkak; ama sormamız gereken başka sorular da var. Kanserin standartlaşmış tedavisi ne derece etkili ve doğru? Zararları var mı? Başka tedavi yöntemlerine, daha zararsız ve doğal olanlarına ulaşmak mümkün mü?

Kansere yakalanıp işin tedavi kısmını düşünmeden önce kanseri önlemek için yapabileceklerimiz var mı? Modern tıp hastalıkların önlenmesinden ziyade, hastalık ortaya çıktıktan sonra teşhis ve tedavi edilmesine odaklanmış durumda. Bazı hastalıklar etrafında yaratılan korku mitleri kırılması güç engeller olarak duruyor karşımızda. Yerleştirilmek istenen inanç : kanser standart yöntemlerle (kemoterapi, radyoterapi, ameliyat) "tedavi" edilmezse ölüm anlamına gelir. 

Erken teşhis için kadınlar her yıl, ama her yıl mamografi çektirmeye yönlendirilir. Mamografinin risklerinden bahsedilmekte midir? Mamografi yerine izleme ve teşhiste risksiz yöntemler (ultrason, tomografi) ön plana çıkartılmakta mıdır? Peki kanser vakalarının çevresel faktörler, özellikle beslenme yüzünden artışta olduğu belirtilmekte midir? Bazı kaynaklarda belki... Peki modern beslenme şeklimize kansere yakalanma riskini azaltabilecek alternatiflerin bilinirliği artırılmakta mı? Sigara içmemek dışında kendimizi kanserden nasıl koruyabileceğimizden bahsediliyor mu?

İngilizce izleyebileceklere Ty Bollinger ve ekibinin The Truth about Cancer (Kanser Hakkındaki Gerçek) belgeselinin ilk iki bölümünü izlemelerini ısrarla öneriyorum :

https://www.youtube.com/watch?v=VK_sX5ko8SE   (TTAC 2. bölüm)

Umarım youtube'da yayında bırakırlar. Çok önemli bir belgesel. Kanseri önlemek için yapabileceklerimiz olduğunu anlatıyor. Çeşitli (bildiğimiz doktorlara benzemeyen) doktorlar kanser tedavisinde seçeneklerimiz olduğunu söylüyor. Standart tedavilerin nasıl "standart", hatta "zorunlu" hale getirildiği anlatılıyor

(İlginizi çeker de bu iki bölümün ardından gelen 7 bölümü izlemek isterseniz belgeseli satın almanız gerekecek veya  internet üzerinden ücretsiz yayınlandığı bir dönemi yakalamak. Haberim olursa ben de duyururum. Belgeseli yapan ve  sunan Ty Bollinger'ın The Truth about Cancer adında kitabı da var. Amazon.com'dan alınabilir.)


Gelelim MS'e ve MS konusundaki farkındalığımıza! Mayısın son haftası MS haftasıymış. Gazete, TV takip etmeyi epeydir bıraktığım için MS haftasında ne yapıldığından haberim yok. (Şimdi baktım da turuncu fular, kravat filan takılmış. "slacktivism"i anlatan bazı deyim ve atasözleri geliyor aklıma. Dostlar alışverişte görsün gibi...) Önyargılı bünyem bana sağlık sektörünün statükoyu korumak için yapılmasının gererkli olduğunu söylediği şeyler dile getirilmiştir herhalde, diyor. 

Hakim inanış şöyle : MS, sistemik lupus vb. kronik hastalıkların durdurulması ve geri çevrilmesi mümkün değil. Ancak "standart" tedavilerle gidişat bir derece kontrol altına alınır ya da alınmaz. 

MS'in sebebi henüz bilinmiyor, farkındasınızdır. Çeşitli teoriler sıralanmakta. D vitamini eksikliği gibi hastalığın ortaya çıkışı veya şiddetine katkıda bulunduğu düşünülen bir iki faktör de belirtiliyor. Neden olarak bağışıklık sisteminin vücut (myelin) hücrelerine saldırdığı söyleniyor tabii. Ama bağışıklık sistemini yoldan çıkartan nedir? Yan etkileri fazla, pahalı ilaçların geçirilecek atak sayısını azalttığı iddia edilmekte.

Kanda ölçülebilen D vitamini düzeyinin yüksek olmasının hastalığa yakalanma riskini düşürdüğü konusu genel kabul görüyor. D vitamini gibi beslenmenin de hastalığın ortaya çıkış olasılığında son derece önemli olduğunu düşünen fonksiyonel tıp doktorları var. Dünya MS farkındalık haftasında bu konuya değinildi mi acaba? Yoksa MS hastalığının belirtileri, sakatlayıcı bir hastalık olduğu mu anlatıldı sadece?

Hayalim MS hastalarının katıldığı, Nurses Health Study (Hemşireler Sağlık Araştırması), China Study gibi sağlıkla ve beslenmeyle ilgili çok büyük bir çalışma yapılması ve sonuçların yaygın olarak duyulması.

Bahsettiğim çalışmalar hakkında kısa bilgi vereyim :

Hemşireler Sağlık Araştırması (NHS) Amerika'da kadınların katılımıyla yapılan ve 3.sü hala yürütülmekte olan çok büyük ölçekli epidemiyolojik (sağlıkla ilgili durumların ve hastalıkların nüfusta dağılımını ve belirleyici faktörleri konu alan) bir araştırma. !970'li yılların başlarında Dr. Frank Speizer çalışmayı, kadınlarda uzun vadede kanser ve kalp hastalıkları oluşmasına dair risk faktörleri üzerine bilgi toplanması için başlatmış. (Katılımcı olarak hemşirelerin seçilmesinin sebebi hemşirelerin aldıkları mesleki eğitim sayesinde kısa ve teknik soruları daha kolayca cevaplayabilecek olmaları. Yine meslekleri sebebiyle böyle bir çalışmaya katkıda bulunmak konusunda motivasyonlarının yüksek olacağı da düşünülmüş.)

China Study - Çin Araştırması da sağlık alanında yapılmış en kapsamlı çalışma. Bu araştırmada baba - oğul Dr. Colin Campbell..ve Dr.Thomas Campbell beslenme ile kanser, diyabet ve kalp hastalıkları arasındaki bağlantıları ortaya koymuş. Ayrıca, araştırmanın başındaki doktorlar ortak yazdıkları The China Study isimli kitaplarında  beslenme konusundaki kafa karışıklığının  hükumetler, güçlü lobiler ve bazı bilim insanlarının fırsatçılıklarıyla nasıl yaratıldığından da bahsetmişler.

Kronik bağışıklık sistemi hastalıklarıyla ilgili yukarıda örnek olarak anlattığım araştırmalar benzeri büyük ölçekli bir epidemiyolojik çalışma yok ufukta. Amaaa... Dr. Terry Wahls boş durmuyor. MS'le mücadelede önce kendisi için, sonra başka MS hastalarında kullandığı beslenme düzenlemelerini içeren metoduyla (Wahls Protocol) klinik deneylerde aldığı sonuçları çok uzak olmayan bir gelecekte duyuracak muhtemelen. Umuyorum o zaman güneşi balçıkla sıvamak o kadar kolay olmayacak. MS haftalarında bu hastalığın ne kadar ilerleyici bir hastalık olduğundan, yakalanınca. vah vah, pek de yapılacak bir şey olmadığından, tek çarenin yan etkisi bol ve pahalı ilaçlarla atak sayısını azaltmak olduğundan bahsetmek zorlaşacak. Umuyorum. Yediklerimizin ve yememeyi seçtiklerimizin sağlığımız üzerindeki derin etkisini anlayacağız. Bu konuşan iyimser yanım. Medyanın müthiş umursamazlığı ve sessizliğiyle en sansasyonel olabilecek olumlu gelişmenin üstünü kapattığını bilmez değilim. 


(Dr.Terry Wahls'dan, MS'le mücadelesinden ve başarısından şu yazıda bahsetmiştim :
http://ms-alternatif-terapi.blogspot.com.tr/2012/05/mste-geri-donus-mumkun-mu.html )




Kaynaklar :

http://leyla-gunduzdusleri.blogspot.com.tr/2010/11/slacktivism-miskin-isi-aktivizm.html

https://www.amazon.com/China-Study-Comprehensive-Nutrition-Implications-ebook/dp/B01LYGP469/ref=sr_1_1?ie=UTF8&qid=1496599015&sr=8-1&keywords=the+china+study










23 Mayıs 2017 Salı

Yazın Yaptığımız İki Yanlış

Başkalarının bize verdiği zararları, tabii haberimiz varsa, hiç unutmayız. Ya bizzat kendimiz kendimize zarar verip duruyorsak? Ya durum gerçekten buysa. Birçoğumuz, beslenme hakkında çeşitli kaynaklardan bize ulaşan ve kullandığımız yanlış enformasyon nedeniyle çoğu zaman farkında olmadan sağlığımıza zarar veriyoruz. Zararlı alışkanlıklarımız sözkonusu olduğu zaman da bunu bile bile yapıyoruz.

Daha çok iç karartmadan Dr. Mercola'dan ve başka iki doktorun söylediklerinden toparladıklarımla yazın yaptığımız iki seçim üzerinde düşünmeye davet edeceğim sizi. Edindiğim bilgiyi değerlendirdiğimde bana her durumda doğru görünmeyen, ama çoğumuzun düşünmeden yaptığı bu tercihler, karar verirken daha çok araştırmayı ve tartmayı gerektiriyor çünkü.

Doktorlar artık D vitamininin sağlığımız için ne kadar önemli olduğu konusunda hemfikir. D vitamini cildimizin (bünyesinde bulunan kolesterol sayesinde) güneş ışınlarına maruz kalmasıyla sentezlenebildiği için yazın gelmesiyle birlikte her yerden (gazeteler, dergiler, televizyon kanallarındaki sağlıkla ilgili programlar) D vitamini düzeyimizi yükseltmenin bu doğal yoluyla ilgili bilgiler akmaya başladı eminim.

İnternette izlediğim belgesel silsilesinde dinlediğim bir doktor, Dr. Marcel Wolfe ışığın sağlığımız için ne kadar önemli olduğunu şu cümleyle anlattı : ''Biz ışık yaratıklarıyız.'' Kanser tedavisinde ışığın ne kadar önemli olduğundan bahseden Amsterdam'da çalışan Dr. Henk Hansen sağlıklı hücrenin ışıkla dolu olduğunu belirtip kanserli hücrenin karanlık.olduğunu söylüyor (buradaki aydınlık-karanlığın nasıl ölçüldüğünü araştırmam lazım).

Dr.Hansen'e göre kanser tedavisinde öncelikle hücreler bol doğal ışığa maruz bırakılmalı. Bitkilerin güneş ışığını klorofilde depoladıklarını ekliyor. Hücreleri bol doğal ışığa maruz bırakmanın bir yolu yeşillikleri, meyve sebzeyi, buğday çimi suyunu beslenmemizden eksik etmemek.

Birçok hastalığa yakalanma ihtimalimizi düşürmemizin yolu gerçekten hücrelerimizi bol güneş ışığına maruz bırakmaktan, dolayısıyla doğal yollarla D vitamini seviyemizi yüksek tutmaktan geçiyor. Atalarımız günlerinin büyük kısmını açık havada güneş ışığıyla iç içe geçirirken, yaşam tarzımız son üç yüzyılda çok değişti. Artık maaşla çalışan insanlar iç mekanlarda direkt güneş ışığını çok az görerek yaşıyor. Bunlar arasından tatil yapabilenler, yeni yılda aldıkları takvimlerde hemen tatil günlerine bakıp kafa dinleyebilecekleri, güneşlenebilecekleri biriki haftanın hayalini kurmaya başlıyor. Peki bu sayılı günlerde ve güneşte vakit geçirebildiğimiz diğer sınırlı zamanda neler yapıyoruz? Telafi etmemiz gereken eksikliklerin farkında mıyız?


Gözden geçimemiz gereken konulara bir bakalım  :

1. Güneş ışığından kaçılmalı mı? Kanser korkusuyla kendimizi, sevdiklerimizi güneş kremleriyle kaplamalı mıyız?

Hemen Dr. Mercola'nın, fonksiyonel tıp doktorlarının ve osteopatların verecekleri kısa ve net cevabı veriyorum : Hayır. Çünkü derimiz sayesinde D vitamini sentezleyebilmemiz, güneşten alabileceğimiz UVB dalga boyunda ışınlara bağlı. D vitamini düzeyimiz düşükse kansere, MS'e ve başka hastalıklara yakalanma riskimiz artıyor. Yine Dr. Mercola bilimsel araştırmaya dayanarak güneş kremlerinin kansere yakalanma riskini artırdığını söylüyor. 

Özenerek kendimize ve çocuklarımıza sürdüğümüz cazip kokulu güneş kremleri güneşin yararlı UVB dalga boylarındaki ışınlarını kesiyor. Böylece, kremlenince sandığımız kadar çok D vitamini sentezleyemiyoruz. Buna karşılık güneş kremleri cilt kanserine sebep olabilen UVA dalga boylarındaki ışınları engellemiyor. 

Cildimiz ve solunum yoluyla maruz kaldığımız kimyasalların yarattığı toksisite de cabası !

2. Güneş gözlükleri çok mu faydalı ve gerekli?

Hadi bakalım! Araba kullanırken veya güneş ışığının sizi rahatsız edeceği durumlar için herhalde yanınızda güneş gözlüğü bulundurmak iyi olur. Cam, güneşin yararlı ışınlarının geçmesini engelliyormuş; lensler ve gözlük camları da öyle. Hayatımızın çoğu doğamıza aykırı düşecek şekilde iç mekanlarda, gün yüzü görebilsek bile cam pencerelerin ardında geçtiğine göre... Güneş ile aramızda bir engel olmadığı zamanlarda gözlerimiz direkt gündüz yayılan mavi spektrumdaki güneş ışığını alabilmeli. Bütün hormonlarımızın temeli, vücutta çok sayıda görev yapan, bunun yanısıra çok güçlü bir antioksidan olan melatonin hormonundan bahsetmiştim.


Yukarıdaki yazıda bulabileceğiniz bilgileri tekrar etmeyeceğim. Melatoninin düzgün salgılanması sabah ve öğle saatlerinde yeterince günışığını filtrelenmeden almamıza bağlı. Uyku düzenimiz, endokrin bezlerimizin sağlıklı çalışması konuları sağlığımız için çok önemli rol oynuyor.

Bu tatilde güneşte geçirilecek kısıtlı zamanımızı güneş kremleri ve güneş gözlüklerinin ''koruması'' altında geçirmeli miyiz gerçekten? Yoksa onlar olmadan daha doğal ve sağlıklı mıyız? Ne dersiniz?



Kaynaklar :



















28 Nisan 2017 Cuma

Yeldeğirmenleriyle Savaşanlar

Hayatımıza hergün yeni kimyasalların girmesi, çevre kirliliğinin sürekli artması, artık ''organik'' olduğu iddia edilen yiyeceklerin bile ekolojik olduğuna inanamaz hale gelmemiz insanı bazen umutsuzluğa sürüklüyor. Üstelik bir de Monsanto gibi tohum devlerinin dünyada gıda üretimini tamamen ele geçirme stratejisi güdüyor olması yeterince korkutucu değilmiş gibi aynı oyuncuların başrolü oynadığı GMO gerilim filmi var gösterimde. Çok mu dramatize ettim?

Tüm bu olumsuz gidişata karşın insana umut veren gelişmeler de olmuyor değil. Çok daha küçük ölçekli olsa da beslenmede doğal olana dönme yönünde hareketler var. Az sayıda doktor, bilim insanı, araştırmacı beslenmeyle kanserin ve dünyayı saran kronik bağışıklık sistemi hastalıklarının arasındaki ilişkiler konusunda bizleri bilinçlendirmeye çalışıyor. 

Aşağıda kayıt olabilmeniz için bağlantısını vereceğim belgesel de bu hareketin bir parçası. Yeterince vaktiniz ve konuya ilginiz varsa.... Dr. Russell Blaylock, Dr. Joel Fuhrman gibi kişilerin katılımcılar arasında olduğunu görünce haber vereyim dedim.

2017 Food Revolution Summit    (gıda devrimi zirvesi)