Yasal Uyarı

Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bilgi ve referanslar hiçbir surette doktor tavsiyesi yerine geçmez. Tüm sağlık problemlerinde mutlaka bir doktora başvurulmalıdır. Doktora başvurmadan kesinlikle ilaç veya başka tedavi yöntemleri kullanılmamalıdır.

Kaynak gösterilerek paylaşılan ve verilen bağlantılar (link'ler) ile ulaşılan bilgilerden kaynak sahibi sorumludur.
Sitede yer alan bilgilerin Multipl Skleroz ve diğer hastalıklar konusunda genel kabul gören tıp literatürüne uygun olduğuna dair bir iddiam yok. Bir MS hastası olarak denediğim, kısmen fayda gördüğümü düşündüğüm yardımcı tedavilerle ilgili bilgi paylaşıyorum. Dolayısıyla, her hasta benim gibi kendi sağlığı için yaptığı seçim ve uygulamalardan sorumludur.


1 Mart 2017 Çarşamba

Vaccines Revealed (aşı) Belgeseline Kısa Ek Video

Patrick Gentempo, Vaccines Revealed (aşılar açıklığa kavuşuyor) adlı belgesele yapılan kısa ek bölümü duyuruyor. Tema "silkinin ve kendinize gelin" ve alt başlık "gelecek kuşaklara ne olacak?".


Belgeselin ana bölümlerinde açıklığa kavuştuğu üzere aşılarda prezervatif  olarak son derece toksik "cıva" (thimerosal) ve bağışıklık sistemini uyarıcı (adjuvant) olarak alüminyum dahil, çok zararlı maddeler kullanılıyor. Çok acı olan bir gerçek : çocukları ciddi zararlara uğratabilen ve binlerce çocuğun ve ailelerinin yaşamlarını çok kötü etkileyen bu maddeler "ucuz" oldukları için kullanılıyor. İlaç sektörü ve içiçe geçtiği hükumetler için olay bu kadar basit! Bu tehlikeli maddelerin telikesiz alternatifleri bulunamaz mı? 

Osteopat Dr. Sherri Tenpenny, bu ek clip'te aşılarda dört tanesinin kanserojen olduğu belgelenmiş 63 kimyasal madde bulunduğunu belirtiyor. Dr. Tenpenny çocukların bu maddelere çok erken çağlarında  maruz bırakıldıklarını söylüyor. (çev. notu : Aşılar bebeklere ve küçük çocuklara henüz bağışıklık sistemleri tam oluşmamışken, vücut ağırlıkları çok düşükken yapılıyor. Hatta Hepatit B aşısı doğumdan hemen sonra yapılıyor - hem de anne babaya danışılmadan, haber bile verilmeden!) Aynı doktorun ifadesiyle insan DNA'sı kimyasallar, böcek ilaçları, dioksin ve genetiği değiştirilmiş gıdalara maruz kalıyor. Bu maddelerin yarattığı DNA hasarının kaç kuşak boyunca etkili olacağını bilmiyoruz.

Dr. Toni Bark, sırada - şimdilik - ergenlere ve yetişkinlere yönelik 20 aşı daha olduğunu söylüyor. En büyük korkularından birinin maalesef gerçekleşmekte olduğunu da ekliyor : tüm bir kuşakta ciddi hasar görmüş çocuklar var. Bu çocuklar büyüdüklerinde ne olacak? Çalışamayacak veya topluma entegre olamayacak denli engelli olanların zaman içinde bazı kurumlara yerleştirilmesi gerekecek.

Ek bölüm yine Dr. Sherri Tenpenny'den bir uyarıyla bitiyor : Bu felaketi nasıl durdururuz? Uyanmamız lazım. Neler oluyor diye sormamız lazım?

Biz sarsıp kendilerine getirmedikçe sağlık sektörü inanılmaz kazançlarının peşinde, heba olan yaşamları hiçe saymaya, asla yasal yükümlülük altında olmadıklarını bilmenin getirdiği rahatlıkla deneylerini yapmaya devam edecek. İç içe geçtikleri - güya sağlığımızı korumakla görevli - devlet yapıları da öyle. 

Amerika'dan blog'u izleyen okurlara selamlar. Şu aralar açık ara çoğunluktasınız. Tesadüfen ardarda gelen belgesellerden faydalandığınızı umuyorum. Aşılar konusunda (ve tabii otoimmün hastalıklar konusunda) bilinç, sorgulama ve nihayet çözüm Amerika'da yaygınlaşmalı ki buralara sirayet etsin. Avrupa'da insanlar  sağlık alanında gelişmeleri daha hızlı izliyor; sanki tabuları yımak biraz daha kolay. Türkiye aşı takvimi dahil, ilaçlarla ilgili her konuda Amerika'daki sistemi izliyor. 

Güneş balçıkla sıvanmaz diyorum, daha güzel günler gelecek. Umutla bekliyorum.


Belgeselden Önemli Birkaç Not  :

- Amerika'da dini sebeplerle çocuklarına aşı yaptırmayan Amish toplumunda ve evde eğitim alan çocuklarda otizme rastlanmıyor.

Sağlık sektörünün tutarsızlıklarından biri daha : bildiğiniz üzere hamileler yedikleri balıkların cıva içeriğine dikkat etmeleri için sürekli uyarılır. Belgeselin 3. bölümünde öğrendiğim üzere aşılarda kullanılan etil cıva, balıklarda bulunan metil cıvadan elli kat daha kalıcı ve iki kat daha etkili. Ve beyne ulaşıp (muhtemelen) beyin hasarından sorumlu olan da aşılarda kullanılan etil cıva. 

- Tanıklıklara göre, çok sayıda ebeveyn normal gelişimini sürdürmekteyken aşıları takip eden günlerde regresyon (gerileme) ve otizm belirtileri göstermeye başlayan çocuklarından bahsediyor.

- Amerika'da sağlık bakanlığına bağlı CDC - Center for Disease Control and Prevention (aşı programlarını yürüten hastalık kontrolü ve önlenmesiyle ilgili merkez) çok sayıda patente sahip. Tarafsız olduklarını iddia edemezler.

- Doktorların çoğu aşıların yaratabildiği sağlık sorunları konusunda bilgisiz.


Ek kaynaklar :

28 Ocak 2017 Cumartesi

Belgesel Duyurusu : Autoimmune Revolution

Otoimmün hastalıklar konusunda yeni bir belgesel : Autoimmune Revolution. 30 ocak - 6 şubat arasında izleyebiliriz. Şu bağlantıdan kaydolabilirsiniz :


Bağışıklık sistemi hastalıklarıyla beslenmenin bağlantısı, bu hastalıkları doğal yöntemlerle durdurmayı ve  geri çevirmeyi başarabileceğimiz giderek daha bilinir hale geliyor. 

Tahıl Beyin (Grain Brain) kitabında tahıl ağırlıklı beslenmenin sağlığımızı nasıl bozduğundan bahseden nörolog Dr. David Perlmutter da katılımcılardan.

Artık Michio Kaku'nun keşfini öngördüğü anında çeviri yapan cihazlar da keşfedilse, rahat etsek. Dil engeline takılmadan herkes böyle belgeselleri izleyebilse.





















13 Ocak 2017 Cuma

Vaccines Revealed belgeselinde 3. bölüm ve Belgeselde Neler Anlatıldı

Belki takip ediyorsunuzdur, Dr. Patrick Gentempo tarafından yapılan ve sunulan aşılarla ilgili "Vaccines Revealed" belgeseli devam ediyor. Eğer ingilizce dinlemek sizi zorlamayacaksa  aşağıdaki bağlantıdan kaydolmanızı, böylece bugünkü 3. bölümü izlemenizi isterim.  (Ücretsiz gösterimde, bölüm yaklaşık dokuz saat daha yayında. Amerika'da 9 EST saat diliminde, Türkiye'de 13 ocak 04:00'de bu bölüm yayından kaldırılıyor.)


Bugünkü bölümde önce Robert Kennedy Jr. (eski Amerikan başkanı John F. Kennedy'nin yeğeni) aşılar konusuna, elektrik santrallerinin sebep olduğu su ve hava kirliliğiyle ilgilenmekteyken - önceleri isteksizce - neden dalmış olduğunu, otizm ve aşılarda kullanılan cıvanın bağlantısını ve bu konudaki aktivitelerinde neyi amaçladığını anlatıyor. Amaçladığı, herkesin - bu durumda aşılanma yaşındaki çocukların velilerinin - kararlarını konu hakkında bilgilenmiş olarak, özgürce alabilmesi. Aşıların özgürce tartışılabilmesini istiyor.

(Kişisel yolculuğunu ele alırsak, altı çocuk babası Robert Kennedy Jr. önceleri aşı yanlısı biri olduğunu, haliyle bütün çocuklarını aşılattığını belirtiyor. Şimdiki görüşü epey farklı. )

https://worldmercuryproject.org/

https://www.facebook.com/pg/WorldMercuryProject/videos/?ref=page_internal

İkinci sırada yönetmen Scott Miller'dan Vaccine Syndrome adlı kısa bir belgesel film var. Belgeselde konuşanlar orduda şarbon (anthrax) aşısı yapılan, aşıdan sonra farklı düzeylerde hastalanan, sakatlanan insanlar ve çoğu gencecik. Aşı yapılan askerlerin kaçta kaçı sağlık sorunları yaşamış bilmiyorum, bölümü bir kez daha izlemem lazım. Ama genç olduğumu, bu aşıyı olduğumu ve hayatımın değiştiğini düşündüm. O zaman oran ne kadar düşük olursa olsun bu sayı beni ilgilendirmezdi, değil mi?



Son olarak, çocuğu otizm hastası olduğu için otizmin aşılarla bağlantısı konusunda kafa yoran Robert de Niro'dan bir belgesel film, VAXXED - filmin 20 dakikalık kısa bir versiyonu - var. Robert de Niro'nun belgeseli ana akım medyada çok tepki çektiği için film 2016 Tribeca Film Festivali'nden son anda geri çekilmişti.

Belgesel bittikten sonra (18 ocak) anlatılanları burada özetlerim.



---------------------------

Ek bilgi (9 şubat 2017)

Amerikan ordusunda zorunlu şarbon aşısı yapılan, aşıdan zarar gören - ölenler de var - askerlerin oranının %30 olduğunu "Direct Order" adlı başka, ödüllü bir belgeselden öğreniyorum. Aşı olmayı reddeden ordu mensupları "emre itaatsizlik" suçu işlemiş sayılıyor ve orduyla ilişikleri kesiliyor. Belgeselde anlatılan aşılamalar Körfez Savaşı yılları ve Irak operasyonlarında uygulanmış. Bu uygulamanın artık devam etmediğini umuyorum.

Belgesel youtube'dan izlenebilir :


5 Ocak 2017 Perşembe

Aşılarla İlgili Belgesel

2017'ye de doğru bildiklerimizi sorgulayarak başlıyoruz. Bu sefer konu "aşılar". Bebeğimizi, en değerli varlığımızı doğduğu ilk yıl içerisinde - daha bağışıklık sistemi yeni oluşmaktayken -  aşı programı öyle gerektirdiği için kuzu kuzu aşıya götürüyoruz. 

Bazı çocuklar hemen aşılandıktan sonra, bazısı bir süre sonra aşılara tepki verebiliyor. Çocuğu otizm hastası olup da araştırmaları sonucu konuyu aşılarla, aşılarda kullanılan cıvayla bağlantılı gören kişilerin hikayelerini okumuşsunuzdur belki. Bağışıklık sistemi hastalıkları hakkında üretilen teoriler sıralanırken  olası nedenler arasında maruz kalınan aşıların da bahsi geçer.

Aşılar multimilyon dolarlık bir sektör oluşturuyor. Aşılar sorgulanmıyor. İlk bir yıl içerisinde bebekler defalarca aşı olurken - ki KKK (kızamık kızamıkçık kabakulak) aşısı gibi bazı aşılar birkaç hastalık virüsünü birden içeriyor - bu aşıların birlikte veya bu kadar yakın aralıklarla yapıldıklarında nasıl etkiler yarattıkları incelenmemiş durumda. 

Hakkında bu kadar az tarafsız araştırma yapılıp zorunlu tutulan aşılar haliyle bazı doktorların sorularını, rahatsızlıklarını, şüphelerini dile getirmelerine sebep oluyor. Aşıların otizm gibi hastalıklarla ilişkileri konusunda sesini yükselten bazı doktorların saygınlıkları saldırıya uğruyor, mesleklerini yapmaları engelleniyor. Böyle önemli bir konudaki sessizliği bu baskılara borçluyuz! 

Neyse ki Amerika'da, Avrupa'da aşılarla ilgili şüphelerini dile getiren kişilerin sayısı artıyor. Sorgulamaları ve araştırmaları sonucu çocuklarını aşılatmayı reddeden ebeveynlerin sayısı artışta. Japonya'da KKK aşısı uygulamadan kaldırılmış. Eğer zorunlu tutulan bir uygulama hakkında şüpheler oluşmuşsa şüphelerin  tarafsızlığı ispatlanmış araştırmalarla giderilmesi gerekir. Bununla yükümlü olan taraflar, aşıları üreten firmalar ve halk sağlığını düzenleyen kuruluşlardır. Birkaç doktorun "aşılar otizme neden olmuyor" demesi yeterli değil. 

Çocukluk çağında zorunlu tutulan aşıların yanısıra, grip aşısı, birkaç yılda bir ilaç sektörünün ön plana çıkardığı diğer aşılar da sözkonusu. Mesela hepatit A aşısının Türkiye'de zorunlu aşı programına alınması yeni sayılır. Araştırınca  hepatit A'nın çoğunlukla hafif atlatılan ve atladıldığı zaman kişiyi bağışık bırakan bir hastalık olduğunu görüyoruz. Aşının yaratabileceği riskler araştırılmış mı ve bu riskleri almaya değer mi? Aşıyı zorunlu aşı programına almak için yeterli gerekçe var mı, yoksa bu konuda Amerika'nın dümensuyunda mıyız? HPV - rahim ağzı kanseri aşısı gerçekten gerekli mi? Bu kansere yakalanma olasılığı nedir? Ya gündemdeyken öncelikle hamilelere ve bebeklere yapılacağı söylenen domuz gribi aşısı gerekli miydi? 

http://ms-alternatif-terapi.blogspot.com.tr/2013/01/ilac-sektorunun-yeni-basars-bebeler.html

Kendimizi ve çocuklarımızı aşılara maruz bırakmadan önce bilgilenmemiz gerekiyor. 10 - 18 ocak 2017 arasında, dokuz gün süreyle yayınlanacak aşılar hakkındaki gerçekler konulu belgeseli yalnızca ingilizce olmasına hayıflanarak duyuruyorum :

http://www.vaccinesrevealed.com/



Kaynaklar :

http://www.thinktwice.com/

http://vaccines.procon.org/view.resource.php?resourceID=006479


















6 Aralık 2016 Salı

Otoimmün Hastalıklar Hakkındaki Betrayal Serisinde Anlatılan Bir İki Konu


Kasım ayında Dr. Tom O’Brian’ın yaptığı ve sunduğu belgesel serisini izledim : “The Autoimmune Solution They aren’t Telling You” (Bağışıklık Sistemi Hastalıklarının Size Anlatılmayan Çözümü). Yedi bölümden oluşan seride batı tarzı beslenme sonucu çoğu kişide oluşan disbiyozun (bağırsak florasının zararlı organizmalar lehine bozulması) sağlığımızın bozulması ve kronik hastalıkların ortaya çıkışında oynadığı büyük rol, gluten duyarlılığının çok yaygın oluşu, çevresel toksinler gibi tanıdık konular üzerinde duruldu.

Bu belgeselde ve Ty Bollinger'ın sizi daha önce haberdar ettiğim TTAC - "kanser hakkındaki gerçek" belgeselinde görüşleri alınan uzmanlar klasik (konvansiyonel) tıp eğitimlerinin üstüne fonksiyonel tıp konusunda eğitim almış, hastalarını o doğrultuda tedavi eden doktorlar. Fonksiyonel tıbbın felsefesi alışık olduğumuz konvansiyonel - geleneksel tıptan farklı. Geleneksel tıpta - özellikle (MS gibi) nedenleri net olarak anlaşılamamış - hastalıklarda hastalar üzerinde belirtilere yönelik tedavi yöntemleri deneniyor. Fonksiyonel tıpta, herbir hasta için hastalığın ana nedenleri bulunup onları ortadan kaldırmaya yönelik yollar araştırılıyor. Anlayış ve sunulan çözümler çok farklı.

Seriye sonradan eklenen 8. bölümde bağışıklık sistemi hastalıklarını beslenme tarzlarını değiştirerek remisyona (geri çekilme fazına) sokan bazı hastalarla yapılan ropörtajlar bulunuyordu. Seriye eklenen 9. ve son bölümde de belgeselde yeralan doktorlar (çoğu fonksiyonel tıp doktoru) şu anda yaptıkları işi neden yaptıklarını, neden geleneksel tıbbı terkedip yeni alanlarında kendilerini yetiştirdiklerini anlattılar. Seri tekrar ücretsiz yayınlandığında sizi haberdar ederim. Şimdilik tadımlık iki videonun bağlantısını koyuyorum buraya :


https://betrayalseries.com/sayerji


***
Seriyi Değerlendirirken Dikkatimi Çeken İki Konu

Belgeselin çoğu bölümünde beslenme ve sindirimin, özellikle bağırsak florasının, bağırsak geçirgenliğinin sağlıkla ilişkisinden, toksinlerden bahsedildi. Toksinlerin özellikle hormonal sistemimizde yarattığı karmaşanın kronik sağlık problemlerimize katkıda bulunduğu belirtildi. Hayatımızda çeşit ve sayıları günden güne artan toksinlerden, kozmetiklerden, ayrıca binalarımızda, eşyalarımızda, yiyeceklerimizde bulunan küflerden bahsedildi. Ropörtajlarda fonksiyonel tıp doktorlarının tecrübelerine ve hasta hikayelerine yer verildi. Tecrübelerini anlatan hastalar beslenmelerini kendilerine zarar veren gıdalardan arındırdıklarında kronik hastalık belirtilerinde remisyon (geri çekilme) gördüklerini anlattılar.

Belgeselin ardından iki soru-cevap bölümü yayınlandı. Mutlaka önemli ve dikkatimden kaçan sorular/cevaplar olmuştur. Ama aklımda kalan bir iki noktayı aktarmak istiyorum. (Bahsedeceğim konuların aklımda kalmasının nedenini tahmin etmek zor değil : iki konu da MS'le uğraşırken kendimde gördüğüm eksiklikliklerle ilgiliydi.)

En Zayıf Bölge = Çalıştırılmayı En Fazla Gereksinen Bölge


Hareketlilikten bahsederken, vücudumuzda en zayıf bulduğumuz kısımların en fazla çalıştırılmaya ihtiyacı olan bölgeler olduğunu söylendi. (Bu prensip kognitif [algı ve zihinle ilgili] yetilerimiz sözkonusu olduğunda da geçerli olabilir bence.) En zayıf hareketler nereden çıkıyorsa, üstüne gitmemiz gerekiyor. Dengemiz mi zayıf? Yürüyüş mesafemiz mi kısalıyor? Ellerimiz ve parmaklarımızdaki zayıflama mı alarm veriyor? Duyduğumuz endişeler yüzünden hareketlerimizi kısıtlamak, hayatımızı daraltmak yerine kendimizi çok yormadan zayıf olduğumuz konularda pratik yapmalıyız. Bir fizyoterapistin kaslarınızın kuvvetini, dengenizi değerlendirerek size özel bir çalışma programı çıkartması çok yol katetmenizi sağlayabilir. Fizyoterapistle düzenli olarak beraber çalışırsanız, varsa gerileyen bölgeleri ve ilerlemelerinizi sürekli değerlendiren, sizi yönlendiren çok önemli bir desteğiniz olur.

Kognitif bir sorunla uğraşıyorsanız yeni birşey - mesela yeni bir dil - öğrenmeye, bildiğiniz yabancı bir dilde kelime dağarcığınızı genişletmeye çalışabillirsiniz. Kitap okumak, müze gezmek gibi zihni çalıştıran başka aktiviteler de bulabilir, bu konuda tavsiyeleri çin nöroloğunuza danışabilirsiniz. Özetle, azalan yetiler yüzünden moralimizi bozmayalım. Biz bağışıklık sistemi hastaları için tek yolun düşüş olduğunu kabul etmiyorum.

Yapacağımız şeyler sayesinde hastalıklarımızın ilerlemesini yavaşlatabilir, belki durdurabilir ve biz de belirtilerde geri çekilmeler görebiliriz. Gayet mümkün. Araştırmaya ve denemeye değer. En başta, bulabilirseniz bir fonksiyonel tıp doktoruyla görüşün. Ülkemizde de bu yönde eğitim alan doktor sayısı zamanla artacak eminim. Böyle bir uzmana ulaşamazsanız, Dr.Terry Wahls'ın yazdığı The Wahls Protocol veya Dr. Ahmet Aydın'ın Taş Devri Diyeti gibi kaynaklardan yardım alarak beslenmenizi sağlığınıza zararlı olabilecek gıdalardan (gluten, hazır gıdalar, margarin, rafine bitkisel yağlar, süt ve süt ürünleri gibi) arındırın. Paleolitik ve ketojenik diyet konularını araştırın.


Bedensel olarak yapabildiğimiz şeylerin azaldığını, kaslarımızın güçsüzleştiğini farkedersek yapmaya eğilimli olduğumuz şey, zayıf olan kaslarımızı çalıştırmaktan kaçınarak hareketlerimizi kısıtlamak oluyor. (Mesela giderek daha az yürümek gibi.) Halbuki amacımız, varolan hareket kapasitemizi, esnekliğimizi, kuvvetimizi korumak, belki zamanla artırmak olmalı.


Gluten Duyarlılığında Oluşan Hafıza Hücreleri 


Dikkatimi çeken diğer konu gluten duyarlılığının doğasıyla ilgiliydi. Dr. Tom O'Brian'ın anlattığına göre, bağışıklık sisteminin herhangi bir bölümü glutene tepki verdiğinde "memory B cell" denilen hafıza hücreleri üretiliyor. Bağışıklık sistemi, glutenle bir daha karşılaştığında saldırıya geçerek enflamasyon yaratıyor. Gluten düzenli olarak tüketildiğinde, vücuttaki glutene bağlı enflamasyon sürekli hale geliyor.

Tom O'Brian yiyeceklerden sadece glutenin bağışıklık sisteminin hafıza hücresi üretmesine neden olduğunu belirtti. (Hafıza B hücrelerinin aktivitesinden hastalıklara karşı aşı üretilirken yararlanılıyormuş. Amaçlanan, herhangi bir hastalığa karşı aşı yapıldığında bağışıklık sisteminin hastalıkla ilgili hafıza B hücreleri üretmesi, böylece uzun süre sonra bile o hastalıkla karşılaşılırsa bağışıklık sisteminin harekete geçmesi. İyi fikir; lakin aşılar en başta içerdikleri thimerosal [cıva] gibi maddeler yüzünden çok ağır sonuçlar doğurabiliyor! Çocukken geçirilen bulaşıcı hastalıklara karşı bağışıklık kazanmanın mekanizması da buymuş meğer. )

Gluten - hafıza B hücresi üretimi - enflamasyon bağlantısı hafife alınacak gibi değil. Çok seyrek de olsa glutenli gıdalarla - mesela simit - kaçamak yapmamı engelleyecek nitelikte. MS'le mücadelenin ilk kahramanlarından Roger MacDougall'ın "bir çimdik bile glutenli un yememek" tavsiyesini ciddiye alsak iyi olur. Bu hastalıktaki ciddi sorunlardan biri olan sürekli enflamasyonu kim beslemek ister ki!

http://ms-alternatif-terapi.blogspot.com.tr/2016/02/roger-macdougall-kendi-metabolik.html





Kaynaklar 

http://choosinghealthnow.com/wp-content/uploads/2010/07/Gluten-free-conspiracy.pdf























12 Kasım 2016 Cumartesi

Otoimmün Hastalıklar Konusunda Belgesel

Yine bir ücretsiz belgesel duyurusu, bu seferki otoimmün hastalıklarla ilgili gerçekleri anlatacak. 85 doktor ve bilim adamı hastalıklarına geri adım attırmayı başarabilen bağışıklık sistemi hastalarıyla birlikte salgın hastalık gibi yaygınlaşan bu hastalıkların ortak nedenlerinden ve tedavi için denenebilecek yöntemlerden bahsedecek.

Belgeselin adı "The Autoimmune Disease Solution They are not Telling You" (Otoimmün hastalıkların size söylenmeyen çözümü). Yapan ve sunan, Dr. Tom O'Brian gözümüzün önünde olan; ve fakat sağlık endüstrisinin tahmin edilebilir nedenlerle açığa çıkmasını pek (!) istemediği gerçekleri sıralıyor. Neyse ki anaakım tıbbın dışında kalarak bize rehberlik eden doktorlar, diyetisyenler, araştırmacılarla birlikte. 

https://betrayalseries.com/oceanrobbins

Yukarıdaki bağlantı üzerinden kaydolun. 14 KASIM başlangıç, her bölüm Amerika'da +9 EST saat diliminde, yani akşam 9'da başlıyor. Türkiye'de saat 04:00'te erişiyor olmamız lazım. Her bölüm 24 saat yayında kalıyor. 

Serinin bölümleri şöyle :

Nov 14th: Episode 1- The Autoimmune Epidemic: Root Causes and Solutions 
Nov 15th: Episode 2- Intestinal Permeability: The Gateway to Autoimmunity 
Nov 16th: Episode 3- The Microbiome: Where Health and Disease Begin and End 
Nov 17th: Episode 4- Autoimmune Diseases of the Gut: The Role of Food and Digestion 
Nov 18th: Episode 5- Environmental Toxins: The Hidden Drivers of Disease 
Nov 19th: Episode 6- Autoimmune Diseases of the Brain: A New Approach to Neurology 
Nov 20th: Episode 7- Case Studies: Bringing it All Together 




Sağlık için beslenme, diyetimizi glutenden arındırmak, bağırsak florasının önemi, geçirgen bağırsak sendromu, çevresel toksinler gibi tanıdık konular var.

Ayın 14'üne ve 15'ine ait kayıtlar biraz daha uzun bir süre yayında kalacakmış. 

https://betrayalseries.com/episode-1-1nyawjkj2?inf_contact_key=42983a60c3f1903c12f5b781aac5a8843eeb723d094a9e5bc943c9267b734285

Umuyorum ki TTAC (The Truth about Cancer) ve Betrayal serisi gibi belgeseller çoğalır, otoimmün hastalıkları hazırlayan nedenler, bu hastalıklardan korunma ve kurtulmanın yolları ile ilgili bilgi daha fazla insana ulaşır. 




















8 Kasım 2016 Salı

OTOFAJİ : Su Orucunun Harekete Geçirdiği “Temizlik” Mekanizması

Sağlık alanında güzel şeyler oluyor. Su orucunun en büyük faydalarından biri olan “otofaji”, 2016 Nobel ödülü sayesinde artık daha göz önünde. Tıp ve biyoloji dalında 2016 Nobel ödülü “otofaji” üzerine yaptığı çalışmalar için moleküler biyolog Yoshinori Ohsumi’ye verildi. Çeşitli hastalıklar, bunların önlenmesi ve tedavileri üzerine yapılabilecek çok sayıda tıbbi araştırmanın kapısını açacak bu çalışma sayesinde daha çok insan otofajiyi, dolayısıyla su orucunu araştırıyor, deneme cesareti buluyor.

Otofaji kelimesi yunanca “kendi kendini yemek” anlamına geliyor. Hücrelerin kendilerine ait parçaları sindirerek geri kazanmaları en temel hücresel fonsiyonlardan biri. Otofaji, mantardan insana kadar bütün organizmalar için açlık dönemlerinde enerji sağlamak için zaruri hale geliyor. Nobel ödülü komitesinde bulunan Stokholm, Karolinska Enstitüsünden fizyolog Julieen Zierath otofaji olmadan, hayatta kalamayacağımızı belirtiyor. Otofaji enerji sağlamanın yanısıra bakım, onarım amaçlarına da hizmet ediyor.

Yoshinori Ohsumi, 1990’lı yıllarda ekmek mayası (Saccharomyces cerevisiae) üzerinde yaptığı çalışmalarla dikkat çekmiş. Maya üzerinde yaptığı çalışmada, otofajinin işleyiş yollarını ve süreçte rol oynayan genleri ve proteinleri tespit etmiş.  Ohsumi, mayanın genetik yapısı ile biyokimyayı birleştirerek ortaya çıkarana dek otofajinin mekanizması bilinmiyormuş.

Ohsumi’nin 90’lardaki çalışmasından sonra, otofajinin fizyoloji ve hastalıklardaki öneminin anlaşılması biraz zaman aldıysa da, Beth Lavine ve arkadaşlarının memelilerde bulunan bir otofaji geninin tümör büyümesini baskıladığını gözlemlemesinden sonra konuya duyulan ilgi birdenbire artmış. Otofajinin kanserde oynadığı rol konusunda daha çok araştırma yapılmaya başlanmış.

Otofajinin işleyişindeki bozulmalar üzerinde yapılan araştırmalar, Parkinson, Alzheimer, tip 2 diyabet ve kanser gibi başka hastalıkların moleküler mekanizmalarının anlaşılmasına katkıda  bulunmuş.

Otofajinin nimetlerinden yararlanmak için su orucunu göze almak gerekiyor. Su orucu, oruçta geçen süre boyunca hiçbir yiyecek ve su dışında hiçbir içecek tüketilmemesi demek. İnsan vücudu da diğer organizmalar gibi açlık / kıtlık dönemlerinde kendi özkaynaklarını kullanarak enerji sağlayabiliyor, hayati faaliyetlerini sürdürebiliyor.

Su orucunu daha önce diğer müthiş faydası “ketozis” açısından ele almıştım. Ketoziste vücudumuz enerjiyi alışık olduğu üzere glikozdan değil, kendi yağlarını yakarak “keton”lardan sağlıyor. Su orucu hakkında daha önceki yazımda ağırlıklı olarak ketozisten bahsetmiştim :

Su orucunda ya da aç kalındığında beyne ve çoğu organa ketonlar enerji sağlarken, ihtiyaç duyulan az miktarda glikoz için kaslar eritiliyor. Bu nedenle çok uzun (40 gün veya daha uzun) süreli oruçlar çok tehlikeli olabilir. Unutulmamalı, kalp de kaslardan oluşuyor. Su orucu konusunda okuduğum kaynaklarda üç güne kadar kısa su oruçlarının tek başına yapılabileceği yazıyor. Orucun süresini belirlemek için doktora başvurmak, orta uzunlukta (3 günden uzun) ve daha uzun süreli su oruçlarında  doktor gözetimi altında olmak tavsiye edilir. Kitabı “Hastalanmadan Yaşayın” su orucu üzerine yazılmış güzel bir rehber; İstanbul’da yaşayanlar için tanışma fırsatı bulamadığım Dr.Yegane Mutlu’yu öneriyorum. Su oruçlarını yönetebilecek doktor sayısının artmasını umuyorum.

Su orucu tutmak için detoks, kilo vermek, kronik hastalığınız üzerindeki etkisini görmek, virütik hastalıklarla başetmek gibi farklı amaçlarınız olabilir. Başlangıçta haftada - onbeş günde bir yapabileceğiniz “bir günlük” kısa su orucu, su orucuna hem fikren hem fiziken alışmanızı sağlar. Konu hakkında bilginiz ve tecrübeniz arttıkça - ideali, deneyimli bir doktor gözetiminde - daha uzun süreli su oruçları denemek istersiniz belki.

Tutulacak su oruçlarının süresine karar verirken şu bilgi işe yarayabilir : otofajinin karaciğerde depolanan glikojen deposu tükendiği zaman başladığını okuyorum. Ki bu oruç başladıktan 12 - 16 saat sonra gerçekleşiyor. Otofaji önce zirve yapıp ikinci günden sonra düşüşe geçiyor. (kaynak: http://paleoleap.com/long-fasts/ ) İlk denemelerimin üzerinden dört yıldan uzun süre geçmiş olmasına rağmen, ne uzunlukta ve hangi aralıklarla su orucu tutacağım net karar veremediğim bir konu. Bu bilgiyi de okuduktan sonra ayda bir 2 - 2,5 günlük fasılalı (intermitan) oruçlar tutmaya karar verdim.

Su orucu - otofaji bağlantısıyla ilgili tecrübemden bahsedersem, su orucunu virüs saldırısı altındayken kullanıyorum ve çok iyi sonuçlar alıyorum. Son tecrübem
geçen hafta oğlumun eve taşıdığı norovirüs (mide gribi virüsü) sayesinde oldu. Mide gribi zaten insana su orucu yapmaktan başka pek  bir seçenek bırakmayan, insanı kusturan bir virüs. Neyse ki kısa sürede geçiyor. Su orucunun sağladığı otofaji desteği sayesinde iki buçuk günde asayiş berkemal. Uçuğa sebep olan herpes simplex virüsü deseniz o da otofaji sayesinde daha kısa sürede atlatılıyor.

İş fikri arayan varsa, şöyle güzel, havası temiz ve sakin bir yerde, konuklarına doktor gözetiminde su orucu tutma imkanı veren bir mekan geliyor aklıma. Küre dağları, Kaz dağları, Likya yolu üzerinde biryerler, deniz kenarında veya dağda sakin bir köy… Hani öyle bir yer açan olursa beni de haberdar etsin lütfen, ilk müşterilerinden olmak isterim.

Şimdilik orucumu evimde tutuyorum. Oruçta yaşanabilen yan etkilerden biri, uykusuzluk yüzünden bu yazıyı sabahın 4’ünde yazıyorum. Şikayetçi miyim? Yok canım… Uykusuzluğa sebep olan büyük ihtimal norepinefrin, kortizol gibi hormonlar. Şu, aç geçirdikleri günlerde atalarımızı avlanabilmeleri için uyanık ve tetikte tutan hormonlar. Ne yapalım, ben de kitap okurum, blog için kaynak araştırır, yazımı yazarım.







Kaynaklar :







Açlık konusunda okunabilecek bazı kitaplar :

Hastalanmadan Yaşayın, Dr.Yegane Mutlu

Eating and Fasting for Life, Joel Fuhrman M. D.

Rational Fasting, Arnold Ehret