Yasal Uyarı

Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bilgi ve referanslar hiçbir surette doktor tavsiyesi yerine geçmez. Tüm sağlık problemlerinde mutlaka bir doktora başvurulmalıdır. Doktora başvurmadan kesinlikle ilaç veya başka tedavi yöntemleri kullanılmamalıdır.

Kaynak gösterilerek paylaşılan ve verilen bağlantılar (link'ler) ile ulaşılan bilgilerden kaynak sahibi sorumludur.
Sitede yer alan bilgilerin Multipl Skleroz ve diğer hastalıklar konusunda genel kabul gören tıp literatürüne uygun olduğuna dair bir iddiam yok. Bir MS hastası olarak denediğim, kısmen fayda gördüğümü düşündüğüm yardımcı tedavilerle ilgili bilgi paylaşıyorum. Dolayısıyla, her hasta benim gibi kendi sağlığı için yaptığı seçim ve uygulamalardan sorumludur.


30 Nisan 2019 Salı

Dr. Wahls'ın Meşhur TEDx Konuşması




Merhaba, zaman zaman önceki yazılarda verilen bağlantıların çalışıp çalışmadığını kontrol ediyorum. Dr.Terry Wahls hakkındaki yazıyı eski bir yazı olduğu için düzenleyemiyorum. Bu nedenle Dr.Wahls'ın beslenmesini değiştirerek MS'in ağır belirtilerinden kurtuluşunu (herkeste aynı sonucu vermeyebilir) anlattığı meşhur TEDx konuşmasının güncel bağlantısını veriyorum :

https://www.youtube.com/watch?v=KLjgBLwH3Wc

http://ms-alternatif-terapi.blogspot.com/2012/05/mste-geri-donus-mumkun-mu.html

İlhamımızı ve umudumuzu hep taze tutmak gerekiyor.












16 Nisan 2019 Salı

LDN Research Trust Tarafından Yapılan Yeni LDN Belgeseli



https://vimeo.com/326609567?utm_source=LDN+Main+List&utm_campaign=e3c6811114-EMAIL_CAMPAIGN_2019_03_26_06_11&utm_medium=email&utm_term=0_43cd4ef672-e3c6811114-229665811


İzleyeceğiniz belgeselin sunuşu LDN Research Trust'ın kurucusu Lisa Elsegood tarafından yapılıyor. Belgeselin adı "LDN in Ireland" (İrlanda'da LDN).


Belgeselde konuşan doktor ve eczacılardan Dr. Philip Boyle aile hekimliği ve hastalarının doğurganlık sorunları üzerine çalışıyor. Doğurganlıkla, kısırlıkla uğraşırken klinik bir deneme yanılma yöntemi izlediklerini söylüyor. Bu bakış açısıyla LDN verdiği hastalarının romatoid artrit gibi immün hastalıklarını hafifletmenin yanında çabuk hamile kaldıklarını farketmiş. "Genel sağlığınızı düzelten herşey doğurganlığınızı da iyi etkiler" diye düşünüyor. MS gibi hastalıklarda da LDN kullanmanın vücuttaki enflamasyonu azalttığını söylüyor.

Doktor olarak "Primum non nocere - Önce zarar verme" ilkesini benimsediğini vurgulayan Dr. Boyle 15 yıldır hastalarında LDN kullanmış, özellikle hamilelik sırasında da LDN'yi kesmediğini söylüyor. Anneler için de bebekler için de bu durumun herhangi bir sağlık sorunu yaratmadığını belirtiyor. Hamilelik sırasında LDN kullanmaya devam eden annelerin bebeklerinde herhangi bir gelişimsel sorun görmediği gibi bu bebeklerin doğumdan sonra da ters bir etki yaşamadığını, muhtemelen bağışıklık sistemlerinin daha güçlü olduğunu söylüyor. Bu son gözlemini şuna bağlıyor : hamilelik sırasında annenin vücudu daha çok endorfin salgıladığı için  bebek de sağlık açısından pozitif etkiler yaşıyor.

Dr. Boyle LDN'nin tüm hastalarda işe yaramadığını, bazı hastaların tedaviye cevap vermediği belirtiyor. 

Artık LDN (düşük doz naltrekson) tedavisi hakkında daha fazla araştırma yayınlanıyor, yayın üretiliyor. Tıbbi araştırmalara ulaşabildiğiniz dev veritabanı Pubmed'de LDN hakkında giderek daha çok sayıda araştırmaya erişebiliyorsunuz. Julia Shopick The Power of Honest Medicine (Dürüst Tıbbın Gücü) kitabında LDN'ye bir bölüm ayırmış. The LDN Book gibi sadece LDN üzerine yazılmış kitaplar da var.

LDN konferansları düzenlenir oldu. İlk yıllık LDN konferansı 2005'te New York Academy of Sciences'da (Fen Bilimleri Akademisi) düzenlenmiş.

https://www.lowdosenaltrexone.org/conf2005.htm

LDN Research Trust tarafından düzenlenen 2017 LDN Konferansı Portland, A.B.D.'de, 2018'deki konferans Glasgow, İskoçya'da yapıldı. Bu konferans avrupadaki ilk LDN konferansı ve ilgilenenler kayıtlarını aşağıdaki bağlantıdan satın alabilir.

https://www.ldnresearchtrust.org/conference-2018

Düşük doz naltrekson (LDN) tedavisi 1980'lerden beri çok geniş bir yelpazede yeralan rahatsızlıklarda (otizm, kanser, MS, romatoid artrit, Crohn hastalığı, skleroderma vb.) denenegeldi. Ucuz, yan etkisi çok az. Şimdilik konvansiyonel tıp, dolayısıyla anaakım medya bu tedavi yönteminin üstünlüklerine ve başarısına sırt çevirse de, belki benim gibi LDN savunucularının 'işte böyle, güneş balçıkla sıvanmaz' diyebileceği günler çok uzakta değildir.



















4 Nisan 2019 Perşembe

Yeni Belgesel : Doğuluların Kanserle Mücadele Yöntemleri

TTAC - The Truth About Cancer (Kanser Hakkındaki Gerçek) belgeselinin yapımcıları Ty ve Charlene Bolinger önceki belgesellerinde klasik batı tıbbının kansere getirdiği kemoterapi gibi standart tedavi seçeneklerine karşı yine batılı tıp uzmanlarıyla Fonksiyonel Tıbbın getirdiği çözümleri incelemişlerdi. Fonksiyonel Tıp önceki yazıda da bahsettiğim gibi tıbbi rahatsızlıklara kişiye özel tetkiklerle, 'hastalığın kökeninde yatan sebebi (sebepleri) bulmak ve onu düzeltmek' amacıyla yaklaşan farklı bir uzmanlık. TTAC belgeselinde 'alternatif' yöntemlerle kanseri yenen hastaların ve fonksiyonel tıp uzmanı doktorların tanıklıklarına yer verilmişti.

TTAC ekibi Eastern Medicine (Doğu Tıbbı) adlı yeni belgesellerinde  7 gün ve 7 bölüm boyunca Japonya, Çin, Malezya, Filipinler, Hindistan gibi doğu ülkelerinde kanser karşısında başvurulan yöntemlerin peşine düşmüş. Çok gecikmeden size duyurayım; çünkü biliyorsunuz bu ücretsiz gösterimler genelde her bölüm için 24 saat sürüyor. 

Adınızı ve e-mail adresinizi aşağıdaki tanıtım videosunun bulunduğu sayfaya girebilirsiniz.


10 Nisan 2019 : Eastern Medicine belgeselinin ücretsiz gösteriminde son bölüme geldik. Belgeselde şimdiye kadar Japonya'dan, Malezya ve Tayvan'a 6 ülke dolaşıldı. Doğu ülkelerinde genel yaklaşım hastaya seçenek sunulması. Hasta alopatik (klasik, ortodoks) tıbbın yöntemlerini benimseyen bir doktora kendini emanet etmeyi seçebilir. Klasik kanser tedavilerini görebilir. Diğer tarafta "alternatif" yöntemler uygulayan merkezler var. 

Bugün konu Hindistan ve oradaki sağlık uygulamaları. Hinditan'da daha önce bahsettiğimiz ulaşılabilir (ucuz) ve yan etkileri az homeopati yasal ve önemseniyor.

https://go2.thetruthaboutcancer.com/eastern-medicine/episode-7/?utm_campaign=eastern-medicine&utm_medium=email&utm_source=all-actives&utm_content=episode-7-4-9-19-8:40pm

Tüm bölümlerde doktor ve hastaların üzerinde birleştiği cümle 'Kanser ölüm demek değil - Cancer is not a death sentence'. Birçok alternatif / tamamlayıcı tıp doktoru şu cümlenin önemini de hatırlattı : Primum non nocere! Öncelikle zarar verme!  Hipokrat'a atfedilen, hala tıp ve eczacılık mesleklerine adım atmadan önce edilen mesleki yeminlerde yeralan bu cümlenin anlamı Batıda şimdi yerleşik olan tedavi yöntemlerinde unutulmuş görünüyor.

Kanser ve diğer kronik immün hastalıklarda doktor ve hastaların bakış açılarının değişmesi, ulaşabildiğimiz tedavi yöntemlerinin fazlalaşması, seçeneklerimizin farkında olabilmek ümidiyle.





Not : Belgeselin ücretsiz gösterimi bitti; ama izleyip bir fikir edinmek isteyenler için Japonya'daki uygulamaları anlatan ilk bölümün hala youtube'da yayında olduğunu söyleyeyim :

https://www.youtube.com/watch?v=KZ-SimOqC3k&t=2757s







28 Mart 2019 Perşembe

Sağlık Alanında Uyanış : Türkiye'de Fonksiyonel Tıp Eğitimi

Çoğumuzun modern tıpla ilgili nahoş, hatta kötü deneyimleri olmuştur. Hasta olarak birebir görüştüğümüz doktorların ilaç reçete etmeye odaklı olmaları sizde de rahatsızlık yaratmadı mı? Aslında doktora ancak hastalanınca gitmemiz ve doktorlardan özellikle ilaç reçete etmelerini beklememiz bizi düşünmeye sevketmeli. Doktorların amacı da bizi belli bir teşhis/hastalık başlığı altına yerleştirmek ve sözkonusu hastalığa yönelik ilaç tedavisine derhal başlamak veya yerleşmiş müdahalelerden birine (kanserde kemoterapi gibi) yönlendirmek. Sağlık sektörü teşhis, ilaç ve müdahale odaklı. Tıp eğitimi buna göre şekillendirilmiş. Bizim tıptan beklentilerimiz de yılların verdiği alışkanlıklar ve şartlanmalarla belirli bir kalıbı izliyor. Mesela doktorunuz 'Bu ilaç sonuç vermedi; başka ilaca geçelim' dediğinde şaşırıyor musunuz?

Çoğu konuda örnek aldığımız ve etkisi altında kaldığımız ABD’de 1910’larda endüstrinin öncüleri, paranın ve gücün sahibi Carnegie ve Rockefeller gibi ailelerin etkisiyle başlayan korporatizmin meyveleri olan ilaç sektörünün kazanç kapısı ve denekleri, tıp eğitiminin mükemmel kurbanlarıyız

Konumuz fonksiyonel tıp. Tıp tarihini incelemeye prehistorik zamanlardan başlayıp Roma, Eski Mısır gibi uygarlıklara, Çin tıbbına, Ayurvedik tıbba uzanmak mümkün. Fakat amacım etkisinde olduğumuz günümüz Batı tıbbının hastalığa ve sağlığa yaklaşımının nasıl oluştuğuna özet olarak değindikten sonra fonksiyonel tıbbın doğuşundan ve yayılmasından bahsetmek. Nihayetinde taraflı bakış açımdan göründüğü haliyle ülkemizde de fonksiyonel tıp eğitimi almakta olan doktorların sayısının artmasını kutlamak.

Batı tıbbında bulunduğumuz noktaya nasıl geldik? Batı ülkelerinde 20. yüzyılın belki ilk çeyreğine kadar birlikte kullanılan iki yaklaşımdan bahsedelim önce : alopatik ve homeopatik tıp. Batı tıbbının bu farklı iki kolu arasındaki temel farklar hastalığı nasıl tanımladıklarında ve hastayı nasıl tedavi ettiklerinde yatıyor.

Alopatik tıpta aranan hastanın "neyi" olduğudur. Alopatik tıpta hastalık birarada bulunan karakteristik belirtilerle ve kabul edilmiş kriterleri karşılamasıyla tanımlanır. Hastanın durumu belli kriterlere göre "teşhis" edilir Teşhisi uygun görülen alopatik müdahale ve ilaçların kullanılması izler. Alopatik (ortodoks veya konvansiyonel) tıpta hastalık ortaya çıktıktan sonra hastalık belirtlerinin ortadan kaldırılması hedeflenir. Gerektiği düşünülüyorsa (kronik bağışıklık sistemi hastalıklarında olduğu gibi) vücudun bağışıklık sistemi bile ilaçlarla baskılanır.

Tarihi olarak daha yeni olan alopatik tıbbın karşısında - genelde alopatik tıp uygulayıcıları tarafından bilimsel olmadığı söylenerek küçümsenen - homeopatik tıp buluyor. Tedavide doğal maddeler (bitki, mineral) kullanılsa da homeopatiyi diğer doğal tedavi yöntemlerini kapsayan bir terim olarak kullanmak doğru olmaz.
https://www.homeopathycenter.org/what-is-homeopathy
https://www.takingcharge.csh.umn.edu/explore-healing-practices/homeopathy/what-are-homeopathic-remedies

Homeopatik tıp vücudun kendi kendini iyileştirebileceği düşüncesine dayanır. Bu anlayış 18. yüzyılın sonlarında Almanya'da keşfedilmiş. Hastayla yaşamı ve rahatsızlığı konularında, ruhsal, duygusal, zihinsel durumunun da sorgulandığı uzun konsültasyonlar yapılır. Amaç hastalığın kökeninde yatan sebepleri bulmaktır. Tedavi yaklaşımlarından biri "benzer benzeri tedavi eder" anlayışına dayanarak belirtileri ortaya çıkaran maddenin (organik veya mineral orijinli) küçük miktarlarda hastaya verilmesi. Hedeflenen, bu şekilde insan vücudunun kendi kendini tedavi etme mekanizmasını uyararak harekete geçirmektir.

Homeopatik tedavilerde kullanılan karışımlar reçete gerektirmeyen, tezgahüstünde satılabilen, içlerindeki doğal maddeler çok küçük miktarlarda kullanıldığı için önemli, yaygın yanetkileri bulunmayan, dolayısıyla güvenilir ve epey ucuz preparatlar.

Homeopati günümüzde migren, kulak enfeksiyonu, soğuk algınlığı gibi akut rahatsızlıklarda olduğu gibi astım, depresyon, otizm, gibi birçok kronik rahatsızlığın tedavisinde de kullanılıyor. Özellikle Batı Avrupa ve Hindistan'da değerli bulunduğunu, buralarda hastaya homeopatik ve standart tedavi seçeneklerinin sunulduğunu okuyorum.
https://www.omicsonline.org/open-access/allopathy-versus-homeopathy-a-never-ending-tacit-war-2161-0444-1000352.php?aid=71800

ABD’de 1920 öncesi homeopatik tıp eğitimi veren yirminin üzerinde okul  varken büyük bankaların ve ilaç firmalarının sahibi endüstri devleri alopatik tıbbı geleceğin tıbbı olarak belirliyor. Çünkü maddi kazanç orada! O yıllarda ABD'de korporatizmin etkisi hissedilmeye başlıyor. Siyasetin büyük şirketlerin etkisi ve baskısı altında belirlendiği, içine doğduğumuz tanıdık (!) düzen.

https://www.youtube.com/watch?v=SipHyvUe2Vk  Corbett Report : Rockefeller, Carnegie ve diğer endüstri devi, para ve güç sahibi ailelerin tıp eğitimini şekillendirmesini anlatan bölüm

Giderek büyüyen ilaç firmaları elde ettikleri maddi ve siyasi güç sayesinde tıp eğitimini şekillendirmiş durumda. Üniversitelere yapılan büyük bağışlar ve "paranın doğru kullanıldığını denetlemek amacıyla" yönetim kurullarına sokulan adamlar. İstenilen doğrultunun dışında/aksine araştırmalar yapan ve istenmeyen sonuçlara ulaşan bilim adamlarının aba altından sopa gösterilerek tehdit edilmeleri, tehdit dikkate alınmazsa bilim adamlarının saygınlıklarının saldırıya uğratılması, ünvan ve yetkilerinin ellerinden alınması. Doktorlar hem aldıkları eğitimin etkisinde oldukları için, hem de çizgi dışına çıktıklarında karalanan meslekdaşlarının akıbetine uğramamak için - gidişat kendilerini rahatsız etse bile - harekete geçmezler.

Neyse ki Avrupa’da, Amerika’da bazı insanlar sağlık ve beslenme konularında gidişatı sorguluyor. Çarkların dönüşünü çok etkileyemeseler de neredeyse her ülkede gıdanın uğradığı müdahaleleri, alopatik tıbbın benimsetmeye çalıştığı uygulamaları sorgulayan, kısmen de alternatif çözümler arayan bireyler var.

Alopatik tıbbi yaklaşımın alternatifi olan veya (tercihe bağlı) destekleyici tedavilerin çeşidi artmış durumda. Haberleşme olanaklarımızın gelişmesiyle birlikte eskiden sadece belli bir coğrafi bölgede (Uzakdoğu, Çin, Hindistan gibi) kullanımda olan şifa yöntemleri giderek yaygınlaşıyor. Homeopati, diyetle tedaviler, bitkisel tedaviler, gıda takviyelerinin kullanımıyla tedavi protokolleri, ayurvedik tıp, akupunktür, masaj, reiki, osteopati, kayropraktik, elektromanyetik terapiler, hatta sanat dalları (dans, müzik, resim) kullanılarak tedavi olanakları var. Bu zenginliğin bir dezavantajı : herkeste her yöntem beklenen sonuçları vermeyebileceği için hasta bir uygulamadan diğerine mekik dokumak, sabrı ve maddi imkanları elverdiği ölçüde rahatsızlığını azaltma / tamamen iyileştirme / bazen ilerlemesini durdurma çabası göstermek zorunda kalabilir.

https://www.hopkinsmedicine.org/healthlibrary/conditions/complementary_and_alternative_medicine/types_of_complementary_and_alternative_medicine_85,P00189

Fonksiyonel Tıbbın Doğuşu

Fonksiyonel Tıp Enstitüsü 1991'de Dr. Jeff Bland ve ortakları tarafından kurulmuş. Temeli biyolojiye dayanır. Amaç hastanın neyi olduğunu bulmaktan önce kişide "niye" sözkonusu rahatsızlığın ortaya çıktığını keşfetmek, rahatsızlığın kökeninde yatan sebepleri bulmaktır. Bu anlayışta insan vücudunu geleneksel (ortodoks, alopatik, konvansiyonel) tıpta adet olduğu üzere farklı sistemlere bölüp rahatsızlığı ortaya çıktığı vücut bölümüne göre sınıflandırmak ve tanımlamak yerine insan vücudunun tamamı ele alınmaktadır. Aşağıdaki vidyoda Dr. Jeff Bland fonksiyonel tıp uzmanı Dr.Mark Hyman'la söyleşide
https://www.youtube.com/watch?v=Qd4fnPXKOjQ

Fonksiyonel tıpta yapılan tetkikler ve hastadan uzun konsültasyon sırasında alınan kişisel tarihçesi, tıbbi tarihçesi, aile öyküsü ve diğer veriler birleştirilerek değerlendirilir. Amaç öncelikle rahatsızlığın kökeninde yatan sebebi / sebepleri bulmaktır. (Bu temel yaklaşımda belirtiler ve onları yoketmeye odaklanan alopatik / konvansiyonel tıptan ayrılmayı görüyoruz.)
https://www.ifm.org/about/history/

Hastalığın kökeninde yatan sebepler bulununca tedaviye geçilir. Tedavi sırasında genellikle hastanın yaşam alışkanlıklarının, maruz kaldığı bazı çevresel faktörlerin, en başta beslenmesinin değiştirilmesi gerekir. Tedavinin başarılı olması için hastanın işbirliği / doktorla birlikte çalışması istenir.

İzlediğim sağlık konulu (kanser, tiroid hastalıkları, immün sistem hastalıkları vs.) belgesellerde açıklamalar yapan fonksiyonel tıp doktorlarının büyük kısmı kendilerinin veya eş, çocuk, anne gibi birinci derece akrabalarının yaşadığı ciddi sağlık problemi nedeniyle araştırmalara başlıyor, çözümü fonksiyonel tıpta buluyor. Çözüm arayışı sırasında veya çözümü yakaladıktan sonra tıp eğitimlerine Fonksiyonel Tıp Enstitüsünde aldıkları eğitimle devam ediyorlar. Yaşadıkları deneyim tıbba ve hastalığa bakışlarını, mesleklerini uygulayış şekillerini kökten değiştiriyor.

Önceki yazılarda bahsetmiş olduğum kahramanım Dr. Terry Wahls'ı da kendi SPMS (Sekonder Progresif Multipl Skleroz) hastalığına konvansiyonel tıpla çözüm bulunamadığını, durumunun giderek kötüleştiğini farkedince başladığı araştırmalar fonksiyonel tıp eğitimleri almaya yöneltiyor. Aldığı eğitimler sonucu konvansiyonel tıp eğitiminde öğretilmemiş olduğuna çok şaştığı bilgiler ediniyor. Hücrelerimizin enerji santralleri olan "mitokondri"sine yönelik doğal besinlerle beslenmesi, bazı gıdalardan da uzak durması gerektiği sonucuna varıyor. Gerisi çağımıza ait bir kahramanlık hikayesi. Hem kendi hayatını hem de çok sayıda kronik hastanın, MS hastasının ve yakın çevrelerinin hayatlarını değiştiren etkileyici bir hikaye. (Dr. Wahls'ın öyküsünü, kendi adını verdiği beslenme protokolünün detaylarını ve sağlığının kontrolünü ele almak ve sağlığına kavuşmak için uyguladığı egzersiz, elektro stimülasyon gibi diğer müdahaleler hakkında detaylı bilgileri yazdığı The Wahls Protocol kitabında bulabilirsiniz. Maalesef kitabın henüz türkçe çevirisi yok.)

https://www.youtube.com/watch?v=KLjgBLwH3Wc Dr.Terry Wahls'ın meşhur konuşması
Fonksiyonel tıbbın Türkiye'ye gelişi de benzer bir yol izlemiş :  Oftalmolog Dr. Mustafa Atasoy kendi sağlık sorunlarıyla uğraşırken fonksiyonel tıp yaklaşımından etkilenmiş; Amerika’da aldığı fonksiyonel tıp eğitimini ülkemize aktarma misyonunu üstlenmiş.

Artık Fonksiyonel Tıp konusunda Türkiye’de de eğitimler veren bir kuruluş var : Fonksiyonel Tıp Akademisi. Sanıyorum verilen eğitimlerin sayısı zamanla artacaktır. Katılımcıların (farklı branşlardan doktorlar) temennisi ve öngörüsü bu yönde.

https://www.youtube.com/watch?v=AZzSF5WcS_g
https://www.youtube.com/watch?v=03p2KQp5r7o

Ayrıca, nette araştırdığımda Türkiye'de bu ocakta yaşama geçirilen "Fonksiyonel Tıp Eğitim Platformu" adında yeni bir hareket daha görüyorum. Hadi bakalım... Medikal komünitede fonksiyonel tıp konusunda bir bilinçlenme ve merak başlaması güzel. Umarım bu ilgiyi ve yaklaşımı yakında nörologlarımızda da görmeye başlarız.


















26 Aralık 2018 Çarşamba

Sizler ve Kendim için Yeniyıl Dilekleri, Hatırlatmalar

Önce dilek kısmı :

Biz MS hastaları için dünyada uygulanmakta olan bazı etkili yöntemlerin tez zamanda (mesela bu yeni yılda) ülkemizde ulaşılabilir olmasını diliyorum! Nedir bu yöntemler? En basitinden LDN’ye (Düşük Doz Naltreksona) ulaşmak kolay olsun dilerim.

LDN adı üstünde “düşük doz”, ucuz, yan etkileri az bir tedavi yöntemi. Otizmden kansere geniş bir kronik sağlık sorunu spektrumunda yararlı olduğundan giderek daha fazla doktor, hasta ve hasta yakını tarafından bahsediliyor. Hakkındaki kitap ve belgesellerin sayısı artıyor. Bizlere sunulan bir “seçenek” haline gelebilmesi için daha çok duyulması, daha çok doktorun LDN'yi ciddiye alması lazım. Tabii bir de ilaca erişmenin kolaylaşması gerekiyor.

Hollanda’lılar, Amerika’da bazı eyaletlerde yaşayan şanslı kişiler tıbbi kenevirden (cannabis sativa) üretilen yağlara, tentürlere ulaşıp MS’te, epilepside, kanserde, Parkinson’da ve kimbilir daha hangi zor hastalıklarda şifa ve rahatlama bulabiliyor. Sinir sistemimizde kenevirde bulunan yağları (kanabioidler) algılayan reseptörler bolca bulunuyor. Bu bitki binlerce yıl birçok farklı kültürde insanlara giyecek, barınak, yiyecek ve şifa olmuş.


Haberiniz var mı, Sativex diye bir ilaç çıktı, yine kenevirden elde edilen. İlk olarak İngiltere’de, sonra birçok Avrupa ülkesinde piyasaya çıkmış olan bu ilaç MS’te görülen spastisitede kullanılıyor. Uzman bir doktorun reçete etmesi gerekiyor, ağız spreyi formunda. Bu ilaca ulaşabilmek, nöropati, mesane kontrolü, uyku bozukluğu gibi MS’le ilgili belirtilerde deneme imkanına kavuşmak yeniyıl dileklerim arasında!


Ya kök hücre tedavilerine ne demeli? Türkiye’de sadece bir avuç insana uygulanan epey riskli yöntemden, bağışıklık sistemi yokedilerek kemik iliğinden alınan kök hücrelerle yapılan tedaviden bahsetmiyorum. Hani vücut yağlarından filtre edilen kök hücrelerin hastaya enjekte edildiği tedavi yönteminden ya da kordon bağından elde edilen kök hücrelerin MS, otizm gibi hastalıklarda başarıyla uygulanıyor olmasından bahsediyorum. Bu tür tedavilerin de ucuzlayarak erişilebilir olmasını ve konu hakkında tecrübeli birilerinin Türkiye’de bu tür tedavilere el atmasını hevesle ve umutla bekliyorum.


Sizlerin de haberdar olduğu, yurtdışında uygulanan başarılı  yöntemler olabilir. Bu yöntemlerin tümüne ulaşmak mümkün olmalı ve MS teşhisi almış insanlara seçenek olarak sunulmalı. Yalnızca standart tedavi türlerine mahkum edilmemeliyiz.

Bir de sağlığımızı iyiye götürecek, bizim çabamıza kalmış şeyler var. Bildiğimiz, unuttuğumuz ya da unutmayı tercih ettiğimiz şeyler…. Bu da yazının hatırlatma kısmı, elimizden gelen ve ihmal etmememiz gereken şeyler.

Kahramanım Dr. Terry Wahls geleneksel bir tıp doktoruyken MS hastası olunca sağlığını düzeltmenin yolunu fonksiyonel tıp üzerine eğitimler almakta buluyor,. Kendi deyimiyle hastalığa ve sağlığa bakışını değiştiren bu eğitimden geçen doktorlar otoimmün hastalıkları tedavi ederken bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlardan medet uman klasik tıptan farklı bir yol tutuyorlar. Mantık şu : vücuda ihtiyaç duyduğu maddeleri (vitaminler, mineraller ve diğer besin öğelerini) bolca vermek ve vücuda zarar veren maddeleri bertaraf etmek. Amaç vücudun maruz kaldığı çevresel koşulları iyileştirmek.  Açalım...

Beslenme : Öncelikli olarak allerjenler ve şeker bulundurmayan tam ve doğal yiyecekler tüketmeliyiz. Gluten ve süt ürünlerine hassasiyetimiz olup olmadığını daha önce bahsettiğimiz eleme yöntemiyle tespit edebiliriz. Sonra muhtemel allerjenler olmadan, bol sebze, yeşillikler, abartmadan meyve, doğallığına güvendiğiniz kaynaklardan hayvansal ürünler ve sağlıklı yağlar tüketelim. Ayrıca hatırlamamız gereken birşey :şeker en önemli anti-besinlerden. Yani yarar değil, zarar getiren yiyeceklerin başında geliyor. Şekerli gıdalara düşkünlüğümüz ihtiyaçtan değil, alışkanlıktan. Gazlı içeceklerde kullanılan yapay şeker olan aspartam da felaket zararlı bir nörotoksin (nöronları aşırı uyararak zamansız ölümlerine sebep olan madde). Şeker, sofra şekeri veya suni olarak, her kılıkta zararlı. Tüketmeyelim.

Toksinler : Vücudumuza beslenme, solunum ve cilt yoluyla aldığımız toksinleri mümkün olduğunca azaltalım. Sigara aklıma gelen ilk toksin. Ayrıca amalgam (eski tip, civa içeren) dolgunuz varsa, bu tip dolguları çıkarmakta uzman bir dişçi bulup kanınıza sürekli ağır metal bırakan bu zararlı dolgulardan kurtulmaya çalışabilirsiniz.

Egzersiz : Fiziksel durumumuzun elverdiği ölçüde hareket etmeye vakit ayırmalıyız. Hareket nefes demek. Kan dolaşımımızın artmasıyla hücrelerimize daha fazla oksijen ulaşması demek. Hareket ettikçe vücut serotonin hormonu salgılıyor, yani rahatlayıp daha mutlu oluyoruz. Egzersizle sağlanan yararlar, düzenli egzersiz yapmayı bırakırsanız maalesef kısa süreli.

Rahatlama, stres hormonlarını azaltma : Kortizol gibi stres hormonlarının varlığı, vücudumuzdaki enflamasyonu artırıyor.  Meditasyon, yoga, egzersiz, dua gibi mizacınıza uyan bazı yöntemleri hergün kullanarak fiziksel ve ruhsal yönden rahatlamak da sağlığımız için gerekli.

Kronik enfeksiyonların giderilmesi : Özellikle ağız ve diş  sağlığımıza özen göstermemiz gerekiyor. Tedavi edilmeyen ağız içi enfeksiyonlarla yaşamak kalp sağlığımızı bile bozabilir. Daha önceki bir yazıda kandidiyazdan bahsetmiştim. Özetle şeker ve tahıl ağırlıklı beslenmenin sonucu olarak bağırsaklarımızda yaşayan mikroorganizmaların nüfusunun zararlı mayalar (kandida türleri gibi) ve bakteriler lehine bozulması. Bu durum da vücudumuzun çeşitli bölgelerini tutan enfeksiyonlara sebep olabilir.




Yine beslenmemizi düzeltmek gerektiği konusuna döndük. Saydığımız tüm maddeler birbiriyle bağlantılı ve bizim çabamızı gerektiriyor. Kendime ve size hatırlatmak için buraya koyuyorum. 2019'da bakarız. İyi yıllar...




Kaynaklar :

The Wahls Protocol, Dr.Terry Wahls























27 Kasım 2018 Salı

B Grubu Vitaminlerin Hepsi Sinir Sistemi İçin Önemli

Çağımızın getirdiği beslenme alışkanlıkları yüzünden çoğumuzda birçok besin öğesinin eksikliği var. Doğal yiyeceklerin peşine düşsek bile bu yiyeceklerin toprağın fakirleşmesi, yapılan müdahaleler, geçtikleri işlemler vs. nedeniyle eskiden taşıdıkları zenginliği taşımadığından bahsetmiştik. Bir rahatsızlık veya kanımızda ölçülmüş olan besin öğesi (vitamin, mineral, enzim) eksiklikleri bizi gıda takviyesi kullanmaya itmiş olabilir.

Takviyeler serimize B grubunu oluşturan 8 vitaminle devam ediyoruz : B1, B2, B3, B5. B6, B7, B9, B12. Ana görevlerinden, bulundukları doğal gıda kaynaklarından, eksikliklerinin nasıl anlaşılabileceği ve nasıl sağlık sorunlarına yolaçabileceğinden bahsedeceğim.

B vitaminleri metabolizmanın işleyişinde çok önemli roller üstlenir; direkt enerji sağlamasalar da yiyeceklerden enerji almamızda rol oynar. Vücut bu gruba dahil sekiz adet bileşiği üretemez. Bu yüzden gıdalardan, eksikliklerinde de takviyelerle dışarıdan alınmaları gerekir. Folat (B9) ve B12 karaciğerde depolanabilir; fakat B grubu vitaminler suda çözünen, ihtiyaç fazlası idrarla vücuttan atılan ve narin yapılar olduğu için doğal ve çeşitli beslenerek kanda yeterli seviyede bulunmalarını sağlamak için düzenli alınmaları gerekir. Rafinasyon gibi işlemler de yiyeceklerde (mesela pirinç) doğal olarak bulunan B vitaminlerine zarar vereceği için hazır ve işlenmiş gıda tüketiminden kaçınmak lazım.

Tek Tek B Vitaminleri ve Doğal Kaynakları

Her zamanki gibi B vitaminlerini doğal ve çeşitli beslenerek yiyeceklerden almanın mümkün ve en iyi seçeneğimiz olduğunu söylüyorum. Tüm hayvansal protein kaynakları (yumurta, balık, kümes hayvanları ve kırmızı et, yoğurt, kefir) iyi B vitamini kaynaklarıdır. Baklagiller, tam tahıllar, yeşillikler, sebzeler ve meyvelerde de B vitaminleri var. Tek tek B vitaminlerine ve doğal kaynaklarına bakarsak :

B1 (tiyamin) : İnsan vücudunun üretemediği, dışarıdan alınması gereken sekiz B vitamininden biridir ve vücutta çok sayıda rolü vardır. Çeşitli beslendiğiimizde B1 eksikliği yaşamayız; çünkü tiyamin mercimek, kahverengi (rafine edilmemiş) pirinç, bezelye, portakal, yumurta, kırmızı et, kuruyemişler, spirulina, kefir gibi farklı natürel kaynaklarda bulunur ve günlük ihtiyaç da 1mg’ı pek aşmaz. Yine de ileri yaş veya alkolizm, böbrek yetmezliği gibi çeşitli sağlık sorunları vücudun B1 ihtiyacını artırdığı için tiyamin takviyesini gerektirebilir. B1 eksikliği yorgunluk, sinirlilik, iştah eksikliği, reflekslerde zayıflık gibi belirtiler yaratsa da takviyeyle düzeltilmesi kolaydır.

B2 (riboflavin) : Riboflavin hem gıdalardan enerji elde edilmesini sağlar, hem de bir antioksidandır. Ayrıca büyüme, göz ve cilt sağlığı, bağırsakların iç çeperinin sağlığı için önemlidir. Aslında tüm bu çeşitli rolleriyle vücudun genel sağlığı için tüm B grubu vitaminleri gibi düzenli olarak alınması elzemdir.

Doğal B2 kaynakları arasında yumurta, organ etleri (sakatat), kırmızı et, kuruyemişler, yeşil yapraklı sebzeler, brokoli, brüksel lahanası, mantar, buğday ve başka tam tahıllar, bira mayası, kefir, spirulina bulunur. Eksikliği boğazda kuruluk, dudaklarda uçuk, ağızdaki yumuşak dokularda şişmeye sebep olabilir. Migren ağrılarında eksikliğinden şüphelenilebilir. Özellikle hamilelikte preeklampsi (hamileliğin son aylarında ortaya çıkabilen tansiyon yüksekliği) yaşanmaması için kandaki riboflavin miktarının düşük olmamasına dikkat edilmeli. Ayrıca riboflavin takviyesi, B3 (niyasin) takviyesiyle birlikte katarakt oluşumunu engellemede, hatta geri çevirmede etkili.
,

Riboflavini (B2) B - kompleks içinde veya tek başına takviyeyle aldığınızda idrar parlak sarıya boyanır ve kokulu olur. Telaşa mahal yok; geçici bir durum.

B3 (niyasin) : Hücreler arası mesajlaşma, sinir iletimi, metabolizma, DNA oluşumu ve tamiri niyasinin ön plana çıkan rolleri. Kalp sağlığı için de özellikle önemli olduğunu belirtelim.

Doğal niyasin kaynakları yumurta, balık, mantar, baklagiller, tohumlar ve kuruyemişler, brokoli,  yeşil yapraklı sebzeler, domates, tatlı patates, avokado, tam tahıllar, spirulina gibi suyosunları. Gördüğünüz gibi çeşitli beslenince diğer besin öğeleriyle birlikte niyasin de yeterli ölçüde alınmış olur.

Özellikle nörolojik bir hastalıktan muzdaripseniz, kalp rahatsızlıklarından korunmak istiyorsanız ya B-kompleks kullanarak veya ülkemizde olup olmadığını henüz bilmediğim B3 takviyesini alarak varsa eksikliğini tamamlarsınız.

B3’ü tek başına takviye olarak aldığınızda karşılaşabileceğiniz geçici ve zararsız bir yan etkiden bahsetmek istiyorum : kızarmak. Niyasin takviyesini aldıktan bir süre sonra kan damarlarının genişlemesi sonucu önce hafif kaşıntı, sıcaklık hissedersiniz ve yüzünüz, kollarınız, üst bedeniniz, hatta bacaklar kızarır. Bu etki niyasini B kompleks içinde aldığınızda değil de tek başına aldığınızda gerçekleşebiliyor; o da her seferinde değil. Endişeye mahal yok; geçici bir durum. Sadece damarlar normal boyutlarına dönerken ve ısınma kaybolup yerini kısa sürecek hafif bir üşümeye bırakırken yanınızda sizi sıcak tutacak birşey olursa rahat edersiniz.

B5 (piridoksin) : Diğer B vitaminleri gibi gıdalardan enerji sağlanmasına yardım eder. Kolesterol ve hormon oluşumunda rol oynar. İyi B5 kaynakları arasında karaciğer, balık, yoğurt, avokado bulunur.

B6 (pantotenik asit) : Normal beyin gelişimi, bağışıklık sistemi ve sinir sisteminin işleyişi için çok önemli bir vitamindir. Tavuk, baklagiller, yapraklı yeşil sebzeler, narenciye, muz, patates gibi doğal besin kaynaklarıyla çeşitli beslenen kişilerde B6 eksikliğine rastlanması beklenmez. Fakat emilim yetersizlikleri, böbrek rahatsızlığı B6 eksikliği yaratabilir. Böyle bir durumda dokulara oksijen taşımakla görevli alyuvarların sayısında azalma olur. Bağışıklık sisteminde zayıflık, depresyon, ciltte kuruluk, saç dökülmesi, yorgunluk ve tırnakların çabuk kırılması B6 eksikliğine işaret edebilecek sağlık sorunlarından bazıları.

B7 (biyotin) : Karbonhidrat ve yağ metabolizmalarında önemli rolleri var. Hücrelere enerji sağlayan ve myelin sentezinde rol oynayan enzimleri aktive ettiği biliniyor.

Yakın zamanda yapılan bir çalışma sonucu (yeni çalışmalar  yolda) yüksek doz biyotin kullanımının MS’in ilerleyici türlerinde (SPMS ve PPMS) ilerlemeyi yavaşlattığı hipotezi öne sürüldü.

H vitamini olarak da bilinen B7 en çok maya, karaciğer, peynir, yumurta ve somonda bulunuyor. (Kişisel deneyim : nöropati yaşıyorsanız biyotin takviyesini dikkatli kullanın; çünkü nacizane sinir iletimini, dolayısıyla acıyı artırdığını sanıyorum.)

B9 (folat) : Folat hücre büyümesi, aminoasit metabolizması, kırmızı ve ak kan hücrelerinin oluşumu, hücre bölünmesinin gerçekleşmesinde rol oynar. Yapraklı yeşillikler, karaciğer ve baklagiller gibi çok çeşitli yiyecekte folat olarak, besin takviyelerinde “folik asit” olarak sentetik formda bulunur.

B12 (kobalamin) : Sinir sisteminin işleyişinde, alyuvarların ve DNA’nın oluşumunda  çok önemli rolleri bulunur. Hayvansal gıdalarda (yumurta, et, balık) aktif organik bir formunda, metilkobalamin olatak bulunur. Vejetaryen ve vegan diyetlere takviyelerle alınması gerekir. Takviyelerde sentetik siyanokobalamin (vejetaryen seçenek) veya metilkobalamin (hayvansal kaynaklı) olarak bulunur.

B12 eksikliği nörolojik sorunlara yol açabilir. B12 eksikliğinin meydana getirebileceği bazı sağlık sorunları arasında anemi (kansızlık), depresyon, denge bozukluğu, yorgunluk, hafızada zayıflık, bunama bulunur. Takviyelerde bulunan sentetik B12 alımının B12 eksikliğinden kaynaklanan nörolojik sorunlarda etkili olduğu hayvan deneyleriyle gösterilmiştir. B12 takviyesinin etkinliği insanlarda diyabetten kaynaklanan nöropatinin azaltılmasıyla da görülmüştür.

Hidroksokobalamin terimiyle de karşılaşmış olabilirsiniz. Bu da B12’nin naturel bir formudur.  B12 eksikliğinde verilen takviye olarak ya da bağırsak ameliyatlarından sonra tıbben damardan (veya kas içine) verilmesi gerekli görülen hidroksokobalamindir.


zaman zaman blog'a bağlantı vermektense direkt kopyala/yapıştır yöntemiyle yazılarımı paylaşmayı daha pratik (?) bulan kişiler oluyor. Ben de arada sırada böyle selam vermeyi düşündüm herkese. Has okurlar ve çabama saygı duyan sevgili misafirler, böldüğüm için kusura bakmayın. şu yazıyı okumuş muydunuz?   ipek yavuz 



Eksikliklerinde Ne Olur ? Neden B - kompleks Takviyesine İhtiyaç Duyulur?

Az çeşitle beslenildiğinde, gıdaların besleyiciliğinin azaldığı modern zamanlarda bir veya daha fazla B vitamininin eksikliğini yaşamak, bu nedenle hastalanmak artık hiç şaşırtıcı değil. Mesela B6 eksikliği depresyona yol açabiliyorken B12 eksikliğinde aneminin bir türüyle, yorgunlukla, algı ve hafızada zayıflamayla karşılaşılabilir. MS teşhisi alanlar ve nörolog kontrolünde olanlar bilir, B12 düzeyi her kan tahlilinde D vitamini düzeyiyle birlikte takip edilir. B vitaminlerinin hepsi sinir ve bağışıklık sistemimizi destekliyor.

Bazı tıbbi durumlar takviyeyi gerekli kılabilir. Hamilelik, ileri yaş, alkolizm, anoreksiya, bazı ilaçların (mesela midenin asitliğini düşüren ilaçlar) kullanımı vücudun B vitamini ihtiyacını artırabilir. Böyle durumlarda tercihen doktorunuza danışarak sekiz gerekli B vitaminini birden içeren bir  B-kompleks kullanabilirsiniz. Çeşitli beslenmeniz, bazen durumunuza bağlı olarak çok önemli bazı B vitaminlerini (B12 gibi) almanız yeterli olur.

Fazla B Vitamini Almanın Olası Riskleri

B vitaminleri suda çözünebildiği için fazlalıkların idrarla veya terlemeyle dışarı atıldığı düşünülür. A, D, E, K vitaminleri gibi yağda çözünen vitaminlerden olmadıkları için kanda birikim yaratmadıkları, dolayısıyla yüksek dozlarının zararlı olmadığı sanılır. Yine de niyasinde, B6'da doz aşımı hikayelerine rastlanmıştır. Karaciğer rahatsızlığının varlığında B12 kullanımına dikkat edilmeli. B6'nın fazla tüketimi nörotoksisiteye yol açabilir. B9'un fazla alınması B12 eksikliğini gizleyebilir.

Gerektikçe yine takviye kullanılmalı; ama yine aynı noktaya geliyoruz. Bu kadar önemli olduklarına ve çoğu vücutta depolanamadığına göre B vitaminlerini hergün yeterli miktarda almanın en sağlıklı ve risksiz yöntemi doğal kaynaklardan çeşitli beslenmek.







Kaynaklar