Yasal Uyarı

Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bilgi ve referanslar hiçbir surette doktor tavsiyesi yerine geçmez. Tüm sağlık problemlerinde mutlaka bir doktora başvurulmalıdır. Doktora başvurmadan kesinlikle ilaç veya başka tedavi yöntemleri kullanılmamalıdır.

Kaynak gösterilerek paylaşılan ve verilen bağlantılar (link'ler) ile ulaşılan bilgilerden kaynak sahibi sorumludur.
Sitede yer alan bilgilerin Multipl Skleroz ve diğer hastalıklar konusunda genel kabul gören tıp literatürüne uygun olduğuna dair bir iddiam yok. Bir MS hastası olarak denediğim, kısmen fayda gördüğümü düşündüğüm yardımcı tedavilerle ilgili bilgi paylaşıyorum. Dolayısıyla, her hasta benim gibi kendi sağlığı için yaptığı seçim ve uygulamalardan sorumludur.


12 Kasım 2016 Cumartesi

Otoimmün Hastalıklar Konusunda Belgesel

Yine bir ücretsiz belgesel duyurusu, bu seferki otoimmün hastalıklarla ilgili gerçekleri anlatacak. 85 doktor ve bilim adamı hastalıklarına geri adım attırmayı başarabilen bağışıklık sistemi hastalarıyla birlikte salgın hastalık gibi yaygınlaşan bu hastalıkların ortak nedenlerinden ve tedavi için denenebilecek yöntemlerden bahsedecek.

Belgeselin adı "The Autoimmune Disease Solution They are not Telling You" (Otoimmün hastalıkların size söylenmeyen çözümü). Yapan ve sunan, Dr. Tom O'Brian gözümüzün önünde olan; ve fakat sağlık endüstrisinin tahmin edilebilir nedenlerle açığa çıkmasını pek (!) istemediği gerçekleri sıralıyor. Neyse ki anaakım tıbbın dışında kalarak bize rehberlik eden doktorlar, diyetisyenler, araştırmacılarla birlikte. 

https://betrayalseries.com/oceanrobbins

Yukarıdaki bağlantı üzerinden kaydolun. 14 KASIM başlangıç, her bölüm Amerika'da +9 EST saat diliminde, yani akşam 9'da başlıyor. Türkiye'de saat 04:00'te erişiyor olmamız lazım. Her bölüm 24 saat yayında kalıyor. 

Serinin bölümleri şöyle :

Nov 14th: Episode 1- The Autoimmune Epidemic: Root Causes and Solutions 
Nov 15th: Episode 2- Intestinal Permeability: The Gateway to Autoimmunity 
Nov 16th: Episode 3- The Microbiome: Where Health and Disease Begin and End 
Nov 17th: Episode 4- Autoimmune Diseases of the Gut: The Role of Food and Digestion 
Nov 18th: Episode 5- Environmental Toxins: The Hidden Drivers of Disease 
Nov 19th: Episode 6- Autoimmune Diseases of the Brain: A New Approach to Neurology 
Nov 20th: Episode 7- Case Studies: Bringing it All Together 




Sağlık için beslenme, diyetimizi glutenden arındırmak, bağırsak florasının önemi, geçirgen bağırsak sendromu, çevresel toksinler gibi tanıdık konular var.

Ayın 14'üne ve 15'ine ait kayıtlar biraz daha uzun bir süre yayında kalacakmış. 

https://betrayalseries.com/episode-1-1nyawjkj2?inf_contact_key=42983a60c3f1903c12f5b781aac5a8843eeb723d094a9e5bc943c9267b734285

Umuyorum ki TTAC (The Truth about Cancer) ve Betrayal serisi gibi belgeseller çoğalır, otoimmün hastalıkları hazırlayan nedenler, bu hastalıklardan korunma ve kurtulmanın yolları ile ilgili bilgi daha fazla insana ulaşır. 




















8 Kasım 2016 Salı

OTOFAJİ : Su Orucunun Harekete Geçirdiği “Temizlik” Mekanizması

Sağlık alanında güzel şeyler oluyor. Su orucunun en büyük faydalarından biri olan “otofaji”, 2016 Nobel ödülü sayesinde artık daha göz önünde. Tıp ve biyoloji dalında 2016 Nobel ödülü “otofaji” üzerine yaptığı çalışmalar için moleküler biyolog Yoshinori Ohsumi’ye verildi. Çeşitli hastalıklar, bunların önlenmesi ve tedavileri üzerine yapılabilecek çok sayıda tıbbi araştırmanın kapısını açacak bu çalışma sayesinde daha çok insan otofajiyi, dolayısıyla su orucunu araştırıyor, deneme cesareti buluyor.

Otofaji kelimesi yunanca “kendi kendini yemek” anlamına geliyor. Hücrelerin kendilerine ait parçaları sindirerek geri kazanmaları en temel hücresel fonsiyonlardan biri. Otofaji, mantardan insana kadar bütün organizmalar için açlık dönemlerinde enerji sağlamak için zaruri hale geliyor. Nobel ödülü komitesinde bulunan Stokholm, Karolinska Enstitüsünden fizyolog Julieen Zierath otofaji olmadan, hayatta kalamayacağımızı belirtiyor. Otofaji enerji sağlamanın yanısıra bakım, onarım amaçlarına da hizmet ediyor.

Yoshinori Ohsumi, 1990’lı yıllarda ekmek mayası (Saccharomyces cerevisiae) üzerinde yaptığı çalışmalarla dikkat çekmiş. Maya üzerinde yaptığı çalışmada, otofajinin işleyiş yollarını ve süreçte rol oynayan genleri ve proteinleri tespit etmiş.  Ohsumi, mayanın genetik yapısı ile biyokimyayı birleştirerek ortaya çıkarana dek otofajinin mekanizması bilinmiyormuş.

Ohsumi’nin 90’lardaki çalışmasından sonra, otofajinin fizyoloji ve hastalıklardaki öneminin anlaşılması biraz zaman aldıysa da, Beth Lavine ve arkadaşlarının memelilerde bulunan bir otofaji geninin tümör büyümesini baskıladığını gözlemlemesinden sonra konuya duyulan ilgi birdenbire artmış. Otofajinin kanserde oynadığı rol konusunda daha çok araştırma yapılmaya başlanmış.

Otofajinin işleyişindeki bozulmalar üzerinde yapılan araştırmalar, Parkinson, Alzheimer, tip 2 diyabet ve kanser gibi başka hastalıkların moleküler mekanizmalarının anlaşılmasına katkıda  bulunmuş.

Otofajinin nimetlerinden yararlanmak için su orucunu göze almak gerekiyor. Su orucu, oruçta geçen süre boyunca hiçbir yiyecek ve su dışında hiçbir içecek tüketilmemesi demek. İnsan vücudu da diğer organizmalar gibi açlık / kıtlık dönemlerinde kendi özkaynaklarını kullanarak enerji sağlayabiliyor, hayati faaliyetlerini sürdürebiliyor.

Su orucunu daha önce diğer müthiş faydası “ketozis” açısından ele almıştım. Ketoziste vücudumuz enerjiyi alışık olduğu üzere glikozdan değil, kendi yağlarını yakarak “keton”lardan sağlıyor. Su orucu hakkında daha önceki yazımda ağırlıklı olarak ketozisten bahsetmiştim :

Su orucunda ya da aç kalındığında beyne ve çoğu organa ketonlar enerji sağlarken, ihtiyaç duyulan az miktarda glikoz için kaslar eritiliyor. Bu nedenle çok uzun (40 gün veya daha uzun) süreli oruçlar çok tehlikeli olabilir. Unutulmamalı, kalp de kaslardan oluşuyor. Su orucu konusunda okuduğum kaynaklarda üç güne kadar kısa su oruçlarının tek başına yapılabileceği yazıyor. Orucun süresini belirlemek için doktora başvurmak, orta uzunlukta (3 günden uzun) ve daha uzun süreli su oruçlarında  doktor gözetimi altında olmak tavsiye edilir. Kitabı “Hastalanmadan Yaşayın” su orucu üzerine yazılmış güzel bir rehber; İstanbul’da yaşayanlar için tanışma fırsatı bulamadığım Dr.Yegane Mutlu’yu öneriyorum. Su oruçlarını yönetebilecek doktor sayısının artmasını umuyorum.

Su orucu tutmak için detoks, kilo vermek, kronik hastalığınız üzerindeki etkisini görmek, virütik hastalıklarla başetmek gibi farklı amaçlarınız olabilir. Başlangıçta haftada - onbeş günde bir yapabileceğiniz “bir günlük” kısa su orucu, su orucuna hem fikren hem fiziken alışmanızı sağlar. Konu hakkında bilginiz ve tecrübeniz arttıkça - ideali, deneyimli bir doktor gözetiminde - daha uzun süreli su oruçları denemek istersiniz belki.

Tutulacak su oruçlarının süresine karar verirken şu bilgi işe yarayabilir : otofajinin karaciğerde depolanan glikojen deposu tükendiği zaman başladığını okuyorum. Ki bu oruç başladıktan 12 - 16 saat sonra gerçekleşiyor. Otofaji önce zirve yapıp ikinci günden sonra düşüşe geçiyor. (kaynak: http://paleoleap.com/long-fasts/ ) İlk denemelerimin üzerinden dört yıldan uzun süre geçmiş olmasına rağmen, ne uzunlukta ve hangi aralıklarla su orucu tutacağım net karar veremediğim bir konu. Bu bilgiyi de okuduktan sonra ayda bir 2 - 2,5 günlük fasılalı (intermitan) oruçlar tutmaya karar verdim.

Su orucu - otofaji bağlantısıyla ilgili tecrübemden bahsedersem, su orucunu virüs saldırısı altındayken kullanıyorum ve çok iyi sonuçlar alıyorum. Son tecrübem
geçen hafta oğlumun eve taşıdığı norovirüs (mide gribi virüsü) sayesinde oldu. Mide gribi zaten insana su orucu yapmaktan başka pek  bir seçenek bırakmayan, insanı kusturan bir virüs. Neyse ki kısa sürede geçiyor. Su orucunun sağladığı otofaji desteği sayesinde iki buçuk günde asayiş berkemal. Uçuğa sebep olan herpes simplex virüsü deseniz o da otofaji sayesinde daha kısa sürede atlatılıyor.

İş fikri arayan varsa, şöyle güzel, havası temiz ve sakin bir yerde, konuklarına doktor gözetiminde su orucu tutma imkanı veren bir mekan geliyor aklıma. Küre dağları, Kaz dağları, Likya yolu üzerinde biryerler, deniz kenarında veya dağda sakin bir köy… Hani öyle bir yer açan olursa beni de haberdar etsin lütfen, ilk müşterilerinden olmak isterim.

Şimdilik orucumu evimde tutuyorum. Oruçta yaşanabilen yan etkilerden biri, uykusuzluk yüzünden bu yazıyı sabahın 4’ünde yazıyorum. Şikayetçi miyim? Yok canım… Uykusuzluğa sebep olan büyük ihtimal norepinefrin, kortizol gibi hormonlar. Şu, aç geçirdikleri günlerde atalarımızı avlanabilmeleri için uyanık ve tetikte tutan hormonlar. Ne yapalım, ben de kitap okurum, blog için kaynak araştırır, yazımı yazarım.







Kaynaklar :







Açlık konusunda okunabilecek bazı kitaplar :

Hastalanmadan Yaşayın, Dr.Yegane Mutlu

Eating and Fasting for Life, Joel Fuhrman M. D.

Rational Fasting, Arnold Ehret
























11 Ekim 2016 Salı

TTAC (The Truth about Cancer - Kanser Hakkındaki Gerçek) Sempozyumu

Ty Bollinger kanser hakkındaki gerçekleri bulmanın, insanlara bu korkutucu hastalığın tedavisinde seçenekleri olduğunu anlatmanın peşine düşmüş bir kahraman. Başlattığı hareket kanser hakkındaki yanlış bilgileri ortadan kaldırmayı, kanser etrafına kurulu "korku düzenini" yıkmayı amaçlıyor. Ekibiyle kanserden korunmanın, kansere yakalanıldıysa ondan kurtulmanın yolları konusunda toplanan bilgilerin mümkün olduğu kadar çok insana ulaşması için çaba içindeler.

Tekrar bu konuyu açmamın sebebi :

TTAC ekibi 3 günlük (14-16 ekim) bir "gerçek zamanlı seminer" düzenliyor.  Seminer süresince çoğu doktor, 40'tan fazla konuşmacının kanser hakkındaki, hatta diyabet, Alzheimer gibi başka sağlık sorunlarıyla ilgili ufuk açıcı konuşmalarını internet üzerinden izleyebileceğiz. Etkinliği izlemek ücretsiz olacak.Sayfanın altında beliren kutucuklara adınızı ve e-mail adresinizi yazarak seminere kaydolabilirsiniz  :

İyi seyirler  (dil İngilizce haliyle. Yukarıdaki sitede seminerin [21/10/2016] tarihinden itibaren tekrar yayınlanacağı yazıyor. Aşağıdaki sayfanın sağ üst köşesinden seminer kayıtlarını satın alabileceğiniz bağlantıya gidebiliyorsunuz. 


https://go2.thetruthaboutcancer.com/ultimate-live-symposium/


Kısıtlı bir süre indirim yaptıklarını ve kazançlarının bir kısmının kanser araştırmalarına gittiğini belirtiyorlar. ) 


Ayrıca, Ty Bollinger kanser hakkında yazdığı yeni kitabıyla da çok satan kitaplar listesine girmeye çalışıyor. Amaç mümkün olduğu kadar çok kişiye ulaşmak olduğuna göre, kitap çok satarsa hikayesini, mücadelesini anaakım medyanın artık gözardı etmeyeceğini umuyor.  Kitabın adı The Truth about Cancer.

https://www.amazon.com/Truth-about-Cancer-Treatment-Prevention/dp/1401952232/ref=sr_1_1?s=books&ie=UTF8&qid=1476114726&sr=1-1&keywords=the+truth+about+cance

Daha önce söylediğim gibi sanayi devrimi sonrasında, özellikle 20. yüzyıl ortalarından itibaren salgın hastalık gibi yayılan hastalıkların (kanser, MS, otizm sadece birkaçı) benzer sebeplerden beslendiğini düşündüğüm için TTAC ve - kolay tahmin edilecek nedenlerle - modern sağlık sektörü ile anaakım medyanın desteklemediği kahramanca girişimleri paylaşmayı sürdürmek niyetindeyim.













30 Eylül 2016 Cuma

Yine Şeker

Aile ziyaretlerinde tatlı tüketiminin tavan yaptığı bayram ve yeme içme konusunda kendimize koyduğumuz sınırların bir süre rafa kalktığı uzun tatil bittiğine göre konuyu açabiliriz : konumuz yine şeker ve zararları. Özellikle rafine şeker, azaltmamız, hatta bırakmamız gereken zararlı bir yiyecek. Şekeri bırakmayı düşünenlere sesleniyorum : haydi, harekete geçin! Sağlığımızın kontrolünü elimize almak için şekeri ve tuzu azaltmak çok  iyi bir hareket noktası. Hepsi alışkanlık; fazla tüketmeye nasıl alıştıysak, daha azına da alışabiliriz.


İhtiyaç duymadığımız halde batı tipi beslenmede şeker tüketimi iki asırdan uzun zamandır sürekli artmış durumda. ABD, çocuk ve yetişkin nüfusunda obeziteye, tip 2 diyabete rastlanma sıklığında birinci. Hal böyleyken yine aynı ülkenin kişi başına düşen şeker/şekerli içecek tüketiminde de başı çekmesi kimseye şaşırtıcı gelmez. Bir araştırma, 2001 ve 2004 yılları arasında bir Amerikalının günde ortalama 22 çay kaşığı şeker (355 kaloriye denk geliyor) tükettiğini ortaya koymuş. Vahim! Beslenmede, çocuklarda ve yetişkinlerde obeziteye, obeziteyle ilişkili olduğu bilinen - ve henüz bilinmeyen -  sağlık sorunlarına rastlanma sıklığında Amerika’nın izindeyiz.


19. Yüzyıl sonlarında yapay tatlandırıcılar da hayatımıza girdi. Özellikle 2. dünya savaşı sırasında zaten pahalı bir ürün olan şekerin daha az bulunur olması, pahalılaşmasıyla suni şeker “fakirin şekeri” olarak tanınıp yaygınlaştı ve beraberinde kendine ait zararları da getirdi. Kalorisiz ve ucuz oldukları için yapay tatlandırıcılar hem gıda üreticileri, hem de tüketiciler tarafından tercih edilegeldi. Her türlü hazır gıdanın, içeceğin, hatta bebek mamalarının ve ilaçların bile “içindekiler” listelerini dikkatle incelememizi gerektiren bir durum bu. Çünkü özellikle zararlı olduğuna dair çok sayıda bilimsel yayın olmasına rağmen aspartam gibi tatlandırıcıların hazır gıdalara katılmasıyla ilgili bir denetleme yapılmıyor. Neredeyse eminim : çocuk kanallarında reklamları yapılan atıştırmalık, gevrek, meyveli yoğurt, çikolata, sakız vs.’nin çoğunun içinde yapay tatlandırıcı olarak aspartam vardır. Aspartam yoksa veya aspartamla birlikte yüksek şekerli fruktoz, mısır şurubu vardır.


Mısır şurubu ucuzluğu ve yine üzerinde hiçbir denetim olmaması nedeniyle hazır gıda üreticilerinin yeni gözdelerinden. Mısır en çok üretilen GDO. Hazır gıdalar giderek daha ürkütücü hale geliyor. GDO’ları yasaklayan ülke sayısı artıyor; ama bu yasaklama konusu da incelemeye değer bir konu.


Şeker tüketiminin yakalanma riskini artırdığı, yakalananların şekerden uzak durması gereken bazı sağlık sorunlarını biliyoruz, diyabet ve kanser gibi.


Şekerin, kronik bağışıklık sistemi hastalıkları gibi bazı hastalıklarda hastalığın gidişatını kötüleştirme, semptomların ağırlığını artırma potansiyeline sahip faktörler arasında sayılması gerekiyor.  Doktorlar acaba hastalarını şeker konusunda uyarıyor mu? Sanmıyorum. Sağlık ve beslenme konuları arasındaki bağlantı, gözardı edilemeyecek kadar bariz olmadıkça çoğu doktorun ilgi ve bilgi alanına girmiyor.

Mesela nörologlar hastalarıyla nörotoksinlerin zararları üzerine konuşuyor olsaydı keşke. Nörotoksinler sinir hücrelerine zarar veren maddelerdir. Sinir hücrelerini aşırı uyarıp ölümlerine neden olabilir veya sinir hücrelerinin elektriksel aktivitelerini etkileyerek işlevlerini bozabilir. Çok sayıda hazır gıdada bulunan tatlandırıcı aspartam etkili bir nörotoksin. Yeri gelmişken yiyeceklere lezzet vermesi için katılan MSG'yi de analım. Çin tuzu olarak da biliniyor, en etkili nörotoksinlerden.


Şeker tüketiminin çok etkileyebileceğini farketmediğimiz sağlık sorunları var. Hemoroid, trigeminal nevralji (çeken bilir, anlatacağım) gibi,  aklınıza gelir miydi?


Şu durumlarda şeker tüketimini azaltmak çok iyi olur, hatta listedeki bazı sağlık sorunlarından muzdaripseniz şekeri kesmek gerekebilir :


  • Başağrısı, migren
  • Vücut ağrıları
  • Astım
  • Sinirlilik
  • Kronik yorgunluk : http://www.naturalways.com/sugar.htm
  • Hemoroid (basur) : Çoğu insanı hayatının bazı dönemlerinde rahatsız eden yaygın bir sorun. Net’te hemoroid için sıralanan çözümler bol su içmek, lifli yiyecekleri artırmak, egzersiz yapmak gibi genelde kabızlığı önlemeye yönelik çareler.  Bunlar da yapılması gereken şeyler; ama çoğunlukla atlanan nokta “şekerin de hemoroide yol açtığı”. Şimdilik bu konuya değinen şu kaynağı buldum  : http://www.dietcure.com/how_sugar_ruins_your_health.html Başka kaynaklar da bulunca buraya eklerim.
  • Artrit
  • Katarakt
  • Trigeminal nevralji : Tigeminal sinir kafanın içinde bulunan, yüzden gelen duyusal uyarımları beyne ileten üç ana kola ayrılan yayılım alanı geniş bir sinir grubu. Yüzün her iki tarafı için birer tane var. Trigeminal nevralji elektrik şokuna benzer, süresi 1-2 saniyeyle iki dakika arasında değişen epizodlar halinde gelen bir acı/ağrı. Sebebinin kan damarlarının trigeminal sinir(ler)e uyguladığı baskı olduğu düşünülüyor. MS hastalarında rastlanma olasılığı daha fazla. Konvansiyonel tıbbın bu sorun için sunduğu çareler, epilepsi ilaçları, antidepresanlar ile çekilen ağrı/acıyı hafifletmek, bunların işe yaramadığı durumlarda nöroşirurjık operasyonlar. Şu söyleyeceğim çok önemli : trigeminal nevraljiden muzdaripseniz, ŞEKERİ VE GLUTENİ BIRAKIN. Şeker derken, rafine şekerin yanısıra kuru meyve (üzüm, incir, erik, hurma vs.), pekmez gibi sağlıklı kabul ettiğimiz  şeker kaynaklarını kastediyorum. Abartmadan havuç, bal yenilebiliyor.  Şeker çok azaltıldığında elektrik çarpmalarının sayısının azaldığını gördüm.
  • İsülin direncinin artması
  • Diyabet (yukarıdaki maddenin birkaç adım ötesi olarak)
  • Böbreklerde hasar
  • Karaciğerde yağlanma
  • Diş çürümesi
  • Kandidiyaz :

Şekerin sebep olduğu rahatsızlıkların listesi uzun. Yapabileceğiniz şekeri giderek azaltarak, ya da - hızlı çözümler arıyorsanız - hemen keserek birkaç haftayı böyle geçirip, sağlık sorununuzdaki düzelmeleri gözlemlemek. Bir şey kaybetmezsiniz. Kazançlı çıkacağınız bir deneme.


Birçok taze ve kurutulmuş meyveden, başlangıçta size tatlı gelmeseler bile sebzelerden şeker alıyoruz. İstersek bal ve pekmez gibi gıdalardan destek de alabiliriz. Bunlar dışında şeker tüketmek, ister rafine şeker olsun, ister doğal şeker olarak şu aralar revaçta olan agave şurubu, akçaağaç şurubu formunda olsun bağırsaklarımızda yaşayan zararlı bakterileri besleyecektir. Bozulan bağırsak florasının birçok sağlık sorununa yolaçtığından bahsetmiştik.


Şeker kaynaklarını beslenmemizden çıkartırken dikkat edilecek bir konu : glisemik endeksi yüksek, yani vücutta kolayca şekere dönüşen gıdalardan da uzak durmamız lazım. Nedir bu gıdalar? En başta rafine tahıldan üretilen herşey : rafine undan üretilen makarna, yufka, unlu gıdalar, hatta beyaz pirinç. Sonra patates gibi bol nişastalı besinler. Çünkü nişasta vücutta kolayca basit şekere dönüşür.


Maalesef saydıklarım bize rahatlık veren, alıştığımız gıdalar. Alışkanlıklarımız vücudumuzda ve zihnimizde  farkında olduğumuz / olmadığımız birçok sağlık problemi yaratıyor. O zaman kötü alışkanlıkları iyileriyle değiştirmeye başlayalım, ne dersiniz? Mesela egzersizde de şekerli gıdalarda, hamurişlerinde bulduğumuz şeyi bulabiliriz : gerektiğinde zihnimizi üzücü, yorucu, gerilim yaratan şeylerden uzaklaştırır; bizi rahatlatır, mutlu eder.


























11 Haziran 2016 Cumartesi

Küçük Araştırma, Muazzam Potansiyel

Felç geçirmiş insanlar ve MS, ALS, Huntington gibi beyinle ilgili nörodejeneratif hastalıkları olanlar için Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesinde az sayıda felç hastası üzerinde yapılan küçük çaplı bir araştırmadan hiç beklenmeyen, çok moral verici sonuçlar geldi.


Öncelikle felç nedir? Beynin bir bölümüne yetersiz kan gitmesi sonucu beyin hücrelerinin bir kısmı ölünce felç gerçekleşiyor. Felcin sebebi iskemik (genelde pıhtı gibi bir nedenle kan akışının engellenmesi) veya hemorajik (kanamaya bağlı) olabilir. Hemorajik, yani kanamaya bağlı olarak gelişen felç bir travma, kaza sonucu oluşuyor. Felç geçirilince, beynin hangi bölgesi veya bölgelerinin etkilendiğine, felcin şiddetine bağlı olarak duyusal, fiziksel, zihinsel, duygusal sorunlar arasından kişiye özgü bir tablo çıkıyor ortaya.  Bilinç kaybı, duyusal, motor kayıplar yaşanabiliyor. Görme, işitme kaybı, konuşmanın bozulması veya yürüyüşte sekel kalması gibi… Felç genellikle vücudun bir tarafını etkiliyor. Mesela bir kolda, bacakta güç kaybı ya da kolun, bacağın hiç tutmaması felçte rastlanan sonuçlardan. Daha ağır sonuçlar da görülebiliyor. Koma, hatta ölüm...


Felç vakalarının %85’i iskemik, yani pıhtı gibi kan akışını engelleyen damar içi, dokusal sorunlardan kaynaklanıyormuş. İskemik beyin kanamaları için çeşitli müdahale imkanları olsa da, bu müdahalelerin kanamayı izleyen birkaç saat gibi kısa bir süre zarfında yapılması gerekiyor. Yoksa geç kalınmış oluyor.


Şimdiye dek, felcin üzerinden altı ay geçtiğinde, kısmen ya da tamamen geri dönmemiş kayıplar (duyu kayıpları, hareket kabiliyetindeki kayıplar gibi) daimi sayılıyor, beynin ilgili bölgelerindeki hücrelerin öldüğü, kayıpların kendiliğinden veya tıbbi müdahaleyle hafiflemeyeceği, kalıcı olduğu düşünülüyordu. Eğer herhangi bir tedavi yapılmaktaysa sona erdiriliyor, hasta kalan arazlarıyla yaşamaya mahkum kabul ediliyordu. Yazımıza konu olan, Stanford Üniversitesi Tıp Fakültesinde bir grup araştırmacının yürüttüğü çalışmada seçilen deneklerin, geçirdikleri ilk ve tek (iskemik) felcin üzerinden 6 ay - 3 yıl arasında bir süre geçmiş olmasının istenmesinin bir sebebi bu kabul. Sakatlıkları sabit kabul edilen, iyileşme olasılığı kalmamış hastaların seçilmesi amaçlanmış.


Olaylar şöyle gelişmiş : Araştırma 18 denek üzerinde yapılıyor. Hastaların kafataslarında açılan çok ince deliklerden felçli bölgelere, daha önce iki yetişkin donörden alınmış olan kök hücreler zerkediliyor. İşlem hafif anestezi altında, deneklerin başları sabitlenerek yapılmış.


Daha önceki, hakkında haberler okuduğumuz kök hücre tretmanlarında olduğu gibi deneklerin bağışıklık sistemleri baskılanmamış (neden gerek görülmemiş veya öncesinde neden gerek görülüyordu bilmiyorum, merak ediyorum). Denekler işlemden sonra, ertesi gün  hastaneden çıkabilmişler.


Ne umulmuş (daha doğrusu ne hiç umulmuyormuş), ne bulunmuş?


Araştırmanın amacı yapılan işlemin güvenli olup olmadığını anlamakmış. Bu açıdan, deneklerin hiçbirinde önemli bir sorun yaşanmamış. Çoğunlukta kusma ve geçici başağrısı görülmüş. Sıkıntılar kök hücrelerden değil, daha çok işlem sırasında işlemin kesinliğini sağlayabilmek amacıyla hastaların başlarının sabitlenmesi için uygulanan önlemlerden kaynaklanmış. Tek bir hastada oluşan ödem de çözülmüş.


Şaşırtcı olan - en başta çalışmayı yürütenleri hayrete sürükleyen - 18 hastanin büyük kısmında 24 saat içinde daha önce geri dönüşü olmadığı kabul edilen, felç sonucu oluşmuş bazı sekellerin kısmen veya tamamen düzelmiş olması! Çalışmadan sonra 1, 6 ve 12. aylarda katılımcıların durumları incelenmiş; konuşma, görme, hareket kabiliyeti gibi alanlarda klinik açıdan kesinlikle kaydadeğer gelişmeler görülmüş.


Beyin içine enjekte edilen kök hücreler kısa sürede öldüğü halde sağlanan iyileşmeler işlemden 1 - 2 yıl sonra bile sürekliliğini koruyor. Bu çalışmanın sonucunda önceden kabul gören çok şey sorgulanır hale gelmiş durumda. Şaşırtıcı bir başka konu da, bekleneceğinin aksine sağlanan iyileşmenin hastanın yaşından, felçli olarak geçirilen süreden bağımsız olduğunun gözlenmesi. Yetmiş küsur yaşında, tekerlekli sandalyeye bağımlı bir kadın hasta prosedürden sonra yardımsız yürüyebiliyor! (video’yu bulucam, şimdilik aşağıdaki video’nun sonlarında prosedür sonrasında bacağını kaldırabilen hanımı izleyin.)


Sağ kolu beş sene önce geçirdiği felç sonrasında hiç işlemeyen, sağ bacağı az işleyen Sonia Olea Coontz’a ne demeli? İnternetteki video’da görüleceği gibi sağ kolunu rahatça oynatıyor. Daha önce sağ kolunun “ölü gibi” olduğunu, işlemden sonra sağ kolu ve bacağının “uyandığını” ifade ediyor.

https://www.youtube.com/watch?v=VGuBMroX7c8



İşlemin nasıl olup da işe yarayabildiği şimdilik tam bir muamma. Acaba iyileşmeyi gerçekleştiren bizzat kök hücrelerin kendisi mi? O kadar kısa süre içinde böyle birşey olmuş olabilir mi? Yoksa, bir teoriye göre, kök hücreler beynin kendisini yenidoğan beyni olarak algılayıp yeni sinir ağları yaratmasına mı yol açıyor?


Çalışmayı yöneten, 18 işlemden 12’sini gerçekleştiren Dr. Steinberg’ün  sözlerini alıntılıyorum : “Bu yalnızca felç sonrasında gerçekleşenler konusundaki algımızı değil, travmatik beyin hasarı ve hatta nörodejeneratif rahatsızlıklarından sonra olanlar hakkındaki düşüncelerimizi de kökten değiştirecek. … Eğer hasar gören beyin devrelerini nasıl tekrar başlatacağımızı anlayabilirsek, tüm sonucu değiştirebiliriz.”  ve “ Bu beyin devrelerinin öldüğünü sanıyorduk. Öyle olmadığını öğrendik.”


Steinberg işlemin sadece felç veya beyin travmasının değerlendirilmesinde değil, MS, ALS, Huntington gibi nörodejeneratif hastalıkların değerlendirilmesinde çığır açacağını söylüyor. Çalışma Stroke dergisinde yayınlanmış. Şimdilik bu çalışmada elde edilen sonuçların tekrarlanabilir olup olmadığını görmek için aynı ekip daha geniş ölçekli (153 deneğin katılacağı) bir araştırma planlıyor. Bilgi almak için aşağıdaki adres kullanılabilir :


Bu küçük çalışma başka birçok çalışmanın kapısını açacak potansiyele sahip. Araştırmanın arkası hızla gelir ve uygulama çok geçmeden nörodejeneratif hastalıkların tedavisi için kullanılır umarım. Umutla beklerken beslenmemizi ve egzersizi boşlamayalım yine de :)




Kaynaklar :






www. wikipedia.org  “stroke”, “ischemia” başlıkları


Video’lar :





4 Nisan 2016 Pazartesi

Kanser Hakkındaki Gerçekler ücretsiz olarak Tekrar Gösterimde Olacak

Ty Bollinger'ın kanser hakkındaki gerçekleri konu alan dokuz bölümlük belgeseli "The Truth about Cancer" 12 nisandan başlayarak 9 gün boyunca ücretsiz olarak gösterimde olacak. Her gün bir bölüm... İzleyin (belgesel ingilizce), izletin ve bu cesur insana destek olmak isterseniz kendinizi tutmayıp belgeseli satın alın. Özetle doğru ve doğal beslenmenin kanseri bizden uzak tutacağı anlatılıyor. Doğal yöntemleri yetkinlikle kullanarak kanser hastalarını iyileştiren çeşitli doktorlar ve "eski" kanser hastalarıyla yapılmış ropörtajlar var. 

Konu beni ilgilendiriyor; çünkü bütün kronik hastalıkların kökenindeki ana sebeplerin yanlış beslenme ve yaşam tercihleri olduğunu düşünüyorum.

https://go.thetruthaboutcancer.com/?ref=bc3ab0aa-1708-4372-a453-c6ede8cfd075