Yasal Uyarı

Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bilgi ve referanslar hiçbir surette doktor tavsiyesi yerine geçmez. Tüm sağlık problemlerinde mutlaka bir doktora başvurulmalıdır. Doktora başvurmadan kesinlikle ilaç veya başka tedavi yöntemleri kullanılmamalıdır.

Kaynak gösterilerek paylaşılan ve verilen bağlantılar (link'ler) ile ulaşılan bilgilerden kaynak sahibi sorumludur.
Sitede yer alan bilgilerin Multipl Skleroz ve diğer hastalıklar konusunda genel kabul gören tıp literatürüne uygun olduğuna dair bir iddiam yok. Bir MS hastası olarak denediğim, kısmen fayda gördüğümü düşündüğüm yardımcı tedavilerle ilgili bilgi paylaşıyorum. Dolayısıyla, her hasta benim gibi kendi sağlığı için yaptığı seçim ve uygulamalardan sorumludur.


6 Ağustos 2014 Çarşamba

Bentonit Kiliyle Detoks

Bentonit kili  birçok alanda kullanılan  doğal bir kil türü. Temeli yıllanmış volkanik kül. Yanında en çok bulunan elemente göre isimlendirilen sodyum, potasyum ve kalsiyum bentonit killeri farklı alanlarda bolca kullanılıyor. Sanayide, endüstriyel amaçlarla, sondaj çamuru, kedi kumu vs. olarak kullanılan genellikle sodyum bentonit. Terapötik amaçlar için en çok önerilen ve  yemeye de uygun olan, kalsiyum bentonit. Uzmanlar, bentonit kilinin tedavi edici özelliklerinin içinde bulunan montmorillonit mineralinden ve negatif iyonlarla yüklü olmasından kaynaklandığını düşünüyor.  Bentonit kilinin içinde bulunan bol magnezyum ve 67 adet eser element de yararını artırıyor.


Kilin tedavi amacıyla kullanılmasının izleri çok eski zamanlara dek sürülebiliyor. Milattan önce 2500 yılında Mezopotamya’da tıbbi kil kullanıldığı biliniyor. Yine milattan önce 2. yüzyılda, ünü bugüne ulaşan yunan filozof ve hekim Galen hasta ve yaralı hayvanların kendilerini iyileştirmek için kil kullandığını kaydetmiş. İbn-i Sina öğrencilerine kille tedaviyi öğretmiş. Aborijinlerden Kuzey Amerika yerlilerine kadar çok sayıda topluluğun kili ticaret ve ritüellerinin dışında gıda olarak, yara ve hastalıkların tedavisi için de kullandığı biliniyor.  Eski fransız kültürlerinde, insanlar kili dişeti hastalıkları, ülserler, döküntü, dizanteri, hemoroid, ısırıklar ve iltihaplanmış yaraların tedavisinde kullanmış.


Bentonit kilinin önde gelen faydaları :
  • Karaciğer, cilt ve kolonu temizler
  • Ağır metalleri, toksinleri, çeşitli patojenleri (parazitler, bakteri ve virüsler gibi hastalık yapıcı unsurları) bağlayarak vücuttan atılmalarını kolaylaştırır
  • Sindirim sistemindeki florayı dengeler
  • Bağışıklık sistemini kuvvetlendirir (acaba düzenler mi demeli?)
  • Besinlerin sindirimine yardımcı olur
  • Hücre ve dokuları tekrar minerallerle yükler
  • Tüm vücudu alkalize eder
  • Vücudu radyasyondan korur


20. yüzyıldaki önemli bentonit kili uygulamaları arasında, 1. dünya savaşı sırasında alman doktorların dizanteri, gıda zehirlenmesi, yaraların iltihaplanmasına karşı kil kullanmasını, dizanteriye karşı önlem almak için rus askerlerinin kumanyasına 200 gram kil konulmasını ve fransız birliklerinde hardala kil katılmasını sayabiliriz.


Bentoniti tedavi amaçlı kullanıma uygun kılan temel özelliği toksik maddeleri çekip bağlama özelliği. Negatif iyonlarla yüklü olduğu için çoğunlukla pozitif yüklü olan toksinleri çekme ve bağlama kapasitesine sahip. Bu şekilde bağlanan toksinler ve patojenler dışarı atılabiliyor. Ayrıca bentonit, dolaşımın da artmasını sağlıyormuş. Kalsiyum bentonit yemeye ve içmeye diğer bentonit türlerinden daha uygun. Mesela sodyum bentonit kili içilerek kullanılacaksa, tüketilen tuz miktarını artıracağı için kullanım miktarının sınırlanması gerekir.


Bentonit kili içerdiği mineraller sayesinde canlılarda enzim üretimini de destekliyor. Sayılan sebeplerle kalsiyum bentonite “yaşayan kil” deniyormuş.


Bentoniti rahatlıkla içeriden ve dışarıdan detoks amacıyla kullanabiliriz. Ağır metaller, diğer toksinler ve patojenler dışında temizlenmesi ve vücuttan atılması için bentonit kilinden yararlanacağımız bir şey daha var ki çok önemli: Mikotoksinler. Mikotoksinler tahıl ve baharatlara yerleşen zararlı, hatta kanserojen küflerdir. Mesela aflatoksin bir mikotoksin. Bu konuyu başka bir yazıda açalım.


Tek bir maddenin bu denli güçlü olması inanılmaz geliyor insana. “Yok artık!” dedirten de bentonit kilinin radyasyonu bile emdiği iddiası. Çernobil felaketinde reaktörde radyasyonu emmesi için bentonit kili kullanılmış. Ağır metalleri çekebilir olması bile bentonit kilini detoks için kullanmaya ikna olmak için yeterli.


Nasıl kullanmalı?


Bentonit kilinin aktif hale geçip negatif elektrik yüküyle şarj olması için ıslatılması gerekiyor.


Bentonit kilini kil banyolarında kullanabilirsiniz. Küvete doldurulan suya kattığınız kili iyice karıştırın ve suyun içinde en az 20 dakika kalın. Kille sadece ayak banyosu da yapılabilir. Ayaklar killi suyun içinde en az yirmi dakika tutulur, sonra durulanır.  Üşümeyeceğiniz durumlarda ıslatılıp krem veya macun kıvamına getirilmiş kili vücudunuza, özellikle kolaltı, boyun, kasık, dizlerin arkası  gibi lenf bezlerinin çok bulunduğu bölgelere yayıp on, yirmi dakika - dayanabildiğiniz sürece - bekletin. Sonra iyice durulanın.


Islak kille yüz maskesi de yapılır, bekletilir ve yıkanır. Kil saçta da kullanılıyor.


Böcek sokması, yaralar ve dermatolojik problemlerde ıslak kille pansuman yapmalı ve kili nemli tutmalı. Pansuman birkaç saatta bir yenilenmeli. (Özellikle dermatolojik problemler inatçıysa ve geniş bir bölgeyi etkilemişse, detoksu içten kil kullanarak destekleyebilirsiniz. )


Etkili bir yöntem de kili suyla karıştırıp içmek. Günde 30 mililitre içilmesi öneriliyor. Bentonit kilinin laksatif etkisi bu tür kullanımda akılda bulundurulmalı. Kil içilince sonrasında bol su içilmesi gerekiyor. Yukarıda kaynak olarak gösterdiğim yazıda kilin içerek kullanımı için şöyle bir program önerilmiş :


1. Kiliniz toz kilse, 2 çay kaşığı kili 250 ml suyla karıştırın ve karışımı için
2. İlk adımı 3 gün birer kez tekrarlayın
3. Üçüncü günden sonra 4 gün kil içmeyin
4. Beşinci günden sonra ilk üç gün olduğu gibi kil için
5. Sonra 3 gün kil içmeyin
Programı iki kez arka arkaya uygulayın. (Böylece 4 haftalık kil kürünü uygulamış oluyorsunuz.) Kil alırken içtiğiniz günlük su miktarını artırmayı, kilin laksatif (müshil) etkisini unutmayın.

Kilin içerek nasıl kullanılması gerektiği hakkında farklı görüşler var. Her türlü rahatsızlıkları için yıllardır kil kullanan Anjou Musafir ve Pascal Chazot, kendilerini, ailelerini ve arkadaşlarını kil kullanarak nasıl tedavi ettiklerini anlattıkları Clay Cures adlı kitaplarında kil içmek konusunda şu öneride bulunmuş : kili bir hafta - on gün kadar kullanın, 8-10 gün ara verin, tekrar içmeye başlayın. Rahatsızlığınız geçene kadar aynı düzende devam edin. Yazarlar, kitapta kil içerken ara vermeyi neden gerekli gördüklerini anlatmamışlar. Bentonit kilini aldığım kişi yıllardır hergün kil içtiğini ve bu sayede bağışıklık sisteminin çok güçlü olduğunu söylüyor. Bu konuda henüz net bir fikir edinemedim. Okumaya devam...

(Not 29/08/2015 : Geçtiğimiz aylar süresince günde 30 ml kil içtim, zaman zaman birkaç gün ara verdim. Ağır metal yükümü öncesinde ve sonrasında ölçtürmediğim için bu konuda faydalı olup olmadığını bilmiyorum. Ama önemli bir nokta farkettim : vücudumuzda bulunan demir de pozitif yük taşıdığı için içeriden kullanım sonucu bentonit kili demirinizi azaltabilir. Benim demir depolarım (ferritin) muhtemelen kili uzun süre içerek kullanmam sonucu epey düşmüş. Aynı durum vücudumuz için gerekli diğer mineraller için de geçerli olabilir. Chazot ve Musafir'in kili aralıklarla kullanmaları (içten) muhtemelen kille kaybedilen gerekli mineralleri beslenme yoluyla tekrar kazanmak için. Demir de vücudumuz için çok gerekli bir element olduğundan kili uzun süreli içme kürlerinde kullanmayı tavsiye etmiyorum. Ağır metalleri atmak için doğal şelatlayıcılar kullanabilirsiniz : soğan ve sarımsak gibi bol sülfür içeren besinler, brokoli, lahana, kıvırcık lahana (kale), kişniş, maydanoz, ALA (alpha lipoic acid).

Kilin keyfini dıştan kullanımla sürmek akıllıca görünüyor.)


Çok önemli bir nokta : Kil hazırlar veya saklarken metal kap, kaşık vs. kullanmamak lazım.


Hangi Hastalıklarda ve Durumlarda Etkili?


Bentonit kili kullanmak detoks gerektiren birçok hastalıkta tavsiye ediliyor. Özellikle içerek bentonit kili kullanmanın çok kuvvetli etkileri olduğu söyleniyor. İçeriden kil kullanmak şu durum ve rahatsızlıklarda etkiliymiş :


  • Gıda alerjileri
  • Kolit
  • Viral enfeksiyonlar
  • Parazitler
  • Artrit
  • Katarakt
  • Diyabetik nöropati
  • İshal
  • Mide ülserleri
  • Akne
  • Kansızlık


Kil banyolarının otizm hastası çocuklar üzerinde olumlu, sakinleştirici etkisi gözlenmiş.


Sivrisinek dahil çeşitli böcek ısırıkları veya arı sokması durumunda, hatta cildimizle temas ettiğinde zarar veren bitkilere dokunulduğunda etkilenen bölgeye kalın bir tabaka halinde macun kıvamında suyla karıştırılmış kil sürülüp, kilin ıslak kalması için bölgeye nemli gazlı bez veya streç film sarılması halinde bentonit kilinin enflamasyona sebep olan zehri çektiği ve şişmeyi önlediği söyleniyor. Diyorken tam… bu sabah balkonda buğday çimlerini sularken omzumu arı (balarısı) soktu. Hemen kalın bir tabaka halinde ıslak bentonit kili sürdüm. Zonklama ve acıyı hemen dindirdi. Kili gazlı bezle kapatıp gün boyu nemli tuttum. Böylece tam zamanında ilk elden kilin arı zehrine etkisi hakkında tecrübem oldu :)

zaman zaman blog'a bağlantı vermektense direkt kopyala/yapıştır yöntemiyle yazılarımı paylaşmayı daha pratik (?) bulan kişiler oluyor. Ben de arada sırada böyle selam vermeyi düşündüm herkese. Has okurlar ve çabama saygı duyan sevgili misafirler, böldüğüm için kusura bakmayın. şu yazıyı okumuş muydunuz?   ipek yavuz 

Barsak enfeksiyonları, gıda zehirlenmesi, difteri, dizanteri gibi durumlarda özellikle suya karıştırılan kalsiyum bentonit kilini içerek kullanmalı. Sanırım barsaklar düzene girene kadar uygulamaya devam etmek gerekir.


Ekzema, akne gibi dermatolojik sorunlarda etkilenen bölgeler ıslak kille kaplanmalı ve kili ıslak tutmak için ıslak bandajla kaplanmalı. Pansumanı birkaç saatte bir yenileyerek gerekirse gece boyunca yerinde bırakıp sonra kaplanan yeri yıkayabilirsiniz. Bu uygulamayı sıkıntılarınız azalana veya geçene kadar sürdürebilirsiniz.


Yaralanmalarda da yaranın. kesiğin veya ezilen bölgenin üzeri kille kaplanmalı, kili ıslak tutmak için ıslak sargı bezi kullanılmalı. Pansuman istenilen sıklıkta yenilenmeli.


Bentonit kili sipariş etmek için ilgili kişiyle şu siteden iletişime geçebilirsiniz :


Yukarıdaki tedarikçiden set olarak aldığım pakette farklı oranlarda sulandırılmış kil kutuları vardı. Yüz maskesi yapmak için, diş fırçalamak için, vücuda sürüp sonra durulamak için, ayak banyosu veya küvete doldurduğunuz suya katmak için ve içmek için…  Farklı bir kaynaktan bentonit kili alırsanız, kalsiyum bentonit kili olduğundan emin olmalısınız, özellikle içerek kullanacaksanız. Toz halde kili istediğiniz oranlarda suyla karıştırarak kullanmak lazım.


Kille diş fırçalamak, kille yüz maskesi yapmak ve banyo keyfimizi bentonit kiliyle zenginleştirmek iyi fikir. MS veya diğer birçok hastalıkta rolü olduğu düşünülen ağır metal yükünü azaltmanın zahmetsiz yolu ...


Konu hakkında daha çok bilgi için şu kitap güzel görünüyor :




kaynaklar :

Clay Cures Anjou Musafir, Pascal Chazot











13 Haziran 2014 Cuma

Hindistancevizi Yağı

Hindistancevizi yağı ile ilgili yazıyı nihayet yazabildim. Bu yazı özellikle ketonlar konusuyla ilişkili.

Hindistancevizi yağının önemini anlamak için önce yağların nasıl sınıflandırıldığına bakalım.

MCT’ler nedir ve bizim için neden önemli ?

Sıvı ve katı yağları oluşturan molekülleri, yani yağ asitlerini incelersek ...

Yağ asitleri neredeyse tamamıyla iki elementin (karbon ve hidrojen) değişik kombinasyonlarda biraraya gelmesiyle oluşuyor. Yağ asitleri, kendilerini oluşturan karbon zincirlerine her zaman çifter çifter bağlanan hidrojen atomlarının sayısına göre adlandırılıyor. Mesela “doymuş yağların” yapısındaki herbir karbon atomu bir çift hidrojene, yani bağlanabileceği maksimum sayıda hidrojen atomuna bağlanmış, hidrojene doymuş durumda. Eğer sadece bir çift hidrojen atomu eksikse, bu moleküllerin oluşturduğu yağ “tekli doymamış” yağ, birden fazla hidrojen atomu çifti eksikse, oluşan yağ “çoklu doymamış yağ” olarak adlandırılıyor.

Trigliserid denilen şey ise üç tane yağ asidinin bir gliserol molekülüyle birkleşmesi sonucu oluşuyor. Bir trigliseride kendisini oluşturan yağ asitlerinin türüne göre tekli doymamış, çoklu doymamış ya da doymuş trigliserid deniyor

Tüm katı ve sıvı yağlar (vücudumuzdaki yağlar dahil)  trigliseridlerden oluşuyor.
Yağ asitleri ve yağ asitlerinin birleşmesiyle oluşan trigliseridler, hidrojen atomlarına doymuşluklarına göre sınıflandırılabildiği gibi yağ asitlerini oluşturan karbon zincirlerinin uzunluğuna göre de sınıflandırılıyor : 13-22 karbon atomu taşıyan yağ asitleri (dolayısıyla onlardan oluşan trigliseridler) “uzun zincirli”, 6-12 karbon atomu taşıyan yağ asitleri “orta zincirli” ve 3-5 karbon atomu taşıyan yağ asitleri “kısa zincirli” yağ asidi olarak adlandırılıyor. Soframızda, yemeklerimizde kullandığımız her türlü yağ da farklı yağ asidi türlerini içerse de en fazla içerdiği yağ asidi türüne göre sınıflandırılıyor. Mesela zeytinyağı, doymuş ve çoklu doymamış yağ asitleri içerdiği halde ağırlıklı olarak tekli doymamış yağ asitlerinden oluştuğu için “tekli doymamış yağ”  olarak bilinir.

Karbon zincirlerinin uzunluğuna göre sınıflandırıldığında, diyetimizdeki yağların çoğu (%97’si) uzun zincirli yağlar. Orta zincirli ve kısa zincirli yağ tanımına uyan yağlarıysa pek tüketmiyoruz.

12 tane ve 12’nin altında karbon atomu barındıran yağ asitleri daha uzun zincirli yağ asitlerinden farklı metabolize ediliyor. Orta ve kısa zincirli trigliseridler - tüketilen karbonhidrat ve şeker miktarından bağımsız olarak - keton cisimciklerine dönüştürülüyor. Uzun zincirli trigliseridlerin keton cisimciklerine dönüştürülmesi içinse ya ketojenik diyet ya da su orucu uygulanması gerekiyor. Ketonların özellikle beyin sağlığı ve beyin gelişimi için taşıdığı önemden bir önceki yazıda bahsetmiştim.


Özetle yineleyelim :
Keton cisimciklerinin nöral yağların üretiminde; yani hem yeni nöronların yapımında hem varolan hasarlı nöronların tamirinde önemli rolü var. Ketonlar nörodejenerasyonu durdurmanın yanısıra kaybedilen fonksiyonları tamir etme yeteneğine de sahiptir.

Orta zincirli trigliseridlerin uzun zincirli trigliseridlere başka bir üstünlüğü de kan-beyin bariyerini geçebilmeleri. Uzun zincirli yağ asitleri ve trigliseridlerin aksine kan-beyin bariyerini geçebilen orta zincirli trigliseridler ketonların yanısıra beynin glukoz yerine kullanabileceği yakıtlardan. Alzheimer hastalığında beyin hücreleri glukoz metabolizmalarındaki bozukluk sebebiyle aç kalarak ölüyor. Orta zincirli trigliseridler içeren yağlar tüketmek veya başka bir yolla vücutta keton seviyesini yükseltmek, özellikle beyni etkileyen hastalıklarda hücrelerin glukoz metabolizmasını by-pass ederek, beyin hücrelerini farklı bir yoldan besliyor ve beyin hücrelerinin ölmesini engelliyor.

zaman zaman blog'a bağlantı vermektense direkt kopyala/yapıştır yöntemiyle yazılarımı paylaşmayı daha pratik (?) bulan kişiler oluyor. Ben de arada sırada böyle selam vermeyi düşündüm herkese. Has okurlar ve çabama saygı duyan sevgili misafirler, böldüğüm için kusura bakmayın. şu yazıyı okumuş muydunuz?   ipek yavuz 


Ketojenik diyet ve su orucu gibi zahmetli yollara başvurmaya gerek kalmaksızın keton üretmemizi sağlayan orta zincirli tridliseridlerin önemini - umuyorum - açıklığa kavuşturduktan sonra orta zincirli trigliseridleri hangi besinlerde bulabileceğimize bakalım.

Tükettiğimiz katı ve sıvı yağların çoğu tamamen uzun zincirli trigliseridlerden oluşuyor. Orta zincirli trigliserid kaynakları sayıca az. Bu açıdan bildiğimiz  en zengin kaynak %63’ü orta zincirli trigliseridlerden oluşan hindistancevizi yağı. Onu %53’le palmiye (hurma) çekirdeği yağı izliyor. %12’si kısa ve orta zincirli trigliseridlerden oluşan tereyağ da ilk ikisi kadar fazla olmasa da orta zincirli trigliserid içeren sınırlı besin türlerinden. Tüm memeli türlerinin sütleri beyin gelişimi için çok önemli olan ketonların üretildiği orta zincirli trigliseridlere sahip. Tahmin edeceğiniz gibi, beyninin vücuduna oranla büyüklüğü diğer memelilerden fazla olan insanın sütü orta zincirli trigliseridler açısından inek, keçi vs. sütlerinden daha zengin. Beyin gelişimi için orta zincirli trigliseridlere duyulan gereksinim de insanlarda daha fazla.  

Ayrıca, ilaç firmalarının hindistancevizi yağı ve palmiye çekirdeği yağndan  bazı orta zincirli yağ asitlerini izole ederek elde ettiği MCT yağı var. MCT yağı Alzheimer, çeşitli sindirim bozuklukları, safra kesesi hastalığı, AIDS, çocuklarda epilepsi nöbetleri gibi çeşitli hastalıklar için kullanılabiliyor. Böyle bir besin desteği Türkiye'de bulunuyor mu bilmiyorum; fakat hindistancevizi yağı - pahalı da olsa - bulunuyor. Şimdilik TheLifeCo'nun ithal ettiği hindistancevizi yağını alıyorum. Talep arttıkça yeni ithalatçı ve üreticilerin devreye girmesini, hindistancevizi yağına daha makul fiyatla ulaşabilmeyi umalım. Aldığımız yağın soğuk sıkım olmasını, ısıl ve kimyasal işlemlerden geçmemiş olmasını tercih etmek gerekiyor.

Unutmadan ketonlarla ilgili yazıdaki uyarıyı yineleyelim : Evet, ketonlar çok yararlı ve keton üretimini su orucu ya da ketojenik diyetle artırmanın özellikle nörolojik problemlerden muzdarip kişiler için faydası var. Fakat yağ metabolizmalarında nadir rastlanan genetik bozukluğu olanlar, porfiri hastaları için harcayacakları kalorinin çoğunu yağdan almaya çalışmak tehlikeli olacaktır.

Hindistancevizi Yağı

Bu yazıyı yazarken Bruce Fife’nin yazdığı Stop Alzheimer’s Now! (Alzheimer’ı şimdi durdurun) isimli kitaptan yararlandım. Bruce Fife hindistancevizinin beyne yararlı, hastalıkları iyileştirici etkilerinden bahsettiği 2-3 rafı dolduracak sayıda kitap yazmış. Coconut Cures (hindistancevizi iyileştirir), The Coconut Oil Miracle (hindistancevizi yağı mucizesi) bunlardan ikisi. Ayrıca hindistancevizi unu kullanılarak yapılan glutensiz tariflerden oluşan bir kitabı da var.

Okuduğum ve kaynak olarak kullandığım kitabında Bruce Fife, hindistancevizi yağını beyin için yenilebilecek en mükemmel gıda olarak tanımlamış. Hindistancevizinde bolca bulunan orta zincirli trigliseridler (MCT) vücutta ketonlara dönüşüyor. Ketonlar, beynin süper yakıtı.

Kitapta hindistancevizi yağının beyinle ilgili hastalıklarda kullanımına verilen ilk örnek, eşinin bilişsel yetilerinin erken yaşta yakalandığı Alzheimer hastalığının ilerlemesi yüzünden hızla zayıflamasına tanık olan Dr. Mary Newport ve kocası Steve Newport’un öyküsü. Dr.Newport, eşinin kabul edileceği bir yeni ilaç deneyi araştırıyor; ama hastalık fazla ilerlemiş olduğu için başvuruları reddediliyor. Bu deneylerden birinde, test edilen ilacın etken maddesinin hindistancevizi yağından elde edilen bir yağ asidi olduğunu farkedince, “Neden hindistancevizi kullanmıyoruz? Kaybedecek neyimiz var?” diye sormuş kendi kendine ve  eşine günde dört yemek kaşığı  hindistancevizi yağı vermeye başlamış. Bu şekilde hastalığın ilerlemesini durdurmakla kalmamış; eşinin bilişsel becerilerinin ve hafıza kaybının epeyce düzeldiğini gözlemlemiş. Birkaç haftalık kullanımdan sonra bile, Alzheimer hastalarının durumunu anlamak için yapılan ve hastalığın teşhisini izleyen ilk zamanlarda Steve Newport için moral bozucu sonuçlar vermiş olan testler tekrarlandığında hastada farkedilir iyileşme gözlenmiş.

Hindistancevizi yağının Enfeksiyonlara Karşı Etkisi

Hindistancevizi yağının içinde onbir çeşit yağ asidi bulunuyor. Hepsinin de farklı virüs, bakteri ve mantarları etkisiz hale getirebildiği biliniyor. İçinde bulunan yağ asitlerinin antibakteriyel, antiviral ve antifungal özellikleri sebebiyle hindidtancevizi yağı gıda, kozmetikler ve ilaçlarda kullanılmak üzere geniş şekilde incelenmiş. Araştırmalar, hindistancevizinde bulunan yağ asitlerinin gastrik ülserler, sinüs enfeksiyonları, idrar yolu enfeksiyonları, dişeti rahatsızlıkları, çürükler, zatürree ve diğer hastalıklarda kullanılabileceğini göstermiş. Dr. Erguiza ve çalışma arkadaşları tarafından yapılan bir araştırmaya göre, standart antibiyotik tedavisine eklenen hindistancevizi yağı toplumdan bulaşan zatürree vakalarında hastanın daha çabuk iyileşmesini sağlıyor.

Hindistancevizi yağında bulunan antimikrobiyal ve antiviral özelliklere sahip yağ asitlerinden bazıları laurik asit, miristik asit, kaprilik asit ve kaprik asit. Çoğu doymuş ve orta zincirli yağ asidi. Laurik asit, hindistancevizi yağının yarısını oluşturuyor ve yağın antibakteriyel, antiviral, antifungal etkisi en yüksek bileşeni.

Orta zincirli yağ asitleri anne sütünde de bulunuyor ve bebeğin beyin gelişimine katkılarının yanısıra, bağışıklık sistemi henüz gelişmekte olan bebeği mikrop, mantar ve virüslerden koruyor. Hindistancevizi yağındaki orta zincirli yağ asitleri birçok mikroorganizmaya karşı etkili; fakat soğukalgınlığına sebep olan rinovirüs, hepatit A ve  - neyse ki - insan bağırsağında yaşayan yararlı bakterilere karşı etkisiz.

Hindistancevizi yağının Diş ve Dişeti Enfeksiyonları Üzerindeki Etkisi

Ağzın beyne yakınlığı sebebiyle diş ve dişetlerine yerleşen bakteriler nörolojik etkilere de yol açabilir. Ağızda herhangi bir yara, enfeksiyon veya enflamasyon olduğunda, burada  üreyen bakteriler kan dolaşımıyla vücudun diğer bölgelerine taşınır. Eğer bağışıklık sistemi iyi çalışıyorsa, vücudun başka bölgelerinde yeni enfeksiyonlar oluşmayabilir. Fakat dişlerde veya dişetlerinde farkedilmeyen, tedavi edilmeden kronikleşen küçük sorunlar bile kronik enflamasyona yol açabilir. Eğer enfeksiyon sinir hücrelerini, beyni etkiler hale gelirse nörolojik dejenerasyona yol açabilir. Alzheimer ve Parkinson hastalarının beyinlerinde bulunan virüs ve bakterilerin çoğu ağız kaynaklıymış.

Çoğu insanın diş ve dişetleriyle ilgili az ya da çok problemi vardır. Farkedilir bir problemimiz olmaması da maalesef ağız sağlığımızın garantisi değil. Galiba diş ve dişeti sağlığı için günlük bakımın da ötesinde birşeyler yapmak gerekiyor.

Bruce Fife’nin ağız bakımı için yaptığı öneri hindistancevizi yağı ile “yağ çekmek” (oil pulling). Yağ çekme  çok eski, ayurvedik bir tedavi yöntemi.  Ağza alınan bir kaşık yağ (geleneksel olarak susam yağı) yirmi dakika boyunca ağızda çalkalanıyor, dişlerin arasından çekiliyor. Bu şekilde ağızda çeşitli enzimlerle karışan yağın dilden ve tükürükten vücuttaki toksinleri, dişler ve ağzın içinden de zararlı mikroorganizmaları çektiği söyleniyor. Ayurvedik inanışlara göre, yağ çekmek otuz kadar sistemik hastalığı hafifletiyor veya iyileştiriyor. Bu yöntem Batı’da yaygınlaştıkça, yağ çekmek amacıyla farklı yağlar da kullanılmış. Yağ çekmenin diğer hastalıklar ve akne gibi rahatsızlıklar üzerindeki etkisini denemeden veya bu konuda araştırmalar yapılmadan bilemeyiz; fakat içindeki antimikrobiyal, antiviral ve antifungal yağ asitlerinin varlığı düşünülünce ağız sağlığı için “oil pulling” amacıyla kullanılacak en etkili yağ hindistancevizi yağı gibi görünüyor. Hergün aç karnına 1-3 defa 20’şer dakikalık seanslar halinde yağ çekilebilir. Yağ incelip beyazlaşınca yağı tükürme vakti gelmiş demektir. Çekilen yağ zararlı mikroorganizmalarla ve toksinlerle dolu olacağı için yutmamak lazım. Gargara yapmak da tavsiye edilmiyor. En iyisi yağı çöp tenekesine tükürmek; çünkü lavaboyu zamanla tıkayabilir. Uygulamaya alışmak için yağ çekme süresini başlangıçta 5 dakikada  tutup zamanla artırabiliriz.


Hindistancevizi yağının Çevresel Toksinler Karşısında Etkisi

Günümüzde hepimiz çok sayıda kimyasalla karşılaşıyoruz. Hazır gıdalardaki katkı ve boya maddeleri, bitkisel ve hayvansal gıdalara bulaşmış olan antibiyotikler, hormonlar ve böcek ilaçları, evde ve kişisel temizlik için kullanılan temizlik maddeleri, kozmetikler ve ilaçlarda bulunan kimyasallar, hava kirliliğine neden olan toksik maddeler hayat boyu vücudumuzda biriken toksinlerin bazıları. Toksinlerle karşılaşma anne karnında başlıyor ve bebek emzirilirken de devam ediyor.

Toplumda kanser, Alzheimer ve diğer kronik hastalıklara rastlanma sıklığının özellikle 20. yüzyılda artmış ve bugün de artıyor olması kısmen maruz kalınan çevresel toksinlere bağlanabilir. Çevremizden ve hayatımızdan toksinleri temizlemek belli ki mümkün olmayacak; bu yoldaki çabalarımız yetersiz kalmaya mahkum. Bazı yiyeceklerin vücudumuzda biriken çevresel toksinleri toplama, nötralize etme ve vücuttan atılmalarına yardımcı olma kapasitesine sahip olduğu söyleniyor. Çevremizin yeterince temizlenmesini sağlayamasak da, diyetimize bu gıdaları katarak vücudumuzu bir miktar detoksifiye edebiliriz. Hindistancevizi yağı da çeşitli kimyasalları etkisiz hale getirebilen bir besin.

Hindistancevizi yağı, antioksidan, anti-enflamatuar ve bağışıklık sistemini kuvvetlendiren etkilerinin yanısıra tüm vücutta oksijen dolaşımını artırıyor.

Hayvan deneylerinde en yüksek oranda  hindistancevizi yağında bulunan orta zincirli trigliserdlerin hayvanları çeşitli kanserojen maddelerden koruduğu gösterilmiş.

Tahılları, özellikle mısırı etkileyen kanserojen mantarlardan, aflatoksinlerden bahsedildiğini duymuşsunuzdur. Aflatoksinler de  hindistancevizi yağının üzerinde etkili olduğu tahmin edilen toksik organizmalar arasında. Türk mutfağında bolca tahıl (özellikle buğday) kullanılması  diyetimize hindistancevizi yağı katmak için bir sebep daha veriyor bize.

Dış kaynaklı toksinlerden etkilendiğimiz gibi vücudumuzda bulunan bakterilerin zararlı atıklarından da (endotoksinler) etkileniyoruz. Hindistancevizi yağının endotoksinler üzerindeki etkisi de hayvan deneyleriyle gösterilmiş.

Hindistancevizi yağının Tip II Diyabette Etkisi

Hindistancevizi yağı, en başta birçok hastalığa zemin hazırlayan insülin direncini kırmakta yardımcı. Araştırmalar,  orta zincirli yağ asitlerinin insülin direncini ve diyabet semptomlarını hafifletmekte etkili olduğunu gösteriyor.

Yemeklerle yenen (veya yiyeceklere eklenen) yağ - özellikle hindistancevizi yağı - şekerin kana daha yavaş karışmasını sağlıyor. Yemeklerle birlikte, yemeklerden hemen sonra veya öğün aralarında alınan hindistancevizi yağı kan şekerinin çok yükselmesini önlüyor.

Stop Alzheimer’s Now’da verilen tip II diyabet hastası tanıklıklarına göre hindistancevizi yağı kan şekerini düzenlemede yardımcı; hatta insülin iğnesi ihtiyacını bile azaltabiliyor. Bu tanıklıklara dayanarak şu da iddia ediliyor : hindistancevizi yağı sadece kan şekerini düzenlemekle kalmıyor; insülin direncinin vermiş olduğu zararların da geri çevrilmesini sağlayabiliyor.

Diyabet hastalığı sinir harabiyetine neden oluyor. Tüm vücuttaki sinirlerin diyabet yüzünden dejenere olmasına “diyabetik nöropati” deniyor. Sinir harabiyeti genellikle el ve ayaklarda ağrı veya his kaybı şeklinde ortaya çıkıyor. Diğer belirtiler arasında sindirim sistemi bozuklukları, kas zayıflığı veya krampları, mesane problemleri, baş dönmesi, konuşma ve görmeyle ile ilgili sorunlar sayılabilir.

Nöropatiye genellikle dolaşım bozuklukları da eşlik ediyor. Özellikle el ve ayaklarda dolaşımın kötüleşmesi, his kaybıyla birleşince kangren ve uzuvların kesilmesi gibi sonuçlara yol açabiliyor. Hindistancevizi  yağı dolaşımı iyileştiriyor; el ve ayaklardaki sinir harabiyetini durdurarak geri çeviriyor. Hindistancevizi yağının sinirler üzerindeki tamir edici etkisini beyinde ve diğer sinir hücrelerinde de gösterebileceğini ummak herhalde yanlış olmaz.  (Burada özellikle diyabet hastalarına ve hasta yakınlarına HBOT - Hiperbarik Oksijen terapisinin pozitif etkilerini hatırlatmak istiyorum.)

Hindistancevizi yağı kullanmak, Alzheimer, Parkinson, ALS (Lou Gehrig hastalığı), multipl skleroz, Huntington, bunama ve diğer nörodejeneratif hastalıklar için denenebilecek, umut vadeden bir yöntem. Gözümüzün önündeki bu doğal ve muhtemelen etkili çözümü birkaç araştırmacı ve bir ilaç üreticisi firma dışında tıp dünyasının farketmemiş olmasını şaşırtıcı bulan Dr.Julian Whitaker şöyle demiş :”Artık Alzheimer hastalığı, Parkinson, bunama, MS, ALS ve diğer nörodejeneratif rahatsızlıkları olan tüm hastalarıma keton terapisini tavsiye ediyorum. Down sendromu, otizm ve diyabetli kişiler için de faydalı olacağını ileri sürmek için kanıt var.”

Hindistancevizi yağı gün içinde birkaç doza bölünerek tüketilirse, kandaki keton düzeyi düşürülmeden korunmuş olur. Bu arada karbonhidrat tüketimini kısıtlayabilirseniz ketojenik diyete yaklaşmış olursunuz. Bruce Fife nörodejeneratif hastalıklarda günde üç kez hindistancevizi yağı alınmasını öneriyor. İki kaşık sabah - yani vücutta keton seviyesinin en düşük olduğu zaman -, 1 veya 2 kaşık öğlen ve 1 - 2 kaşık akşam öğünüyle olmak üzere toplam beş kaşık. Yağın yiyeceklerle beraber alınmasını öneriyor. Hinditancevizi yağı istenirse pişirme yağı olarak, yiyeceklerin hazırlanmasında da kullanılabilir.  

Bruce Fife, ölçü olarak verdiği yemek kaşığının klasik yemek kaşığı değil, 15 mililitrelik bir ölçü olduğunu da eklemiş. Ayrıca sadece sayılan hastalıklardan muzdarip kişilere değil, bu tip hastalıklar birden ortaya çıkmadığı, bazen ilk belirtileri verene dek beyne büyük hasar vermiş olabileceği için nörodejeneratif hastalıklardan korunma amacıyla da hindistancevizi yağı kullanmayı öneriyor.

Hindistancevizi yağı 24,5 santigrat derecenin üstünde sıvı, altındaysa katı halde bulunur. Dengeli, kolay bozulmayan bir yağ olduğu için buzdolabında saklamaya gerek yok ve pişirme yağı olarak ocakta, fırında rahatlıkla kullanılabilir.




kaynaklar :

Stop Alzheimer’s Now! Bruce Fife



5 Nisan 2014 Cumartesi

Ketonlar ve Kolesterolün Faydaları

“... sinir sisteminde, sinir iletisini sağlayan 
hücre zarlarında kolesterol azalması sonucu 
myastaenia gravis, multipl skleroz (MS) ve 
amyotropic lateral sclerosis (ALS)’e benzer 
nörolojik klinik belirtiler ortaya çıktığı birçok 
çalışmada gösterilmiştir.” (eh, epigraf kullanmak
da zevkli bir şeymiş!) 
Prof. Dr. Canan E. Karatay, Karatay Diyetiyle Yaşam Boyu Sağlık



Kolesterolüm hep düşüktü. Bunun iyi birşey olduğunu sanırdım. Kolesterol ve yağlar üzerine biraz okuyuncaya kadar… Meğer ne kadar gerekli ve faydalı şeylermiş. 

Kolesterol Yararlı ve Gereklidir

“Kolesterol her ne kadar kan yağları gibi algılanıyorsa da, yağ değildir! Kolesterol bir steroiddir.
Steroidler, kortizon diye adlandırdığımız antienflamatuvar (iltihapla savaşan, yangı önleyici) maddelerdir.”   Prof. Karatay - Karatay Diyetiyle Yaşam Boyu Sağlık

“... Kolesterol tüm hayati hormonlarımızın üretildiği ana ve temel bir hormondur. Yaşamımız için olmazsa olmaz bir maddedir. Kolesterol vücudumuzun ürettiği en doğal ve en güçlü bir antioksidan ve bakterisit ve virüsittir (bakteri ve virüsleri öldürmektedir). Sinir sistemimiz ve beynimizin %80’i kolesterolden oluşmuştur.”     Prof. Dr.Canan Karatay - Kolesterol Gerçeği (U. Ravnskov) kitabına önsöz

Kolesterol hücrelerimizi oluşturan temel yapıtaşlarındandır. Herbir hücremizin, hatta hücrelerin içindeki organellerin zarları kolesterol olmadan yapılamaz. Kolesterolün birçok görevi arasında dokularda tamirat yapmak var. Ayrıca birçok hormonun temeli kolesterol. Güneş ışığı deri hücrelerimizdeki kolesterolle etkileşerek yine çok önemli olan, vücutta birçok görevi olan D vitamininin sentezlenmesini sağlıyor. Güçlü kemikler ve kemik erimesinden korunmak için yine kolesterole ihtiyaç var. Ayrıca kolesterol bağışıklık sistemi için elzem bir madde. Kolesterol düşüklüğü akkan hücrelerinin daha az üretilmesine, bundan dolayı vücudun enfeksiyonlar, toksinler ve kanser hücreleri karşısında zayıf düşmesine sebep oluyor.

Kolesterolümüzün büyük kısmını genetik mirasımızın belirlediği sınırlar içinde karaciğerimiz üretiyor. Çok gerekli bir madde olduğu için, günde 2,5 mg kadar kolesterol üretiliyor (ref : Prof. Dr. Canan Karatay). Vücutta yeterli kolesterol olmadığında kolesterol üretimi daha fazla, yeterince kolesterol bulunuyorsa kolesterol üretimi daha az yapılıyor. Tükettiğimiz yağların direk kolesterole çevrildiğini sanmayalım. Kolesterol üretimi gerektiğinde sadece yağlar kullanılarak değil, şeker kullanılarak bile yapılabiliyor.

Kolesterolün aslında ne denli gerekli ve faydalı olduğununu anlamak için anne sütünün çoğunun (bebeğin aldığı kalorinin %50-60'ı) yağ ve kolesterolden oluştuğunu bilmek yeterli. Ayrıca, zararlı olmadığına ikna olmak için de en başta sağlıklı insan vücudunun kendine zarar verecek maddeler üretmeyeceğini düşünmek lazım. Serbest radikaller gibi vücudun metabolik faaliyetleri sonucu üretilen zararlı yan ürünler olabilir; fakat bunlar düzgün beslenerek, A, C, E vitaminleri gibi doğal antioksidanlarla bertaraf edilir. Neyse, konuyu dağıtmayayım. Kolesterolü vücudumuz çok önemli ve gerekli olduğu için üretiyor. Yine Prof. Karatay'ın belirttiği gibi iyi kolesterol - kötü kolesterol ayrımı doğru değil. Kötü kolesterol diye birşey yok!

Doymuş yağ tüketiminin kalp damarlarında plak oluşumuna ve damar sertliğine sebep olduğu, böylelikle kalp krizi riskini artırdığı 1950’lerden beri söyleniyor. Özellikle hayvansal yağlardan (tereyağ, içyağı vs.) uzak durulması konusundaki tavsiyeler kolesterol hpotezine dayalı beyin yıkama harekatının parçası olarak her türlü medyada karşımıza çıkıyor. Sütü, peyniri az yağlı tüketmek, et yendiği zaman az yağlı kısımlarını tercih etmek gerektiği de. Aslında kolesterolün %80’i vücut tarafından yapılıyor. Kolesterolü diyetle düşürmek de, yükseltmek de zor.

Son zamanlarda ateroskleroza (damar sertliği) kolesterolün sebep olduğu hipotezi yerine aterosklerozun enflamasyon sonucu geliştiği ve kolesterolün olay mahalinde - bağışıklık sisteminin önemli bir parçası olarak - tamir amacıyla bulunduğu görüşleri tıpta ağırlık kazanıyor; fakat tabii kolesterol ilacı üreticilerinin kolesterol hipotezi üzerine yaptıkları yayın tam gaz devam ediyor.

Vücut kütlesinin %2’sini oluşturan beyin, vücuttaki toplam kolesterolün %25’ine sahip. Nöronların (ve tabii myelin kılıfları dahil tüm hücrelerin) yapımı ve tamiri için ihtiyaç duyduğu kolesterol miktarı o denli fazla ki beyinde de kolesterol üretiliyor.

Kolesterol düzeyini ilaçlarla genetik yapımıza uygun düzeyin altına çekmek kötü sonuçlar doğurabilir. Kolesterol eksikliği en başta kolesterol ihtiyacı en yüksek organ olan beyne, nörolojik faaliyetlere zarar verir. Görülen zarar davranışsal olabilir; bilişsel ve motor sinirler etkilenebilir. Sinirlilik, şiddet ve intihar eğiliminden başka statin (kolesterol düşürücü) kullanımıyla tetiklendiği belirtilen ALS (Lou Gehrig hastalığı) vakaları da çok. Kolesterol düşüklüğü bağışıklık sistemini zayıflatarak virüs ve bakteri saldırılarına karşı direnci de azaltıyor.

Kolesterolün zararları konulu yorum ve haberlerin mantıklı bir dayanağı olmadığına ikna olmak için kolesterol ilacı (statin) kullanan ve hafıza kaybı gibi yan etkiler yaşayan Dr. Duane Graveline’ın kendi deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı Lipitor - Stealer of Memory (lipitor - hafıza hırsızı) kitabı veya Dr. Kendrink’ten The Great Cholestrol Con okunabilir. Türkçe kaynak olarak Uffe Ravnskov’dan Kolesterol Gerçeği, Prof. Canan Karatay’ın Karatay Diyetiyle Yaşam Boyu Sağlık kitabından kolesterol ve yağlarla ilgili bölümler konuyu gayet açık anlatıyor.

FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi) nihayet şubat 2012’de, kolesterol ilaçlarının hafıza kaybı, unutkanlık, şeker hastalığı, adale ve eklem ağrıları ve zihin bulanıklığı gibi yan etkilerinin ilaç kutularına yazılmasını zorunlu kılmış. (ref : Kolesterol Gerçeği - Uffe Ravnskov) En başta kolesterolün düşürülmesinin yaygın bir uygulama olmaktan çıkarılması gerekir; ama bu da bir başlangıçtır diyelim. Nörolojik hastalıklarda doymuş yağların, yükseltilen kolesterol düzeylerinin öneminin anlaşılmasına daha zaman var anlaşılan.

MS yaş itibarıyla daha çok gençlikte ve ortayaşlarda ortaya çıkıyor. Kolesterol yüksekliği korkuları ve statin kullanımından çoğumuz uzağız. Fakat bu bilgileri diyetimizdeki yağ miktarını artırmaktan korkmayalım diye yazdım.

Yağ oranı çok yüksek diyetler Tatarlar ve Yakutlar gibi Sibirya’nın yerli halkları, eskimolar, bazı kızılderili boyları, Masailer tarafından çok uzun zaman uygarlıkla gelen hastalıklardan (diyabet, kalp hastalıkları, bunama, kanser vs.) onları uzak tutarak sürdürülmüş. Günümüzde bile, çok yağlı geleneksel diyetlerine devam eden topluluklar Batı’da çok yaygınlaşan dejeneratif hastalıklardan etkilenmiyor.


Bir de Ketonlar var

Vücudumuz enerji ihtiyacını karşılamak için normalde glükoz yakar. Daha önce konu ettiğimiz su orucu ( http://ms-alternatif-terapi.blogspot.com.tr/2012/12/su-orucu-sifa-orucu.html ) sırasında glükoz içeren veya kolayca glükoza çevrilecek gıdalar tüketilmediği zaman, vücut kendi yağlarını “ketosis” işlemiyle enerjiye çevirir. Yağların bir kısmı karaciğer tarafından suda çözünebilen keton cisimciklerine dönüştürülür. Beynin enerji ihtiyacını glükoz gibi ketonlar da karşılayabilir. Ketonlar glükozdan daha verimli ve konsantre enerji kaynaklarıdır. Ketonların bilinen yararlarını listeledikten sonra keton elde etmenin diğer bir yolu olan ketojenik diyeti anlatacağım.

Ketonların Yararları
(alıntı :  Stop Alzheimer’s Now! Bruce Fife)

Aşağıda ketonlarla ve düşük karbonhidratlı ketojenik diyetlerle ilgili görülen belgelenmiş bazı faydalar var :

* Vücutta karaciğer dışında tüm organlar tarafından kullanılabilen yüksek potansiyelli bir alternatif enerji kaynağı sağlar
* Serebral oksijen yetmezliğine karşı korur ve hayatta kalma ihtimalini artırır
* Yıkıcı serbest radikallerin oluşumunu azaltır
* Beyinde ve tüm vücuttaki enflamasyonu (iltihabı) yatıştırır
* Beyin hücrelerini kimyasal toksinlerden korur
* Tedavisi zor, ilaca cevap vermeyenler de dahil olmak üzere epileptik (epilepsi = sara) nöbetlere karşı korur
* İnfantil (bebek ve çocuklarda görülen) spazmlara karşı korur
* Narkolepsiye (uyku hastalığı) karşı korur
* Otizm belirtilerini hafifletir
* Migren ağrılarını önler
* Antidepresan etki gösterir
* Beyni fiziksel travmanın yolaçtığı hasardan korur
* Alzheimer, Parkinson, Huntington ve ALS dahil nörodejeneratif hastalıklara karşı korur
* Hipoglisemi belirtilerinden korur
* Yeni nöronların sentezlenebileceği tabakayı yapar
* Diyabete karşı korur. Karaciğerin glükoz ürettiği glükoz miktarını azaltır ve insülin üretimini artırır; böylece kan şeker düzeyinin kontrolünü ve karbonhidrat toleransını artırır
* İnsülinin geçici metabolik etkilerini taklit ederek insülin direncinin etkilerini hafifletir
* Kanserden, özellikle beyin kanserinden korur
*  Bir yandan daha az oksijen kullanırken verimini ve gücünü artırarak kalbin faaliyetlerini destekler. Ketonlar kalbin hidrolik verimini glükoza kıyasla yüzde yirmibeş artırır
*  İnme sonucu oluşan beyin hasarına karşı korur
*  Strese karşı hücresel direnci artırır ve ameliyat sonrası iyileşme sürecini geliştirir
* Polikistik over sendromundan korur
* Döllenme için önemli olan sperm canlılığı ve hareketliliğini artırır
* Kilo kontrolü ve obezite tedavisi için yardımcıdır
* İltihabı yatıştırma ve oksijen kullanımını artırma kabiliyeti sayesinde neredeyse tüm hastalıkların zararlı etkilerini azaltmakta yardımcı olabilir
* Genel sağlığı iyileştirir ve ömrü uzatır

Ketonların kansere karşı çok güçlü etkileri olduğu gösterilmiş. Unutmamalı ki kanser hücreleri enerji için şekere  (glükoza) bağımlıdır ve kanda glükoz yerine keton bulunduğu zaman kanser hücreleri aç kalır. Ketonların kansere karşı etkili olmasının ikinci sebebi ketonların tüm vücuda oksijen dağıtımını artırmaları ve kanser hücrelerinin iyi oksijenlenmiş ortamlarda yaşayamamaları.

Potansiyel olarak, keton tedavisinin  en etkili sonuçları beyni ilgilendiren hastalıklarda vermesi çok muhtemel. Ketonların en önemli etkilerinden biri dolaşımı desteklemeleri ve beyne sağlanan oksijen miktarını artırmalarıdır.

Keton cisimciklerinin nöral yağların üretiminde; yani hem yeni nöronların yapımında hem varolan hasarlı nöronların tamirinde önemli rolü var. Ketonlar nörodejenerasyonu durdurmanın yanısıra kaybedilen fonksiyonları tamir etme yeteneğine de sahiptir. Parkinson, Alzheimer, MS, ALS gibi hastalıklar hep ilerleyici hastalıklar. Durdurulup verdikleri zararın geri döndürülebilir olması ihtimali çok heyecan verici.

Ketojenik Diyet

Su orucu dışında keton elde etmenin etkili yolu ketojenik diyet uygulamaktır. Ketojenik diyette kalorilerin çoğu yağdan alınır. Karbonhidrat (tahıl, meyveler dahil nişastalı, şekerli her türlü gıda) tüketimi iyice kısıtlanır. Tüketilen protein miktarı çok düşüktür.

Ketojenik diyet, 20. yüzyıl başlarında birçok hastalıkta kullanılan popüler bir tedavi yöntemi olan su orucunun faydalı terapötik etkilerinin gözlenmesi sonucu keşfedilmiş. Birçok tedavisi zor hastalığın yanısıra epilepside (sara)  de uzun süreli su oruçlarının faydalı olduğu görülmüş. 18 - 25 günlük bir oruçtan sonra hastaların bir kısmı ömür boyu sara nöbeti geçirmiyormuş. Çocuk yaştaki hastaların %18’i daimi olarak nöbetlerden kurtuluyormuş. Geri kalan hastaların çoğunda bir-iki yıllık nöbetsiz bir dönemden sonra nöbetler tekrar başladığında orucu tekrar etmek yine nöbetleri durduruyormuş; fakat belirsiz bir süre için. Bu tedavi şekli uygulamada birçok hastaya  zor geldiği için su orucunun metabolik ve terapötik etkilerini hastaların yeterli besini alabileceği şekilde taklit etmenin yolu araştırılmış. Ketojenik diyet böyle keşfedilmiş.

Ketojenik diyette yüksek oranda yağ, yeterince protein ve çok az karbonhidrat tüketilir; asla şeker (şeker, bal, pekmez, meyve suyu vs.) tüketilmez. Klasik ketojenik diyette tüketilen yağın diğer besinlere ağırlık olarak oranı  4:1, çocuklar ve ergenler için 3:1 ‘dir. Yağın gramında 9 kalori, protein ve karbonhidratın gramında 4’er kalori olduğundan yola çıkarak ketojenik diyette alınan kalorilerin %90’ının yağdan alındığı söylenebilir. Bu diyette karbonhidrat tüketimi günde 10-15 gramı geçmemeli, fazla karbonhidratlı gıdalar (ekmek, makarna, mısır, muz, patates, bezelye gibi) tüketilmemeli. Orijinal diyette her öğünde 4:1 oranı korunmalı. Hasta, perhizi dışında ekstra yiyecekler yememeli

Ketojenik diyetin klinik kullanımı 1920’lerde başlamış. Daha çok sara hastalarında başarıyla uygulanmış. Özellikle çocuk hastalarda bu tedavi şekli çok başarılı olmuş. Epilepsi hastalarında  nöbetlerin azaltılması veya bertaraf edilmesinin yanısıra, hastaların davranış ve uyku durumlarnda da düzelmeler görülmüş. Uzun süre ketojenik diyet uygulamanın güvenilirliği ve etkinliği özellikle Johns Hopkins üniversitesinin araştırmasıyla kanıtlanmış.

Uyarı : Ketojenik diyet, porfiri veya yağ asidi metabolizmasında nadir rastlanan başka genetik bozuklukları olan kişiler için uygun değildir; hatta tehlikelidir.


Bu kadar çok yağ yemek zararlı değil mi?

Yıllardır çok yağlı diyetlerin kolesterolü yükselttiği, bunun da kalp damarlarında plaklar oluşmasına, böylece kalp krizi riskinin artmasına sebep olduğu söylenegeldi. Aslında, yanlış bir çıkarsamayla insanlara kolesterollerinin diyetlerindeki yağ miktarı yüzünden yükseldiği söyleniyor; çok zararlı kolesterol ilaçları (statinler) reçete ediliyor. Öncelikle margarinler gibi doğallıktan uzak yağları ayrı tutalım. Bunlar doymamış bitkisel yağların hidrojenize edilmesiyle oluşturulmuş gerçekten zararlı yağlar. Kanola yağı (canadian oil = canola) gibi endüstriyel ürünlerden ve hatta ayçiçek yağı, mısırözü yağı gibi raf ömürlerini uzatmak için işlenmiş ve omega6 yüzdesi çok fazla rafine yağlardan da kaçınmalıyız. Doğal yağlar (hayvansal yağlar da dahil) diyetimizin parçası olmalı.

Kolesterol öcü değil, yararlı; kısaca bahsettiğimiz gibi vücudumuzun, özellikle sinir sistemimizin vazgeçilmezi.. Elli küsur yıldır kolesterolün zararlı olduğu, düşürülmesi gerektiği ve fazlasının kalp krizine  yol açtığı miti öyle başarıyla işlenmiş ki tersine inanmak çok zor. Bu yolda araştırmalarda ulaşılan önemsiz sonuçları abartmaktan, önemli araştırmaları görmezden gelmeye ve istatistikleri  kolesterol hipotezini destekleyecek şekilde çarpıtarak kullanmaya kadar her türlü kirli yöntem uygulanagelmiş. Amerikan kardiyololoji tarihinin çok önemli ismi Dr. Dudley White kalp hastalıkları konusunda kolesterol hipotezine hiç inanmamış. Ona göre konuya tarihsel açıdan bakıldığında doymuş yağ tüketimi iddia edildiği gibi artarak kalp hastalıklarına sebep olmuş değil. Kalp krizinin çok ender rastlandığı 1920’lerden bu yana artan insanların tükettiği doğal doymuş yağ miktarı değil - bu miktar aşağı yukarı aynı kalmış - hidrojenize trans yağ miktarı. Yıllar içinde hızla artan kalp krizi ve kalp krizinden ölüm sayısıyla artan trans yağ tüketimi arasında bir bağlantı kurulabilir ancak. Tereyağ, hayvansal başka yağlar ve diğer doğal yağlar (hindistancevizi yağı, zeytinyağı vs.) masum.

Diyetimizdeki yağ oranını artırmak için et (kuzu, ekolojik tavuk vs.) tüketimimizi artırabiliriz; alerjimiz yoksa yumurta tüketebiliriz. Yumurtanın beyazı sarısına nazaran daha etkili bir alerjen olduğu için yumurtaya alerjiniz olduğunu düşünüyorsanız, bir süre sadece sarısını yemeyi deneyebilirsiniz. Belki sarısına alerjiniz yoktur. Ayrıca karbonhidratlardan aldığımız kaloriyi de düşürmeliyiz. Tahıl, patates vs. tüketimimizi çok sınırlayalım; hatta mümkünse bazı yüksek karbonhidratlı gıdaları diyetimizden çıkartalım. 

Şu ara, yağ tüketimimi artırmak için ve başka yararlarından dolayı günde bir yemek kaşığı çörekotu yağı alıyorum; avokadoyu ihmal etmiyorum. Fındık, kaju, ceviz gibi yağlı tohumlar uzun zamandır temel gıdalarımdan. Hindistancevizi yağının faydalı etkilerini anlatan bir kitaptan çok etkilenerek hindistancevizi yağı tüketmeye de başladım. Henüz, bu yağ oranı artmış perhizin başlarındayım. Bir fark görebilecek miyim, bilmiyorum; ama bir sonraki yazımız hindistancevizi yağı üzerine olacak. Bu çok özel yağ hakkında öğrendiklerimi anlatmalıyım.


Kaynaklar :


Stop Alzheimer’s Now!  - Bruce Fife
Kolesterol Gerçeği - Uffe Ravnskov
Karatay Diyetiyle Yaşam Boyu Sağlık - Prof. Dr. Canan Karatay

wikipedia.org ketone bodies, ketogenic diet başlıkları