Yasal Uyarı

Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bilgi ve referanslar hiçbir surette doktor tavsiyesi yerine geçmez. Tüm sağlık problemlerinde mutlaka bir doktora başvurulmalıdır. Doktora başvurmadan kesinlikle ilaç veya başka tedavi yöntemleri kullanılmamalıdır.

Kaynak gösterilerek paylaşılan ve verilen bağlantılar (link'ler) ile ulaşılan bilgilerden kaynak sahibi sorumludur.
Sitede yer alan bilgilerin Multipl Skleroz ve diğer hastalıklar konusunda genel kabul gören tıp literatürüne uygun olduğuna dair bir iddiam yok. Bir MS hastası olarak denediğim, kısmen fayda gördüğümü düşündüğüm yardımcı tedavilerle ilgili bilgi paylaşıyorum. Dolayısıyla, her hasta benim gibi kendi sağlığı için yaptığı seçim ve uygulamalardan sorumludur.


4 Mart 2013 Pazartesi

Gıdalardaki Katkı Maddeleri

Gıda katkı maddeleri çok eskiden beri saklanacak gıdaların dayanıklılığını artırmak, onları bozunmadan koruyup taze kalmalarını sağlamak için kullanılmış. Sorun, nüfus artışı ve endüstrileşmeyle gıdanın giderek seri üretilen bir ürüne dönüşmesi; işlenip hazırlanması sürecinde içine katılan kimyasal maddeler ve GDO'lu ürünlerle artık sağlığımızı bozar hale gelmesi.

Birkaç yüzyıl önce bilinmeyen hastalıkların şimdi salgın hastalık gibi yayılmasının suçunu genlerimize atamayız; çünkü genetik değişiklikler birkaç kuşak içinde oluşmaz. Kısa sürede kurban sayısı bu kadar hızlı artan kronik hastalıklar, sorumlu olarak maruz kaldığımız çevresel faktörleri işaret ediyor. Batı tipi beslenme ilk şüphelenmemiz gereken sağlık bozucu unsurlardan biri. İngiltere’ye göç etmiş Hindistan kökenli ailelerde son kuşaklarda kronik hastalıklara yakalanma oranı diğer İngilizlerle aynıyken, Batı tipi beslenmeye pek kapılmayan, geleneksel beslenme tarzlarından uzaklaşmayan eski kuşaklarda bu hastalıklara rastlanma oranı düşük. Batı tipi beslenmeden, fast food’dan, market arabalarını dolduran hazır yiyeceklerden bahsedip şimdinin gıda katkı maddelerinden bahsetmemek olmaz.

Avrupa Birliğinin sitesinde gıda katkı maddesi olarak tanımlananlar aşağıdakiler.

  • Gıdalara renk veren veya renklerini yeniden canlandırmak için kullanılan maddeler
  • Gıdaları tatlandırmak için kullanılan tatlandırıcılar veya masa üstü tatlandırıcılar
  • Mikroorganizmalar tarafından bozulmalarını engelleyerek gıdaların raf ömrünü uzatan koruyucular
  • Oksidasyona (örn. yağın acılaşması, renk değişiklikleri) karşı koruyarak gıdaların raf ömrünü uzatan antioksidanlar
  • Yiyeceklerin fizik ve kimyasal durumlarını korumaya yarayan stabilizörler (kıvam artırıcılar)
  • Yiyeceklerdeki su ve yağ karışımını muhafaza etmek için kullanılan emülgatörler

Son ürüne katılan boya, vitamin, stabilizör vesaireden bahsettik. Katkı maddeleri gıdanın üretimi, işlenmesi, hazırlanması, paketlenmesi aşamalarında veya saklanmasını, nakliyesini kolaylaştırmak için ürüne katılıyor. Cazibeyi artırmak ve raf ömrünü uzatmak çok önemli hedefler. Katkı maddelerini düzenlerken bu aşamalarda kullanılan her maddenin hesaba katılması gerekiyor. Avrupa Topluluğunun hazırladığı izin verilen maddeler listesinde 250’nin üstünde katkı maddesi bulunuyor.

Avrupa ülkelerinde, 2009’da kabul edilen katkı maddeleri listesine göre yapılıyor kontroller. Çoğu madde tekrar değerlendirme altında. Özellikle aspartam hakkında son zamanlarda gözardı edilemeyecek denli artan sağlıksız olduğuna dair veriler dikkate alınır herhalde. Burada bir sorun kimi katkı gruplarında yeni düzenlemeler için 2020’ye uzanan sürelerin öngörülmesi. Herhalde eldeki stokları bitirmeye çalışıyorlar!
 
Bir sorunumuz da şu : Türkiye bir Avrupa ülkesi değil. Orada bile (tüketiciler daha bilinçli olduğu için söylüyorum) kazanç sağlığın önüne geçerken, sağlığa gerekli özen gösterilmezken, gıdalarımızın üretilmesi ve denetlenmesi konusunda ülkemizde akılcı kurallar konulacağını farzedersek bu kurallara uyup uymadıkları konusunda firmaların usulünce denetleneceğini ummak herhalde gerçekçi olmaz.

İşte kontrolü ele almamız gereken bir konu daha. En iyisi işlemden geçmiş herhangi bir gıda tüketmemeye çalışmak. Mümkün olduğunca mevsiminde ekolojik olarak üretilmiş taze sebze meyveler yemek. Hazır konserve gibi ne tür işlemlerden geçtiğini bilmediğimiz hazır gıdaları tüketmemek. GDO’lu mısır şurubu ucuz olduğu için fruktoz şurubu adı altında hazır çorbadan ketçaba, bisküviden çikolataya çoğu hazır gıdaya girmiş durumda. Ona olanca potansiyel zararıyla aspartam ve diğer tatlandırıcılar eşlik ediyor.

Bu sefer işin kolayına kaçtım. Baktım, www.foodmatters.tv en zararlı 10 gıda katkı maddesini sıralamış ve o maddelerin çoğu da benim üzerine yazmak istediğim maddeler. Aşağıda foodmatters.tv’nin en zararlı gördüğü onlu; açıklamaları siteden alıntıladım :

1. Yapay tatlandırıcılar

Nutrasweet adıyla da bilinen aspartam (E951), paketinde diyet veya şekersiz ibaresi bulunan gıdalara katılmıştır. Aspartamın kanserojen olduğu düşünülüyor ve hakkındaki zararlı etki raporu sayısı diğer tüm gıda katkıları hakkındaki raporların toplamından fazla. Aspartam aynı zamanda bir nörotoksin. Zekayı ve hafızayı kötü etkilediği bilinen bu toksik tatlandırıcı, beyin tümörleri, lenfoma, diyabet, multipl skleroz, Parkinson, Alzheimer, fibromiyalji, kronik yorgunluk, nöbet, kusma gibi hastalık ve rahatsızlıklara yol açabilir. Ayrıca migren, depresyon, endişe atakları, zihin karışıklığı gibi rahatsızlıklar da aspartamın yol açabileceği geniş sağlık problemleri skalasında yerini alıyor. Asesülfam-K, nispeten yeni bir tatlandırıcı; yeterince test edilmemiş ve böbrek tümörleriyle bağlantılı bulunmuştur. Aspartamın zararları hakkında daha fazla bilgi için :

Aspartam, diyet yiyecek ve içeceklerde, kolada, jelatinlerde, tatlılarda, şekersiz sakızda, içecek karışımlarında, kahvaltılık gevreklerde, pudingde, ice tea’de, hatta dişmacunu ve ilaçlar dahil binlerce üründe bulunuyor. Etiketleri dikkatli okumalıyız.

2. Yüksek fruktozlu mısır şurubu

Yüksek seviyede işlenmiş bir yapay tatlandırıcıdır. Amerika’lıların aldığı kalorilerin çoğunun - bizde, özellikle gençler arasında durumun farklı olduğunu sanmam - müsebbibidir. İşlenmiş gıdaların neredeyse hepsinde bulunur. Diğer zararlı etkilerinin yanısıra hızlı kilo aldırır; kötü kolesterolü (LDL) artırır; diyabet gelişmesi ve doku hasarına katkıda bulunur.

Çoğu işlenmiş gıdada, ekmeklerde, şekerlemede, meyveli yoğurtlarda, hazır salata soslarında, konserve sebzelerde, kahvaltılık gevreklerde bulunur.

3. Monosodyum Glutamat (MSG / E621)

MSG, çorbalar, salata sosları, cipsler ve birçok restoran yemeğinde (Çin restoranlarının adı bu konuda çok kötüye çıkmıştır) lezzet artırıcı olarak kullanılan bir aminoasit. MSG’nin bir eksitotoksin, yani hücrelere hasar verecek ya da onları öldürecek kadar aşırı uyarıcı olduğu bilinir. MSG kullanmanın zararlı etkileri arasında depresyon, yön kaybı, göz hasarı, yorgunluk, başağrıları ve obezite var. Nörolojik yan etkilerinden biri tokluk hissinin yerine ulaşmasını engellemek ki bu obeziteye sebep olmasının bir nedeni olabilir.

4. Trans yağlar

Trans yağ yiyeceklerin raf ömrünü uzatmak için kullanılır ve tüketebileceğiniz en zararlı maddelerden biridir. Kızartılmış fast food yiyeceklerde, margarinle veya kısmen hidrojenize edilmiş sebze yağlarıyla işlenmiş belli gıdalarda bulunur. Trans yağlar hidrojenizasyon denilen bir işlemle elde edilir. Çok sayıda çalışma trans yağların LDL seviyesini yükseltirken, HDL (iyi) kolesterolü düşürdüğünü, kalp krizi, kalp hastalıkları ve felç riskini artırdığını, enflamasyonun artmasına, diyabete ve diğer sağlık problemlerine katkıda bulunduğunu göstermiştir. %2’den fazla trans yağ içeren yağlar Danimarka’da artık yasak. Bu manevra  hidrojenize yağları etkili biçimde yasaklıyor.

Trans yağlar margarin, cips ve krakerler, fırınlanmış hazır gıdalar, fast food ürünlerinde bulunuyor.

5. Gıda boyaları

Soda, meyve suları, salata soslarında bulunan yapay renklendiricilerin çocuklarda davranış problemlerine katkıda bulunduğunu ve IQ düzeylerinde belirgin düşüşlere sebep olduğunu çalışmalar gösteriyor. Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar bazı gıda boyalarının kanserle bağlantısını kurmuştur. Aşağıdakilere dikkat ...

E133

Norveç, Finlandiya ve Fransa’da yasaklanmış. Kromozom hasarına sebep olabilir. Şekerleme, gevrek, spor içecekleri ve evcil hayvan gıdalarında bulunur.

E124

1990’da 8 yıl süren tartışmalardan sonra ABD'de birçok yiyecek ve kozmetikte kullanımı yasaklanmıştır. Bu boya hala bulunuyor, ta ki stoklar tükenene dek! Tiroid kanseri ve kromozom hatasına yol açtığı laboratuvar hayvanları üzerinde kanıtlanmıştır. Sinir iletimini bozabilir.

Türkiye'de hala kullanıldığını sanıyorum. Aşağıdaki sitede listelenmiş :
http://www.saglikvakfi.org.tr/html/gkmy.asp?id=57
(Resmi bir doküman bulmaya çalışacağım.)

Karışık meyvede, dondurma, şekerleme, pastane ürünleri ve başka gıdalarda bulunur.

E110 ve E102

Norveç ve İsveç’te yasak. Laboratuvar hayvanlarında böbrek ve adrenal bezi tümörlerinin sayısını artırdığı biliniyor. Kromozom hasarına yol açabilir.

Peynir, makarna, şekerleme, gazlı içecekler, limonatada bulunuyor.

6. Sodyum Sulfit (E221)

Şarap yapımında ve başka işlenmiş gıdalarda bulunan koruyucu. FDA’e göre aşağı yukarı her yüz kişiden biri gıdalardaki sülfite karşı duyarlı. Astım ve sülfitler arasında bir bağlantı olduğunu düşündürecek şekilde, bu kişilerin çoğu astımlı. Sülfitlere karşı duyarlı kişilerde başağrıları, soluk almada problemler ve döküntü olailir. Ciddi durumlarda, sülfitler hava yolunu tamamen kapatıp (alerjik tepki) kabin durmasına, ölüme sebep olabilir.

Şarap ve kurutulmuş meyvede bulunur. Kayısı kurusu, dut kurusu gibi gıdaları çok tüketiriz ve sülfürle işlemden geçmiş kayısı yerine günkurusu kayısı yemek çoğumuzun alışkanlıkları arasına girdi sanırım. Bazı taze meyvelerin (üzüm vs.) sülfürle sarartıldığını da duyarız. Bu tip gıdalar satın aldığımızda kimyasal işlemlerden geçmediğine emin olmalıyız.


7. Sodyum Nitrat / Sodyum Nitrit

Sodyum nitrat (sodium nitrit) sosis, salam, beykın, yemekhane etleri, tütsülenmiş balık ve diğer işlenmiş etleri renklendirmek, kokulandırmak , korumak için kullanılır. Kulağa masum gelen bu içerik sindirim sistemine girince kan dolaşımına giren ve çeşitli iç organlara, özellikle karaciğer ve pankreasa çok zarar veren nitrosamin bileşiklerine dönüşür. Sodyum nitrit genelde zararlı bir içerik olarak görülür. 1970’lerde Amerika’da yasaklanmasına çalışılmış; fakat paketlenmiş etleri saklamak için başka yol olmadığından şikayet eden gıda üreticileri tarafından veto edilmiştir. Endüstri bu maddeyi neden hala kullanıyor? Basit : bu kimyasal etlere canlı kırmızı bir renk veriyor. Aslında bir renk sabitleyici ve eski, ölü etlerin taze ve canlı görünmesini sağlıyor.

8. BHA ve BHT (E320)

BHA ve BHT, gevrekler, sakız, patates cipsi ve yağlarda bulunan koruyucu bileşikler. Çok kullanılan bu koruyucu maddeler, gıdaların renk ve kokularının değişmesini, acılaşmalarını önler. Beyni etkiler, davranış değişikliklerine yol açar ve kansere sebep olma potansiyeli vardır. BHA ve BHT vücudumuzda kansere yol açabilen reaktif bileşikler ortaya çıkaran oksidanlardır.

Patates cipsi, sakız, gevrek, dondurulmuş sosis, takviye edilmiş pirinç, hamur yapımında kullanılan katı yağ, şekerleme, jölede bulunur.

9. Sülfür Dioksit (E220)

Sülfür içeren katkı maddeleri zehirlidir. ABD’de FDA taze sebze ve meyvelerde kullanımını yasaklamıştır. Zararlı etkileri arasında şunlar var : özellikle astıma meyilli kişilerde bronşiyal sorunlar, düşük tansiyon, ciltte kızarma, karıncalanma ve anaflaktik şok (ölüme neden olabilen ciddi alerjik tepki).

Ayrıca, sülfür dioksit B1 ve E vitaminlerini yok ediyor; çocukların tüketmesi tavsiye edilmiyor. Uluslararası Çalışma Örgütü, eğer konjunktivit, bronşit, bronşiyal astım, amfizem (doku ve organlar arasında hava kalması) veya kalp-damar hastalıklarından muzdaripseniz E220’den kaçınmak gerektiğini söylüyor.

Bira, hazır içecekler, meyve suları, kurutulmuş meyve, likör, şarap ve patates ürünlerinde bulunur.

10. Potasyum Bromat

Beyaz undan yapılan bazı ekmeklerde hacim artırıcı olarak kullanılan bir katkı maddesidir; Hayvanlarda kansere yol açtığı biliniyor. Küçük bir miktar ekmek bile insanlarda problemlere yol açabilir.

Liste bu kadar; ama gıdalardaki kimyasal katkı maddeleri bunlarla bitmiyor tabii. Hazır, paketli gıdaların hepsine dikkat. Bazı katkı maddelerinin (örn. aspartam) zararlı olduğuna dair araştırma sonuçları çoğalırken, paraben gibi bazı katkı maddeleri de hakkında karar verilemeyen maddeler arasında yer alıyor. Paraben türevlerine hem kişisel temizlik ve bakım ürünlerinde (şampuan, nemlendirici vs.) etil paraben, bütil paraben, metil paraben vs. adlarıyla rastlarsınız, hem de ketçap gibi gıdalarda da paraben kullanılıyormuş. Bu tip maddelerin kesin zararlı olduğu kanıtlanamayabilir; fakat bu zararlı olmadıkları anlamına gelmez. Üstelik sürekli çok sayıda kimyasala maruz kaldığımızı, bunun tek bir kimyasala maruz kalmakla aynı kefeye konamayacağını akılda bulundurmamız lazım.
 

Eğer bilinçli davranır ve evlerimizde doğal ürünlerden müteşekkil, sebze ve meyvelere ağırlık veren bir beslenme şekli yerleştirirsek kendimizi ve çocuklarımızı mümkün olduğunca yapay katkı maddelerinden koruyabiliriz. Çocuklar televizyondan ve market raflarından sürekli bir hazır gıda, abur cubur, sağlıklı görünümlü meyveli yoğurt vs. bombardımanı altındalar. Küçük yaşta gerçek besinlerle beslenme ve bu tip ürünlerden uzak durma alışkanlığı yerleştirmek çok zor ama çabalamaya değer. Özellikle aspartam içerikleriyle iyice tehlikeli hale gelen gazlı içeceklerin alışkanlık haline gelmemesine çok dikkat etmeli. Kullanılan katkı maddelerinin çocuklarda dikkat eksikliği ve hiperaktiviteye sebep olduğu araştırmalarla ispatlanıyor.

Kronik hastalıklara dönersek, şimdilerde kimse diyabetin ya da kanserin beslenmeyle alakası olmadığını öne sürmüyor. Umarım çok uzak olmayan bir gelecekte otizm, romatoid artrit, ülseratif kolit veya MS’in beslenmeyle ilgili olmadığını iddia etmek de aynı şeyi diyabet için iddia etmek kadar abes ve gerçeklere aykırı karşılansın.



Kaynaklar :



https://webgate.ec.europa.eu/sanco_foods/main/?sector=FAD&auth=SANCAS




11 Ocak 2013 Cuma

İlaç sektörünün Yeni Başarısı : Bebeler Hepatit A Aşısı Olacak

Aşılar hakkında yakında daha kapsamlı bir yazı yazacağım. Sabahın üçü, aşağıdaki bilgileri sizinle paylaşmak için sabırsızlandım.

En son aşı kampanyası hepatit A içinmiş. Öğrenir öğrenmez yaptığım araştırmaya göre hepatit A akut (kronik olmayıp geçen, ömür boyu sürmeyen) bir viral karaciğer hastalığı. Hasta birinin dışkısıyla temas sonucu veya kan yoluyla bulaşıyor genelde. Hepatit A virüsüyle kirlenmiş yiyecek veya su tüketimiyle bulaştığı daha nadir görülürmüş. Semptomları :

- Yorgunluk
- Kaşıntı
- İştahsızlık
- Sarılık
- Düşük ateş
- Bulantı ve kusma
- Açık renk, kil rengi dışkı
- İshal

Altı yaşın altındaki çocukların %90'ı hastalık belirtisi göstermezmiş. Bazı çocuklarda hafif ishal görülürmüş. Dışkılarında bulunan virüsle hastalığı bulaştırabilirlermiş. kaynak : http://children.webmd.com/vaccines/hepatitis-a-and-b-vaccines

Dr.Sears The Vaccine Book - Aşı Kitabı'nda, bebeklerin ve 6 yaşa kadar çocukların çoğunda belirti görülmediğini yinelerken,  geri kalan çocukların hastalığı hafif ishalle atlattıklarını,  6-12 yaş arasında belirtilerin hafif şiddette yaşandığını anlatıyor. Virüsten etkilenen ergenlerin, gençlerin ve yetişkinlerin daha ağır seyreden ishaller geçirdiğini söylüyor. Çoğu vaka, üç hafta içinde iyileşirken, bazı seyrek görülen vakalarda belirtiler altı ay boyunca zaman zaman nüksedebiliyormuş.

Aşağıdaki bilgiler de şu kaynaktan :

Hastaların %85'i ilk üç ay içerisinde düzeliyor, neredeyse hepsi ilk 6 ay içerisinde iyileşiyor. Hastalığın belli bir tedavisi yok, süresini dolduruyor ve geçiyor. Ölüm riski düşük ve daha çok, kronik karaciğer hastaları ve yaşlılar için geçerli.

Hastalanınca yapılması önerilen, dinlenmek, alkol ve yağ gibi karaciğeri yoran yiyecek/içeceklerden uzak durmak.

Hastalığın bulaşma yolları aşağıdaki listede; bunlardan biri siz veya bebeğiniz için geçerli mi?
- hepatit A virüsü taşıyan dışkıyla temas etmiş yiyecek ve su tüketirseniz (hepatit A meyve, sebze, kabuklu deniz hayvanları, buz ve su aracılığıyla bulaşabilir.)
- hepatit A virüsü taşıyan (hasta) bir kimsenin kanı veya dışkısıyla temas ettiyseniz (kan nakli veya temas yoluyla)
- hepatit A hastası bir kimse tuvalete gider, ellerini yıkamaz, daha sonra eşyalar ve yiyeceklere dokunursa, bu şekilde size bulaştırma riski varsa
- Oral - anal yollardan seksüel temasta bulunduysanız (herhalde iyi tanımadığınız kişiler kastedilmiş)

Risk faktörleri :
- Uluslararası seyahat, özellikle Asya, orta veya Güney Amerika'ya
- damardan uyuşturucu kullanımı
- bakım evinde, rehabilitasyon merkezinde yaşamak
- sağlık hizmetlerinde, kanalizasyon, besin endüstrisinde çalışıyor olmak

Bu kaynak hakkında bilgi :
Pubmed : Amerika'nın Milli Biyoteknoloji Enformasyon Merkezinin (NCBI) eriştiği biyomedikal konular üzerine yayınların toplandığı bir veritabanı.

Dr. Robert Sears da The Vaccine Book - Aşı Kitabı'nda hepatit A'yla ilgili önemli bilgiler vermiş. Öncelikle, bazen denizlere kanalizasyon boşaltılması yüzünden sahillerin hepatit A virüsüyle kirlendiğini yazmış. Üçüncü dünya ülkelerinde sıklıkla içmesuyu kaynaklarına hepatit A virüsü bulaştığını yazmış sonra. Bu nedenle bu ülkelerde yaşayan çoğu çocuk, hastalıktan etkilenmeyecek kadar küçük yaştayken hastalığa yakalanıyor ve hastalığa karşı ömür boyu bağışıklık kazanmış oluyor. Denizlerimize kanalizasyon boşaltıldığı ve içmesuyu kaynaklarımızın, su borularımızın temizliği çok şüpheli olduğu için sevineceğim hiç aklıma gelmezdi.

Dr. Sears'ın kitabından AŞI NASIL YAPILIYOR başlığında yazanları alıntılıyorum :
Hepatit A aşısında iki marka var : Merck'in ürettiği Vaqta ve GlaxoSmithKline'dan Havrix. İki aşının üretim yöntemleri birbirine çok benzese de içerikleri arasında bazı farklar var. Aşağıda bu farklar anlatılıyor.

Zayıflatılmış bir hepatit A virüsü türü, (human diploid fibroblast denilen laboratuvar ortamında yaşamak için modifiye edilmiş) insan hücrelerinde büyütülüp çoğaltılıyor. ... Enfeksiyona yol açmaması amacıyla Hepatit A virüsünü etkisiz hale getirmek için Formalin (formaldehide çok benzer bir kimyasal) ekleniyor. Aşının daha etkili olması için Alüminyum ekleniyor. ...

En son elde edilen aşı solüsyonunda neler var?

Aşıda Hepatit A virüsü, Alüminyum (her dozda 250 mikrogram), Tuz çözeltisi bulunuyor.

İki aşı markasının içeriği arasında çok az fark var. Vaqta'nın (Merck) içeriğinde şunlar bulunuyor :
- İnsan hücrelerinden DNA ve protein kalıntıları
- İnsan hücrelerini beslemekte kullanılan inek kanı proteinleri
- Formaldehid
- Sodyum borat (asitliği azaltmak için)
- Eser miktarda kimyasal kalıntıları (kimyasallar açıklanmamış)

Havrix (GlaxoSmithKline) temel içeriğe şunları ekliyor :
- Koruyucu olarak 2-Fenoxi ethanol (%0.5)
- Üretimde insan hücrelerini beslemekte kullanılmış olan amino asitler (%0.3)
- Polisorbat 20 (25 mikrogram)
- Formalin
- İnsan hücrelerinden protein kalıntıları
- Neomisin : hücre kültürünü steril tutmak için kullanılan bir antibiyotik (çok düşük miktarda)

Bu bileşenlerden tartışmalı olan var mı?

- Alüminyum
- Formaldehid
- Vaqta markasındaki inek kanı proteinleri
- Havrix markasındaki insan hücresi proteinleri
- Havrix'te bulunan 2-fenoxi ethanol ve polisorbat 20

Hepatit A Aşısının Yan etkileri Ne?

... Vaqta markasının 700 bebek üzerinde yapılan başlangıç seviyesi güvenlik denemelerinde ,12-23 ay arasındaki bebeklerin %1'i nöbet gerçirdi. Aynı dönemde başka aşılar da yapıldığı için ilgisi varsa da hangi aşının nöbetlerle ilişkili olduğu bilinmiyor. İki yaş ve üzerindeki çocuklara hepatit A aşısı yapıldığında nöbet daha az sıklıkla görüldü. Aşının önceden iki yaşına kadar tavsiye edilmemesi bu yüzden olabilir. Fakat şimdi, uzmanlar nöbet riskinin, aşının 12. ayda verilmesine izin verilecek kadar düşük olduğunu düşünüyor.

Çok nadir olarak, Guillain-Barre sendromu (MS benzeri semptomları ve periferal-çevresel sinir sisteminde etkili tutulumları olan, göğüsteki sinirleri tutarsa solunum yetersizliğine bağlı ölüm riski yaratabilen bir otoimmün hastalık), ensefalit (beyin iltihabı), ensefalopati (beyinde fonksiyon bozukluğu), sinir sistemi problemleri ve multipl skleroz bildirilmiştir. ...

Aşılar konusunda sorular sormamızın, tartışmamızın vakti çoktan geldi. "Zorunlu" aşı programındaki aşılar ne kadar "zorunlu" acaba? Başka ülkelerde tartışmalar, eylemler yapılıyor; şöyle sonuçları olabiliyor bunların : Fransa'da Hepatit B aşısı zorunlu aşı programından çıkarılıyor mesela.

Türkiye'de daha yeni doğmuş, üstelik sezaryenle hepatit B taşıyıcısı olmayan bir anneden doğmuş bebeğe doğumdan hemen sonra ebeveyninin rızası alınmadan yapılan ilk aşı hepatit B. Ki - daha sonra bahsedeceğim - hepatit B en netameli aşılardan ve hepatit A'da Dr. Sears tarafından sayılan düşük olasılıklı riskler bu aşıda daha sık rastlanır hale geliyor.

Hepatit B, hepatit A ... Sonra bunun kızamık aşısı var, her yıl grip aşıları var, vajinal kanser aşısı, domuz gribi aşısı... Liste uzar gider.

Çocuğumuza, o sıra kampanyası yapılan bir aşıyı veya herhangi bir aşıyı yaptıralım mı, diye düşünürken şunları akılda bulundurmalıyız :
* Zorunlu aşı kampanyasındaki aşıların zorunlu olmasının en önemli sebebi olabildiğince çok çocuğu aşılayıp zorunlu aşılar listesinde aşısı bulunan hastalıkların rastlanma sıklığını azaltmak, mümkünse hastalığı silmek.
* sözkonusu hastalığın ölüm riski, sekel bırakma riski nedir?
* yapılacak aşının getirdiği riskler neler? içeriğinde neler var?

Bir aşının olası etkisi 5-10 yıl sonraya kadar takip edilmiyor; sadece aşıdan hemen sonra gerçekleşen reaksiyonlar aşıyla ilişkili görülüyor, o da bazen.

Daha yazılacak şeyler var bu konuda. Aşılar maalesef bir başka tabu bizim için.






16 Aralık 2012 Pazar

Su orucu = Şifa orucu

Geldik blog’un bence en önemli yazısına... Konumuz su orucu, nam-ı diğer : açlık tedavisi. (LDN ve HBOT - hiperbarik oksijen terapisini de araştırın. Bu üç tedavi şekli şimdiye dek denediklerim arasında favorim.)

Dr.Yegane Mutlu’nun yazdığı “Hastalanmadan Yaşayın” isimli kitap kendinize yeniyıl hediyeniz olsun. Biliyorum, Amerika, Almanya, Rusya, İsveç, Endonezya ve başka ülkelerde olanlarınız var. Bulunduğunuz ülkede de açlıkla tedavi, su orucuyla ilgili kitaplar ve açlık yaptığınızda sizi takip edebilecek bu konuya vakıf doktorlar bulabilirsiniz. http://www.iahp.net/refer.htm

İnsanlık kadar eski (hayvanlar için daha da eski) bir arınma, iyileşme yönteminden bahsediyoruz. Yapılan birsürü yanlışlığın, bizi hasta eden katkı maddelerinin her türlü yiyecek/içeceğe girmesinin, artan hava ve çevre kirliliğinin, genetiği değiştirilmiş organizmaların “şeker şurubu” gibi masum adlarla veya çaktırmadan besinlerimize girmesinin, bunların sonucu artan kronik hastalıkların yanında bu tip yöntemlerin etkinliği de tekrar gündeme geliyor; bu iyi. Tüm doktorların kronik hastalıklar karşısında FDA’in (ABD'nin sağlık bakanlığına bağlı gıda, kozmetik, ilaç vs. ile ilgili denetimleri yapan daire) onayladığı semptomatik, yan etkisi bol ilaçlara yönelmemesi de çok iyi.

Farkında olmaksızın veya umursamadan vücudumuza kaldıramayacağı, doğamıza aykırı toksinler yüklüyoruz. Sonra tamiri zor, zahmetli, hatta modern tıbbın “iyileşmez, duraksatalım, yapılabilecek budur!” dediği hastalık tabloları çıkıyor ortaya. Açlık tedavisi hastalıkta uygulayabileceğimiz jokerimiz.

Su orucunu ilk kez Amerikalı doktor Joel Fuhrman sayesinde öğrendik eşimle. Joel Fuhrman da gençliğinde olimpik sporcuyken iyileşmeyen yarasının su orucuyla düzeldiğini gördükten sonra tıp okumuş. Halen New Jersey’deki kliniğine başvuran aşırı kilolu, tip II diyabet ve çeşitli kronik hastalıklara sahip kişileri su orucuyla, beslenmelerini kitaplarında da anlattığı ilkelere göre düzenleyerek iyileştiriyor. Evet, özellikle tip II diyabet köklü bir beslenme değişikliğiyle veya açlık tedavisiyle ortadan kalkıyor. Fuhrman’ın ifadesiyle diyabetle beraber, su orucuna en iyi cevap veren kronik hastalıklar romatoid artrit ve sistemik lupus.

ÖNEMLİ NOT : Diyabette önemli beslenme değişiklikleri, tutmak istiyorsanız su orucu deneyimli bir doktor eşliğinde yapılmalı. Dr. Fuhrman Tip I diyabette oruç tutulmamasını tavsiye ediyor.

Şimdi konuyu açalım : Su orucu, bir süre (1 - 10 gün ya da daha fazla) ihtiyaç duydukça su içmek dışında yeme - içme faaliyetlerinizi durdurmaktır. Böylece vücudunuzun en çok enerji harcayan bölümünü, yani sindirim sistemini susturmuş olursunuz. Vücut açlık sırasında enerjisini toksinlerden kurtulup kendi kendini tamir etmeye yöneltir, farklı şekilde işlemeye başlar. Açlık sırasında çocukluğumuzdan beri salgılanmayan büyüme hormonları bile salgılanıyormuş.

Tabiatta hayvanlar ve ilkel dediğimiz doğadan kopmamış insanlar şifa orucunu çok uzun zamandır biliyor ve uyguluyor. Daniel Reid “Detoks” adlı kitabında hala doğayla içiçe yaşayan topluluklarda köylerin dışında iyileşme evleri bulunduğunu söylüyor. Hastalanan kişiler bu evlere çekilip bir süre sadece su içiyor ve dinleniyormuş. (Hastalandığımızda biz “modern” insanların da iştahı kesilir. Hele ateşimiz varsa sindirim enzimleri de çalışmaz hale gelir. O yüzden, ateşi 38 derecenin üstüne çıkmış birine yiyecek vermek anlamsızdır.)

Su orucuyla ilgili tecrübem şöyle :
Altı tane kısa süreli (2-3 günük) oruçtan sonra blog’un bana kazandırdığı araştırmacı ve cesur arkadaşım Ebru sayesinde Detoks’u (D. Reid) okudum. D. Reid vücudun ancak 4.-5. günde hedeflenen tamir sürecine girdiğini söylüyor. Yegane Mutlu’nun kitabını öneren de Ebru oldu. Tekrar teşekkür ederim. Tek şikayetim bu okuma hızıyla önerdiği kitapları okumaya yetişememem :)

Haftada bir gün veya ayda 2-3 gün vücudunu arındırmak sağlıklı bir insan için yeterli olabilir, ayrıca hastalıkların önlenmesi için gerekli de... Biz kronik hastaların denemesi gereken daha uzun süreli şifa oruçları. Fayda görebilmek için daha uzun süreli açlıklara girişmem gerektiğini anladım.

Dr. Yegane Mutlu kitabında oruca nasıl girilmesi, açlıktan çıkıldığında ne yapılması gerektiğini anlatıyor ve her yıl yaklaşık ikişer ay arayla, artan sürelerle (2, 4, 6, 8, 8 ... günlük) oruçlar tutulmasını öneriyor. Tabii artık biliyorsunuz ki burada bahsettiğim dini oruç değil, su içtiğiniz (biraz taze limon da sıkılabilir bardağa; alkali etkisiyle açlıkta çözünen toksinlerin yarattığı asiditeyi azaltır) , yemek veya meyvesuyu, çay vs. tüketmediğiniz açlık dönemidir. Bolca su içmek, oruç sırasında çözünen toksinleri atmak için elzem.

(Eğer yazıyı başka arkadaşlarınızla paylaşmak isterseniz tam bağlantı :
http://ms-alternatif-terapi.blogspot.com.tr/2012/12/su-orucu-sifa-orucu.html
hem kaynak belli olmuş olur, hem de belki başka bir yazıda işe yarar başka bilgiler bulur tanıdıklarınız. Teşekkürler ... İpek Yavuz)

Yine Dr.Mutlu üç güne kadar olan açlıkları yalnız başımıza yapmakta bir sakınca olmadığını söylüyor. Üç günden uzun süreli oruçlarda danışabileceğiniz bir doktorunuz olsa iyi olur. Bu doktor açlıklar konusunda deneyimli olmalı ki iyileşme sürecinde oluşabilecek şikayetleri başka rahatsızlıklarla karıştırmasın.

2012 kasımında altı günlük açlık yaptım. Muhtemelen, diyetimi zaten bağımlılık yapıcı gıdalardan arındırmış olduğum için sıkıntı çekmedim. Eğer kahve, şeker, hamurişi vs. alışkanlığınız varsa ilk bir iki gün başağrısı çekebilirsiniz. Ayrıca çarpıntınız da olabilir, telaşlanmayın. Açlık hissedebilirsiniz. Açlık olduğunu düşündüğümüz şey yoksunluk hissi, canınızın yiyecek birşeyler çekmesidir daha çok . Alışkanlık yapıcı yiyecek ve içeceklerden uzaklaşınca yoksunluk hissi giderek yokolduğu için oruç da kolaylaşır. Böyle durumlarda su içilmesi sizi biraz rahatlatabilir.

Açlık tecrübeme dönersek, orucun üçüncü gününden itibaren midem susmuştu. Enerji düzeyim açlık sırasında düşmedi. Psikolojik, zihinsel olarak her zamankinden daha rahattım.
Henüz açlık deneyimim fazla olmasa da, altı günlük açlıktan sonra bazı cesaret verici faydalar gördüm. Eklemlerimdeki (çene ve diz) sorunlar iyileşme işaretleri veriyor. Bunu eklemlerde biriken toksinlerin çözünmesi ve atılmasıyla açıklayabiliriz. Sadece bunun için bile su oruçlarına devam etmeye kararlıyım ve açlık tedavisi sayesinde sağlığımda daha büyük düzelmeler de olabileceğine içtenlikle inanıyorum.

VÜCUDUMUZ AÇLIĞA NASIL ADAPTE OLUYOR

“Açlık” kelimesi sizi dehşete düşürmesin. Bünyemiz açlıkla kendini tedavi etmeye programlı. Aşağıdaki site su orucu hakkında bilgi veriyor.
Açlığın ilk üç günü içinde önemli bir değişiklik yaşanıyor. Vücut bir yakıt çeşidinden (glükoz), farklı bir yakıt çeşidine (keton) geçiyor. Normalde besinlerden sindirimle elde edilen glükoz ana yakıtımız ve fazlası glikojen olarak karaciğerimizde depolanıp enerji ihtiyacı başgösterdiğinde serbest bırakılıyor.
Açlığın ilk gününde karaciğerin glikojen deposu tükenince metabolizma ketosis de denilen keton üretimine geçiyor. Ketosis, enerji kaynağı olarak glükoz yerine yağ asitlerinin kullanılması demek. Bu değişim, kadınlar için 72 saatte (3 gün), erkekler için 4 günde tamamlanıyor; öyle ki keton üretimi vücudun enerji ihtiyacını karşılar düzeye ulaşıyor. Böylece kas kütlemizden pek kayıp olmuyor. Kaybedilen az miktarda kas, alyuvarlar ve beynin enerji ihtiyacını karşılamak için kullanılıyor (referans : Fasting and Eating for Health, Dr. Fuhrman). Vücudun protein rezervini yıkımdan koruyan bu değişim evrimsel bir gelişme. Enerjiyi, yağ yıkımı dışında vücutta bulunan tüm yabancı dokuları da eriterek karşılıyoruz. Bu yabancı kaynaklar her türlü tümör, bakteri, virüs, diğer yabancı oluşumlar olabilir. Orucun bir yararı bu yabancı dokulardan bizi kurtarması. Ayrıca, açlık tedavisi sırasında vücut uykuda yaşadığımıza benzer bir dinlenme fazına giriyor; toksinleri atmaya ve hasarlı dokuları tamir etmeye odaklanıyor. Bağırsakların iç çeperindeki hasarlı dokular düzeliyor; bu şekilde geçirgen hale gelmiş (yarı sindirilmiş proteinlerin kana karışmasına sebep olan) ve sağlığımızı bozan bağırsaklarımız tamir oluyor.

MS, açlık tedavisine cevap veren hastalıklar arasında sayılıyor. Romatoid artrit, lupus, yüksek tansiyon, ülseratif kolit, fibromiyalji, gut, akne, ekzema ve birçok başka hastalık da keza öyle.
Bu sitede ayrıca su orucu tutmaması gereken kişiler şöyle listelenmiş :
- Anoreksi ve blumia hastaları
- Hamile ve aynı zamanda diyabetli olanlar
- Emziren anneler
- Ağır kansızlığı olanlar
- Aşırı zayıf kişiler
- Oruç tutmaktan çok korkanlar
- Porfiria hastaları
- Bazı insanlarda ketosis denilen yağ asitlerinden enerji üretimine geçişi engelleyen, ender bir genetik sorun oluyormuş. Bu kişilerin de su orucu yapmaları çok sakıncalıymış.
Karaciğer ve böbrek fonksiyon bozuklukları doktora danışmayı gerektirir; ciddi bozukluklar su orucuna girmeyi engelleyebilir.

Aşağıdaki de su orucunu doktor gözetiminde tutması gerekenlerin listesi :
- Ciddi bir sağlık sorunu olanlar
- Hamileler
- Tip I diyabet hastaları
- Çocuklar
- Karaciğer, böbrek fonksiyonlarında bozukluk olanlar
- Vücudunda fazla miktarda DDT bulunanlar. DDT’ye maruz kalınmışsa, açlıkta vücut yağları eridikçe serbest kalan DDT kana karışıp büyük tehlike oluşturabilirmiş.
- Oruçtan çok korktuğu halde tutmak isteyenler

SU ORUCU ve İLAÇ KULLANIMI

Oruç tutarken ilaç kullanılmamalı. Dr. Fuhrman, su orucuna girmeden önce ilaç kullanan hastalarına ilaçlarını yavaş yavaş bıraktırıyor. Özellikle diüretikler, kan sulandırıcı - pıhtı önleyicilerin (heparin, komadin benzeri ilaçlar, iğneler) su orucu sırasında kullanılması çok tehlikeli. Antidepresan kullanıyor olmanın da su orucu tutmaya engel teşkil ettiğini söylüyor Dr. Fuhrman.

SU ORUCU ve DOKTOR KONTROLÜ
Su orucu konusunda okuduğum kitaplarda 3 güne kadar olan açlıkları denetimsiz yapmanın sakıncası olmadığı söyleniyor. Daha uzun süreli oruçlarda su oruçları konusunda deneyimli bir doktor bulmak gerekiyor. Dr. Fuhrman, neden doktora ihtiyaç olduğunu anlatırken doğumla su orucu arasında benzerlik kuruyor : ikisi de doğal süreçler; fakat sık rastlanmayan aksiliklere karşı doktor gözetimi önemli.
Su orucu konusunda deneyimli bir doktor, vücudun elektrolit dengesinin bozulduğunu gösteren işaretleri iyileşme sürecinde görülen yan etkilerden ayırdedebilir; orucun sonlandırılması gerektiğine karar verebilir; gerektiğinde kan testleriyle durumunuzu gözetim altında tutar.

http://www.yeganemutlu.com/iletisim-bilgileri/

ORUÇ SÜRESİ
Su oruçlarına - daha çok fikren - alışmak için haftada bir veya iki günlük oruçlarla başlayabilirsiniz. Birden 7-10 günlük açlık zor gelebilir. Su orucu konusunda deneyimli bir doktor bulabilirseniz, orucun süresine beraber karar vermeniz iyi olur.

Kronik hastalıklardan kurtulmak için 21 günden uzun süreli şifa oruçları tutanlar var. Aralarına vücudun toparlanacağı iki aylık sürelerin girdiği birer haftalık oruçlar da benzer pozitif sonuçları zamanla sağlar.
Açlıkta özellikle başta kaybedilen vücut ağırlığı kısmen vücutta tutulan sudur. Sindirim sisteminden atılanların ağırlığını da hesaba katarsanız açlıkta kaybedilen kilolar sizi endişelendirmesin. Önemli olan kaybedilen kiloları geri almak isterseniz bunu sağlıklı gıdalarla yapmak. Yediklerimiz hücrelerimizin yapıtaşları.
AÇLIK ÖNCESİ HAZIRLIK
Su orucunu rahat geçirmek, vücudun adapte olmasını, bağırsakların kolay boşalmasını sağlamak amacıyla su orucundan önceki günü, uzun oruçlarda daha uzun bir süreyi çiğ veya buharda haşlanmış sebzelerle, sebze-meyve sularıyla geçirmek öneriliyor.

Not : Son açlıktan bir gün öncesini sadece sebze-meyveleri blender'da karıştırıp içerek geçirdim. Normal kilodaysanız bu süreyi uzatabilirsiniz. Örnek smoothie'ler : 
1. üç elma, yarım limon suyu, yarım bardak içme suyu 
2. istediğiniz kadar çilek ve elma 
3. mor havuç, limon suyu, bir avuç semizotu, ayrıca maydanoz ve dereotu gibi dilediğiniz yeşillikler
4. yeşil lahana, elma, yarım limon suyu, yarım bardak su

Elmaları çekirdeklerini atmadan, ekolojikse kabuklarını soymadan kullanın. Eklenen su karışımın çok katı olmaması için. Su miktarını siz ayarlayın. Sonuçta elde ettiğiniz karışım meyvesuyundan daha yoğun, püreden daha ince olsun ki içilebilsin; karışımı kaşıklayabilirsiniz de. Smoothie'lerin meyvesuyuna üstünlüğü meyve ve sebzelerin posalarını içermesi, daha besleyici olması ve birdenbire vücuda fazla şeker yüklememesi. Smoothie'ler için güçlü bir blender kullanmanızı tavsiye ederim. Mesela Vitamix... - 5 haziran 2013

BAĞIRSAK TEMİZLİĞİ ÜZERİNE
Bağırsak temizliği detoks ve açlık konularındaki kitaplarda önemle üzerinde durulan bir konu.
Bağırsaklarımız yanlış beslenme alışkanlıkları sonucunda zamanla içimizdeki çöplük halini alıyor. Sindirilemeyen, dışarı atılamayan, biriken atıklar parazitler ve zararlı organizmalar için beslenme alanı haline geliyor. Açlık tedavisinin etkili olması için açlığa başlarken bağırsaklarımızı boşaltmalıyız. Bir yöntem açlığa başlamadan önce yediğiniz son öğünden bir saat kadar sonra ingiztuzu ya da hintyağı gibi doğal bir müshil almak. Bir bardak suya karıştırdığınız bir çorba kaşığı ingiliztuzu (magnezyum sülfat, epsom salt) işinize yarayabilir. Ağırlığınıza göre kullanacağınız tuz miktarı değişebilir. Bir kaşık hintyağı içmek başka bir yöntem. Sizin için yeterli miktarı ve en iyi yöntemi deneyerek bulursunuz. Tuz ve hint yağının etkisi 24 saat sonra görülebilir.Bir başka çok önerilen yöntem de lavman yapmak.

Oruç üzerine kitabı, geniş deneyimi olan Dr. Fuhrman genelde bağırsakların rahat bırakılması taraftarı.

Açlığın başlangıcında belki bir kereye mahsus bağırsakların boşalmasına yardımcı olmak hiç fena fikir değil.

KİLO KAYBI
Hergün aynı saatte tartılarak kilo kaybınızı izleyebilirsiniz. Kurtulmak istediği yağları olanların endişelenmesine zaten mahal yok. İlk iki gündeki hızlıca kilo kaybı kısmen vücutta tutulan sudan kaynaklanır. Ayrıca, 3. günden itibaren kilo kaybı gitgide yavaşlar. Her insanın kalori ihtiyacı, metabolizma hızı, yağ hacmi farklı olduğu için günlük kilo kaybıyla ilgili rakam veremiyorum.
Kilo vermeyi de amaçlıyorsanız diyetisyen eşliğinde pahalı diyet programlarına veya zaman zaman popüler olan sağlıksız diyetlere girmenize gerek yok. Su orucuyla detoks eşliğinde (toksinlerin büyük kısmı vücut yağlarında birikir) bol su, hatta az limon sıktığınız suyu içerek daha sağlıklı kilo verirsiniz. Zararlı beslenme alışkanlıklarına dönmezseniz, bu kilo kaybı kalıcı olur.
Zayıf kişiler de açlıklar arasına 40 - 60 gün koyar ve açlıklar arasında düzgün beslenirlerse kaybettikleri kiloyu geri alırlar. Öğünlerin sık olması da sağlıklı değilmiş. Metabolizmanın yenilenleri sindirmesi, hücrelere ulaştırması için öğünler arasına en az dört saat konulmalıymış. Sık yemek yenilmesi, aralarda atıştırılması vücutta insülin seviyesinde sürekli dalgalanma yaratarak insülin direnci gelişmesine, sonra hastalıklara sebep oluyor diyor metabolizma konusunda bugünlerde sohbet etme imkanı bulduğum Dr. Salih Eken.

www.doktorsaliheken.com

ORUÇ BİTİMİNDE BESLENME

Dr. Yegane Mutlu'ya göre açlık sonrasında da açlık yaptığınız gün kadar yemeğe alışma süresi geçirmek gerekiyormuş. Önce sebze sularıyla başlıyor, salata, buharda pişmiş sebzeler derken, beslenmeye yumuşak bir geçiş yapıyorsunuz. Bu, açlık sonrasında da bitkinlik hissetmemenizi sağlıyor. İlk günlerde asla hayvansal gıda yemeyin, içmeyin.
Su orucu sonrası çok önemli. D.Reid bu döneme "retoks" diyor. İdeali açlık sonrası size zararlı olan gıdalara dönmemek, vücudun metabolik süreçler sonucu ürettiği toksinleri minimuma ve en zararsız maddelere indirgemek. Açlığı, beslenme sisteminizi değiştirmek için bir dönüm noktası olarak kullanabilirsiniz. Açlık bitiminde sebze, yeşillik ağırlıklı bir mutfak düzenine geçmek, hayvansal gıdaları azaltmak çok iyi olur.

SONUÇ : BİRAZ CESARET VE İRADE
Fareler üzerinde yapılan araştırmalar düzenli olarak su orucuna tabi tutulan farelerin daha uzun ömürlü olduklarını ortaya koymuş. Yine düzenli orucun kanseri önleyici etkisi de laboratuvar araştırmalarıyla gösterilmiş.
Bilinen bir hastalığınız olmasa da vücudunuzu toksinlerden arındırmak, hastalıkları önlemek için düzenli su orucu tutmak iyi bir yol. Kronik hastalar için de denenmesi gereken güzel bir yöntem.
Aç kalmak kulağa geldiği kadar zor olmadığı gibi arındırıcı, etkileri moral verici... İnsan bu yöntemi belki varlığının başlangıcından beri kullanmış, sonra unutmuş. Neyse ki tekrar hatırlıyor, öğreniyoruz.

Bence şifa orucunu denemenin ödülü büyük olacak.

Açlık öncesi edinilecekler :
- Dr. Yegane Mutlu’nun Hastalanmadan Yaşayın kitabı veya su orucuyla ilgili açıklayıcı bir kitap
- açlık öncesi bağırsakları boşaltmak için ingiliz tuzu (magnezyum sülfat, epsom salt) ya da hintyağı

Aşağıdakiler açlık için hazırlık ve açlıktan çıkış dönemlerinde lazım :
-  smoothie (içilebilir sebze-meyve püresi) hazırlamak için güçlü (voltajı yüksek) bir blender
- Katı meyve sıkacağı (açlık sonrası adaptasyon sürecinde çok yardımı olacak. sebze-meyve suları yeni bağımlılığınız olabilir!)

Kaynaklar
Hastalanmadan Yaşayın                  Dr.Yegane Mutlu
Fasting and Eating for Health                Joel Fuhrman, M.D.
Detoks                  Daniel Reid
http://www.beslenmebulteni.com/bes/index.php?option=com_content&view=section&layout=blog&id=13&Itemid=457