Yasal Uyarı

Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bilgi ve referanslar hiçbir surette doktor tavsiyesi yerine geçmez. Tüm sağlık problemlerinde mutlaka bir doktora başvurulmalıdır. Doktora başvurmadan kesinlikle ilaç veya başka tedavi yöntemleri kullanılmamalıdır.

Kaynak gösterilerek paylaşılan ve verilen bağlantılar (link'ler) ile ulaşılan bilgilerden kaynak sahibi sorumludur.
Sitede yer alan bilgilerin Multipl Skleroz ve diğer hastalıklar konusunda genel kabul gören tıp literatürüne uygun olduğuna dair bir iddiam yok. Bir MS hastası olarak denediğim, kısmen fayda gördüğümü düşündüğüm yardımcı tedavilerle ilgili bilgi paylaşıyorum. Dolayısıyla, her hasta benim gibi kendi sağlığı için yaptığı seçim ve uygulamalardan sorumludur.


18 Şubat 2016 Perşembe

ROGER MacDOUGALL : Kendi Metabolik Dengesizliğinizin Sebebini Bulun ve Onu Düzeltin

MS gibi kronik dejeneratif hastalıkların beslenme ve yaşam tarzıyla olan derin bağlantısından bu kadar çok bahsedip de Roger MacDougall’dan bahsetmeyi nasıl bu kadar uzun süre ertelemişim !? Roger MacDougall MS’le mücadeleye 1950’lerde başlamış bir öncü. Edindiği tecrübeyi kitapçıklarda anlatmış; bunları ücretsiz dağıtmış. Amacı, aynı hastalığı taşıyanlara diyetlerini değiştirerek ve besin eksikliklerini gidererek tam iyileşme sayılmasa da, belirtilerinde düzelme yaşayabileceklerini anlatmakmış. MacDougall’ın hikayesinden kısımlar aşağıda . Metnin aslı için şu bağlantıya bakabilirsiniz :


(Kitapçığı çevirmemde ve blog’da yayınlamamda bir sorun olmadığını direct-ms.org editörü Ashton Embry söyledi; içim rahat etti.)

***

Bu, MS’le mücadelemin hikayesi. Aşağıdakiler kişisel tecrübelerime ve bunlardan çıkardığım sonuçlara dayanıyor. Açıkça bilinmeli ki doktor değilim ve hiçbir tıbbi eğitim almadım. Giderek artan  sayıda bağımsız doktor şimdi aynı sonuçlara ulaşsa da teorilerim tartışmalı.


Genelde tıp profesyonelleri tarafından kabul edilmeyen görüşleri ifade eden sıradan biri olarak, haliyle bu kesimden çok eleştiri alıyorum. Amaçlarım çok basit. Ölümcül sakatlığa kadar varan sıkıntılar çektim ve şimdi hatırlayabildiğimden daha sağlıklı bir yaşamın keyfini sürüyorum. Bu alışılmadık tecrübeyi hala sıkıntı çekenlere verebileceğim tavsiyeyi ulaştırmak için kullanmasaydım insan sayılmazdım. İşte gerçekler :


1953 şubatında - 30 yıl önce - Londra’da Queen Meydanında bulunan National Hospital for Nervous Disease’de teşhis aldım. O zamanlarda benimle ilgilenen uzman dünyanın en önde gelen nörologlarından biri ve hastane de en önemli nöroloji merkezlerinden biri olarak tanınıyordu.


Birkaç yıl içinde bacaklarımı, gözlerimi ve parmaklarımı kullanamaz hale geldim. Sesim bile etkilenmişti ve birkaç saniyeliğine bile ayakta dik duramıyordum.


Yıllar sonra Hollywood’da yaşarken tepeden tırnağa nörolojik muayeneden geçtim : ensefalografi, radyoaktif beyin taraması ve lumbar ponksiyon (iğneyle inceleme). Beyinde skar (yara) dokusu izi tespit edildi ve beyin omurilik sıvımdan bir örnek analiz edilmek üzere New York’taki bir laboratuvara gönderildi. Sonuç multipl sklerozdan muzdarip birine ait bir örnek olarak geri döndü.


Bugün görüşüm tamamen düzelmiş durumda. Merdivenleri koşarak inip çıkabiliyorum ve yaşıtım çoğu erkeğin yaşayabileceği kadar aktif bir yaşam sürüyorum. Bu ifadeleri destekler biçimde, 1975’de önde gelen bir nörolog tarafından yapılan  tıbbi muayeneme daha sonra değineceğim. Hiçbir mucize gerçekleştirilmedi.  İyileşmedim. Basitçe bir remisyon (geri çekilme) - AMA KENDİLİĞİNDEN OLDUĞUNA KESİNLİKLE İNANDIĞIM BİR GERİ ÇEKİLME - yaşıyorum.

Herbir insan vücudunun metabolizmasının farklı olduğunu kabul etmekle birlikte, belli prensipleri izleyerek elde ettiğim faydanın başka insanlara da uyarlanabileceğini varsaymanın mantıksız olmadığını düşünüyorum.

Fakat daha önceki kitapçığımda anlattığım rejimin uygulayan herkese iyi geldiğini iddia etseydim tamamen dürüstlükten uzak davranmış olurdum. Rejim, benim için ve birçokları için işe yaramış görünüyor. Tavsiyelerime uyan bazı kişilerin durumunun düzelmediğini söylemek de eşit derecede olası. Önceleri, önerilerimi yeterince uzun süre, harfiyen uygulamadıklarını veya belki de başarılı olmak için benim kadar kararlı olmadıklarını düşündüm.

Ama gıda alerjileri alanındaki son ilerlemeler daha akla yakın bir açıklamayı ortaya çıkardı.  FARKLI İNSANLARIN FARKLI METABOLİK SÜREÇLERİ, FARKLI ALERJİLERİ VE AYNI ZAMANDA ÇEŞİTLİ ALERJENLERE KARŞI FARKLI DÜZEYLERDE REAKSİYONLARI BULUNUYOR. BÖYLELİKLE BANA İYİ GELEN DİYET, BÜTÜN DİĞER VAKALARDA BAŞVURULACAK DİYET OLMAK ZORUNDA DEĞİL.

Artık bir kimsenin alerjilerini basit bir testle belirlemek mümkün. Bunu yakın zamanda yaptırdım. Sonuç iddiama ek bir destek sağlıyor. Teste göre en şiddetli alerji gösterdiğim gıdalar yıllar önce diyetimden çıkardığım gıdalar, ki bu rahatsızlığımı diyetimden gluteni, süt yağını, diğer hayvansal yağları ve şekeri çıkardığım için kontrol altına aldığımı gösteriyor.

Peki alerjiler hakkında hiçbirşey bilmezken neden böyle birşey yaptım? Bana öyle geliyor ki bu sorunun cevabı son derece önemli; çünkü aynı zamanda başka bir sorunun da cevabı olabilir : multipl sklerozumun sebebi bence neydi?

Alerjenin ne olduğunu bilmek önemli. Alerjik olduğumuz bir gıda (alerjen denir) bağışıklık sistemimiz tarafından kabul edilmeyen bir gıdadır. Alerjen, metabolik süreçlerimize uyum sağlamak yerine, işlevi virüs ve mikroplar gibi istenmeyen işgalcilere karşı muhafızlık etmek olan akkan (lenf) hücrelerimize saldırır, hatta onları yokeder. Bu sebeple alerjenleri diyetimizden çıkarmak sağlığımız için bu kadar önemlidir.

Vücudumu artık biyolojik bir süreç - daha doğrusu, yanlış giden bir biyolojik süreç - olarak görüyordum. Alerji testlerini duymadığım için diyetimdeki hataları tespit etmenin bir yolunu bulmam gerekiyordu.

İnsan tarafından ta başlangıçtan beri tüketilmiş olan yiyeceklere bağlı kalmak bana mantıklı göründü. DİYETİMİ, İNSANLIK TARIMA DAYALI TOPLULUKLAR HALİNDE YERLEŞİK DÜZENE GEÇMEZDEN, TAHIL YETİŞTİRİP, İNEK BESLEMEDEN ÖNCE  AVCI-TOPLAYICILARIN TÜKETTİĞİ YİYECEKLER ÜZERİNDE TEMELLENDİRDİM.

Beni, gluteni (tahıllarda endospermi - rüşeymi çevreleyen bir protein), inek sütünü ve şekeri kesmeye götüren bu mantık oldu. Bu gıdaları tüketmenin sonucunda evrilmedik ve bence bu gerçek onları reddetmemizle bir şekilde ilişkili. Henüz bilinenler yeterli değil; ama yiyecekler ve hastalık arasındaki bağlantı giderek belirginleşiyor. Üç temel allerjenimi ortadan kaldırdığımda kötüleşmem durdu ve yavaş - ama  yine de - sürekli bir ilerleme kaydetmeye başladım.

Bundan çıkardığım sonuç, türümüze yabancı olan veya alerjik olduğumuz, bağışıklık sistemine (doğal savunma sistemlerine) saldıran gıdalar bir yolunu bulup sağlıklı yeni hücrelerin yapımına engel oluyor ve böylece yaşlanmaya varıncaya kadar tüm dejeneratif hastalıklar için neden haline geliyor.

zaman zaman blog'a bağlantı vermektense direkt kopyala/yapıştır yöntemiyle yazılarımı paylaşmayı daha pratik (?) bulan kişiler oluyor. Ben de arada sırada böyle selam vermeyi düşündüm herkese. Has okurlar ve çabama saygı duyan sevgili misafirler, böldüğüm için kusura bakmayın. şu yazıyı okumuş muydunuz?   ipek yavuz 


Multipl Skleroz nedir? Görünen o ki hastalığın sebebi konusunda genel olarak kabul gören bir anlayış yok. Hastalığı etkilerini anlatarak tanımlamak gerekiyor. Black’s Medical Dictionary’ye göre “beyin ve omuriğin çeşitli yerlerine dağılmış olarak bulunan, büyüklükleri topluiğne başından bezelye büyüklüğüne veya daha fazlasına kadar değişen, herbiri  aslında sadece sinir hücrelerini ve liflerini birbirine bağlayacak miktarda varolması gereken bağdokusu (mikroglia) topaklarından oluşmuş sertleşmiş parçalar içeriyor... Erken aşamalarda sertleşmiş parçaların içinde bulunan, sinirlerin izolasyonunu sağlayan tabakalar parçalanıyor, emiliyor, sinir liflerini çıplak bırakıyor, bağdokusu daha sonra bunlar arasında oluşuyor.” Veya Blakiston’ın 3. baskısına göre “Gliyozis ve sinir sisteminin farklı bölgelerini parça parça etkileyen plak oluşumu tarafından takip edilen demiyelinizasyon. Sebep bilinmiyor.”

Basitçe ifade edilirse, sinirlerin yalıtımı, beyne giden ve beyinden gelen uyarımların artık etkili biçimde taşınamayacağı şekilde bozuluyor. Sonuç felç, kısmi körlük, denge eksikliği ve vakadan vakaya değişen tanıdık belirtilerin tümü olabilir.

Bana göre hastalıklarla ve rahatsızlıklarla başa çıkmak için üç yöntem var.

İlk olarak, ilaçların kullanımıyla ortodoks tıbbi yaklaşım var. Modern tıbbın başarısı temelde buna dayanıyor.  Maalesef MS ve çoğu diğer dejeneratif rahatsızlıklar için (eğer gerçekten varsa) uygun ilaç henüz keşfedilmedi.

İkinci olarak genetik mühendislik adı verilen yeni manipülatif bilimsel yaklaşım var. Gerçekçi olmak gerekirse buna daha zaman var.

Üçüncü olarak önleyici veya bütüncül tıp olarak bilinen yöntem var. Benim MS’le başetme yöntemim işte buna dayanıyor.

Hepsi de herhangi bir sağlık sorununa yaklaşım olarak meşru. Ama, MS sözkonusu olduğunda, benimsediğim yöntem bende pozitif sonuçlar doğuran tek yöntem olduğu için, denemekte yarar var gibi görünüyor.

Bence sorunlara her üç yöntemle de yaklaşmak mümkün.  Profesyonellerde aşırı katılık ve kalıplaşma eğilimi oluyor. Bir şeyi yapmanın farklı yolları olduğunu herzaman hatırda tutmakta fayda var.

Şimdiye kadar değindiğim konuların üstünden geçeyim.  Yirmibeş yıl önce hastalığım karşısındaki nörolojik yaklaşım beni hayal kırıklığına uğrattı. Tutarlılığı yoktu,  yönü yoktu, inanılırlığı yoktu, görülebilir bir başarı şansı yoktu.  Düşüncelerim biyokimya okuduğum bir döneme sürüklendi  Anatomi eğitimi almış doktorun sandığı gibi statik bir et yığını - bir tür yaşayan kadavra - olmadığım düşüncesine vurulduğumu hatırlıyorum. Biyokimyasal bir süreç olduğumu söylemek daha doğruydu. Ve şimdi, ters giden bir biyokimyasal süreçtim.

Belki, diye düşündüm, işin içinde esrarengiz bir virüs ya da vücudu istila eden bir mikrop yoktur. Belki sadece bir kimyasal dengesizliğin,  (en geniş anlamıyla) yanlış kimyasalların biraraya toplanmasının ve tekrar kabul edilebilir bir insanı oluşturmayı başaramamasının sonucuydum.

Sonuç olarak nöroloğumu bıraktım ve - neredeyse enkaz halinde - karım ve arkadaşlarımın paha biçilmez yardımlarıyla bu yeni olasılığı araştırmaya giriştim.

Bu yazı o kararın sonuçlarından biri. Hikayem sayesinde çok sayıda insan farkedilir gelişmeler gösterdi.

Sonuçlardan birinin “DİYET VE SAĞLIK GENELLİKLE DİREKT OLARAK BAĞLANTILIDIR” gerçeğinin, bu tartışmanın diğer tarafından bazı (tıbbi mesleklerden) arkadaşlarım tarafından farkedilmesi olacağını umuyorum.

Her halükarda Queen Square’den (hastane) ayrıldıktan sonra mantığımla bir tedavi sürecine başladım. Tarih, gözlem ve sağduyunun bir bileşimi  ne yapmam gerektiğini söylüyorsa. onu yaptım.

Şahsen yaptığım buydu ve benim için sonuç üzücü teşhisten tam bir geri dönüş oldu. Tekerlekli sandalyeye mahkum olmak yerine tekrar normal bir insan oldum.

Aynı rejimin hastalıktan muzdarip diğer insanlar için de aynı güzel sonucu vereceğini garantilememin bir yolu yok.

Söyleyebileceğim tek şey, metabolik sürecin aynı şekilde analizi ve  telafiye yönelik uygun diyetin aynı katılıkla uygulanmasının aynı sonuçları doğurması gerektiği.

Bir başkasına tamamıyla benzeyen kimse yok. Hayatınız kendi ellerinizde. Rahatsızlığınızı kontrol altında tutmak ve iyiye gitmek istiyorsanız, benim gibi yapmanız ve vücudunuzun tolere edebileceği diyete ulaşmak için uğraşmanız mantıklı.
...

Size insanların önemli bir kısmının buğdayı ve diğer tahılları, ayrıca şekeri, süt ve süt ürünlerini tolere edemediğini söyleyebilirim; ama bu grupta olup olmadığınızı kendi kendinize bulmanız gerekiyor. Sayılan gıdalar sizin için uygun olabilirler. Yine de, birçok beslenme uzmanıyla birlikte bundan emin değilim.

Eğer denemeyi  yalnız başınıza yapma konusunda kendinizi yeterli hissetmiyorsanız veya yardıma ihtiyacınız varsa, bu yazıyı dikkate alarak okuyacak açık fikirli, diyet konusunda bilinçli, bütüncül (holistik) tarzda bir hekim aramanızı ve kendinizi ona teslim etmenizi şiddetle öneririm.

Belki, en başta beslenmemde yaptığım üç önemli değişikliğin başka dejeneratif rahatsızlıklarda yararlı olduğunun tıbben kabul edildiğini belirtmekte fayda var.

  • Glutensiz diyet çölyak hastalığının belirtilerini yokeder.
  • Şekersiz diyet diyabet ve hipoglisemi vakalarında önerilir.
  • Süt yağından arındırılmış diyetin kalp rahatsızlıklarından muzdarip kişilere iyi geldiği görülüyor.

Beslenmedeki bu değişikliklerin metabolizmanın sağlıklı yenileyici hücre dokusu oluşturma yeteneğini etkilediği apaçık. Vücudumuzun sadece yaşam süreciyle kaybettiği hücrelerin yerine konacak yeni hücre dokusu ihtiyacını karşılayabiliriz.

İşleyişin sürekliliğini sağlamanın  önemli bir yolu, kaybedilen herhangi bir önemli besin öğesini yerine koymaktır...

İzleyen birkaç yıl içerisinde şüpheli gıdaları diyetimden birer birer çıkarttım.  Başlangıçta ancak belirtilerimin durumunu sabit hale getirdim; sonra yavaşça ve sürekli olarak sağlığım iyiye gitti.  Yavaşça kelimesini vurgulamalıyım. Gömleğimin kol düğmesini ilikten geçirmeyi başarıp İLK BELİRGİN İYİLEŞMEYİ FARKEDENE KADAR DÖRT YILDAN FAZLA ZAMAN GEÇTİ. Uzun süredir ilk defa parmaklarım emirlerime uyuyordu.

Böylece cesaretlenip rahatsızlığımla ilgili olarak beslenme sorunuyla daha yakından ilgilendim.

Birçok şeyi - aslında herşeyi -  çok sayıda farklı doktor, biyokimyager, bilim insanı, araştırmacı ve uzmanın çalışmalarına borçluyum. Ben sadece başkalarına ait keşifleri, önerileri, kavrayışları uyumlu bir bütün içine topladım.

Bu, soruna pozitif yaklaşmanın bir yolu. Çok sayıda insana faydası olduğu görülüyor. Doğası gereği sonuç vermesi son derece uzun sürüyor; fakat daha önce söylediğim gibi yavaş bir düzelme, yavaş, umutsuz bir dejenerasyondan iyidir.

Tıbbın yakın zamanda teorilerimi biyokimyasal ve diyetetik konuları dikkate alan  medikal yöntemlerle ele alacağını umuyorum.

Yıllar boyunca teorilerimin çizdiği yolu takip ettim. 1975’te, 1953’te Queen Square’de ilk tetkiklerimin çoğunun başında bulunan nöroloğa gittiğimi sizlere şimdiki sağlığımın ışığı altında memnuniyetle söylüyorum. Beni tam bir nörolojik muayeneden geçirmesini istedim. Bunu yaptı ve muayene sırasında sürekli “Kusur bulamıyorum.” dedi. Her refleks, her kas, her hareket normaldi.

Sonunda sıra gözlerime geldi. Sağa doğru bakarken görüş alanımın sınırında bir nistagmus (gözün sağa sola titremesi) izi buldu. En kötü zamanlarımda nistagmus körlük boyutundaydı. Farkında bile olmadığım bir kalıntısı olması hiç önemli değildi. Bunun dışında gözlerim sözkonusu olduğunda astiğmatım inanılmaz şekilde yokoldu. Artık, uygun günışığı altında, gözlüksüz gazete okuyabiliyorum ki bunu son otuz yıldır  yapamıyordum.

Muayenemin sonunda nörolog, sakatlayıcı bir MS atağından tüm sistemimde geriye kalmış olduğu görülen tek izin (yukarıda bahsedilen) bu hafif nistagmus olduğunu onayladı.

Geçmişten bahsederken, Queen Square’deki ilk karşılaşmamızı izleyen yıllarda epey ağır bir atak geçirdiğimi hatırladı. Ona doğrudan, bu kadar muhteşem bir remisyonla (hastalıkta geri çekilme) karşılaşıp karşılaşmadığını sordum; o da karşılaşmadığını kabul etti.

Öyleyse Multipl Skleroz kurbanlarına önerdiğim şey ne?  Kesinlikle tam bir iyileşme değil. Eğer kabul ederseniz, soruna benim durumumda vücudumdaki düzelmeyi sağladığına inandığım ve başkalarına da faydalı olacağını düşündüğüm pozitif bir yaklaşım öneriyorum.

Şimdi okuyacağınız, ÇOK KISA SÜRE İÇİN BİLE GEVŞESEM ESKİ NAHOŞ DURUMUMA GERİ DÖNECEĞİME EMİN OLDUĞUM İÇİN  halen sadık olduğum rejimin detayları.

Tabii, belli bir dereceye kadar, alerji testimin bulgularına uyacak biçimde değişiklikler yaptım. Yani hafif alerjik olduğum birkaç gıdayı daha elimine ettim.

Alerji testi yaptıran herkes böyle yapmalı; fakat temelde yıllar içinde geliştirdiğim diyeti izliyorum ve tavsiye ediyorum.

DİYET

… istemediğim halde birçok insan tarafından, multipl skleroza karşı yaklaşımımın gluteni yasaklamaktan ibaret olduğu kanısını uyandıran “glutensiz diyetçi adam” olarak tanındım.  HİÇBİRŞEY GERÇEKTEN BU KADAR UZAK OLAMAZ. … Glutenin diyetten çıkarılmasının - çoğu kez şart olsa da - tüm yaklaşımın sadece bir yönü olduğunu hatırlamalısınız. ...

Bana göre dejeneratif hastalıklara beş koldan saldırılmalı :
  1. Gluten ve süt ürünleri yok
  2. Alerjik olduğunuz hiçbir gıda yok
  3. Düşük miktarda şeker
  4. Düşük miktarda hayvansal yağ. Daha çok doymamış yağlar.
  5. Varolan vitamin ve mineral eksikliklerinin giderilmesi
....

Tıbben çeşitli rahatsızlıkların belli gıdaların tüketimi sebebiyle oluştuğu veya kötüleştiği kabul ediliyor. Mesela çölyak hastalığı tahıllarla bağlantılı, diyabet şekerle bağlantılı, kalp hastalıkları süt yağıyla alakalı.

Rejimim,  multipl sklerozun (yukarıda sıralanan rahatsızlıklarla) aynı kategoride olduğu inancına dayanıyor; fakat yine de tıp otoritelerinin bu fikre katılmadığını vurgulamak gerekiyor. Eğer haklıysam  ALERJİK OLDUĞUNUZ VE SİZE ZARAR VEREN YİYECEKLERİ TÜKETİYOR OLMANIZ KUVVETLE MUHTEMEL.  Doğru yiyecekleri yiyerek durumunuzu düzeltme şansınız olduğuna inanıyorum. Hayattaki birçok şeyde olduğu gibi BAŞARI SİZİN KARARLILIĞINIZA BAĞLI. Kurallara gönülsüzce aşağı yukarı uymak olamaz. Zararlı olduğunu düşündüğünüz maddelerden birini içermesin diye yediğiniz her tabağa dikkat edin. Eğer hile yapmak için aklınız çelinirse, sadece kendinizi kandırdığınızı bilin.

Diyetinizi düzelttiğinizde yeni diyete neredeyse şimdiki diyetinize olduğu kadar kolay uyduğunuzu farkedeceksiniz. Bu da sadece alışkanlıkla ilgili. İyi ya da kötü beslenme alışkanlıkları - seçim sizin.

...

UZAK DURULACAKLAR

Bu bölümde özellikle bana zarar verdiğini düşündüğüm için diyetimden çıkarttığım gıdalardan bahsediyorum. Yani gluten, yüksek miktarda hayvansal yağ, işlenmiş şeker içerenler. Liste ürkütücü görünüyor ve şimdiki yeme alışkanlıklarınızda temel değişiklikler yapacak; ama sizin için  uygun olan iyi, besleyici,lezzetli gıda skalası hala çok geniş ve günlük menülerinizde çok sayıda değişikliğe izin veriyor.

GLUTENİ KATI BİÇİMDE KESMELİSİNİZ. Bu, hepsi gluten içeren ARPA, BUĞDAY, ÇAVDAR ve YULAFın her türlü kullanımından kaçınmanız anlamına geliyor.  … İçinde bir çimdik bile glutenli un bulunan hiçbirşey yemeyin. Bu açıdan diyetiniz çölyak hastalığından muzdarip birininki kadar katı olmalı.

Eğer sisteminizde gluten duyarlılığı  görünür hale gelmemiş olsa bile (çev. notu : mesela ekzema, sivilce, şişkinlik vs. için muhtemel sebep olarak) bu önlemi almanız bana göre akıllıca olacaktır.

Ayrıca rafine şekeri tamamen kesin. Şekere alerjisi olduğu anlaşılmamış olsa bile bu her insana vereceğim bir tavsiye. Bugünlerde tüm tıp otoriteleri buna katılacaktır.

Bal ve fruktozun (meyvelerde bulunan şeker) sisteminiz için daha zararsız olması mümkündür.

Hayvansal yağ tüketiminizi çok azaltmalısınız. TÜM SÜT ÜRÜNLERİNİ ve MARGARİNİ KESİN. Sağlıklı yağlar tüketin.
Kızartılmış yiyecekler sindirlmesi en zor yiyeceklerdir, bu nedenle tüketiminizi azaltmaya çalışın.

Dana, kaz, koyun yağları gibi tüm doymuş yağlardan kaçının. Ama sakatatı (karaciğer, dil, böbrek vb.) ete tercih ederek tüketebilirsiniz. Açık alanda yemlenen, serbest dolaşan hayvanları (av eti, kümes hayvanları, tavşan vs.) yiyin. Etinizdeki yağı herzaman ayırın.  (çev. notu : hayvansal yağı kesmek artık kronik hastalıklarda uygulanması önerilen farklı bazı diyetlerin - mesela taş devri diyetinin - yönergeleriyle çelişiyor.)
Yetiştirilen hayvanlarda adipoz (zararlı) yağın yapısal (gerekli) yağa oranı 50’ye 1 olabilir. Serbest dolaşan hayvanlarda bu oran 2’ye 1’dir.

Bira, cin, viski, votka, tatlandırılmış meyve suları ve gazlı içeceklere izin yok.

Yukarıdaki önerilerin bazıları kendi ulaştığınız sonuçlarla çelişebilir. Aslında kendi vücudunuzun sorumluluğunu size veriyorum. Size kendi durumumu kontrol etmeyi ve iyileştirmeyi başarmak için yaptıklarımı anlattım. Ayrıca, size kendi kararlarınızı vermeniz için yardımcı olması amacıyla bilimsel bir yönteme erişim sundum. Daha fazlasını yapamam.

MAALESEF “BUNU YAPIN”, “ŞUNU YAPMAYIN” DİYEMEM. YEDİĞİMİZ YİYECEKLERE VERİLEN KİŞİYE ÖZEL TEPKİLER GENEL BİR KURAL KONMASI İÇİN FAZLASIYLA BÜYÜK ÖLÇÜDE DEĞİŞİKLİK GÖSTERİYOR.

Belli bir dejeneratif hastalığı kontrol altına aldığı söylenen diyetlerden her zaman şüphe duymamın nedeni budur. Bu tarz bir hastalığa sahip biri için daima bir diyet vardır. Ama diyet bu kişiye özeldir, hastalığa değil. DİYET DAİMA ÖZEL BİR METABOLİZMAYA UYACAK ŞEKİLDE KİŞİYE ÖZEL HAZIRLANMALI.

GENEL SAĞLIK İPUÇLARI

Mümkün oldukça bulunabilen en taze yiyecekleri yiyin. Kıyılmış lahana, rendelenmiş taze havuç ve pancar gibi çiğ sebzeler tüketin. Hergün taze meyve de yiyin - size sindirime yardımcı  enzimler sağlarlar. Meyve ve sebze suları güzel sıvı öğünlerdir. Sebze suları taze sebzelerden meyve - sebze suyu sıkacağıyla çıkartılabilir veya bir sağlıklı gıda dükkanından satın alınabilir. Naturel (tatlandırılmamış) meyve - sebze suları şekersizdir ve günlük C vitamini alımınıza katkıda bulunur.

Dejeneratif hastalığınızın ortaya çıkmasının yıllar aldığını hatırda bulundurun.  Bu yüzden bir gecede düzelmeyeceksiniz.

Son bir ekleme olarak, eğer alerji testi yaptırdıysanız bu son bölümün test sonuçlarına uyacak şekilde uyarlanması gerekeceğini unutmayın.

Tavsiye ettiğim çoğu şeyi uygulanabilir bulacağınızdan eminim. İdeal olan diyetin kişiye özel olarak düzenlenmesi. Ama anlattığım diyetin kendinizinkini hazırlamak için bir temel oluşturacağını düşünüyorum.

SABIR, AZİM ve UYGULAMADA GAYRET GEREKİYOR. Ama şahsen ulaştığım tamamıyla belirtisiz (semptomsuz) hal tüm çabalara değer. Sizi temin ederim.

EK DÜŞÜNCELER

PROBLEMİNİZİN TEMELDE GIDA DUYARLILIKLARI VE EKSİKLİKLERİNDEN KAYNAKLANDIĞINI hatırlayın. Bildiğimiz anlamda bir hastalıktan çekmiyorsunuz. Kendine has özel sebepleri ve çareleri olan size mahsus bir dengesizlikten muzdaripsiniz (eksiklikler ve bağımlılıklar). Göreviniz bu metabolik problemlerin (alerji olsun, vitamin veya mineral eksikliği olsun) ne olduğunu bulmak ve daha sonra onları düzeltmek.

Neyse ki çok sayıda doktor, klinik ve tıp merkezi artık dejeneratif hastalıklarda sebep olan bir faktör olarak beslenme odaklı ve - MS’in kendi başına bir varlık olduğu anlayışını henüz bırakmamış olsalar da - son derece yardımcı olabiliyorlar. Kendi muhakemenizi kullanmanız ve tavsiyelerinden hangilerini kabul edip hangilerinden şüphe etmeniz gerektiğine karar vermeniz gerekiyor.
Alerji testimin sonuçları benim için iki nedenden ötürü belirleyiciydi. Alerjik olduğum en önemli gıdaları belirlediğimi gösteriyorlardı : tahıllar (gluten), süt ürünleri, şeker, portakal, domates, tütün. Ayrıca daha önce farketmediğim brkaç başka alerjeni tespit ediyorlardı  : özellikle soğan, pirinç, mısır, elma. Bunları diyetimden çıkarmanın herhangi bir ek düzelme getirip getirmeyeceğini gözlemlemek ilginç olacak.

Uzmanların bahsettiği en yaygın alerjenler arasında, hepsini kendim için düzenlediğim diyetten çıkarttığım buğday, arpa, yulaf, çavdar, süt ürünleri, kakao, çikolata ve şeker bulunuyor. Bazı kimseler için sorun yaratan başka yiyecekler : kabuklu deniz hayvanları, yumurta, kırmızı et (artık bunu da tüketmiyorum). Fakat sizin EN KÖTÜ DÜŞMANLARINIZIN NELER OLDUĞUNU KENDİNİZ BULMAK ZORUNDASINIZ.

Bence MS’in gizemli, keşfedilmemiş bir fiziksel sebebi yok. Daha ziyade, metabolik süreçlerinizin (özellikle bağışıklık sisteminiz, yani akkan [lenf] hücrelerinizin) kan dolaşımınızdaki yabancı gıda maddelerine verdiği tahmin edilebilir ve kolaylıkla anlaşılabilir reaksiyon. Paniği bırakın ve normal hayata doğru uzun, yavaş, zorlu tırmanışınıza başlayın.

Yirmi yıldan fazla zaman önce, karanlıkta, umut ve mantıktan fazla birşeyin yokluğunda uğraşarak yaptığım tam da budur. Eğer ben o zaman yalnız başıma yapabildiysem, siz şimdi varolan tüm imkanlarla kesin başarırsınız. Ha gayret!
***

ROGER MacDOUGALL HAKKINDA

Oyun yazarı, film senaristi, besteci, müzisyen, şarkı sözü yazarı, tiyatro sanatları alanında öğretim görevlisi olan Roger MacDougall 1910 yılında, İskoçya’da doğmuş. Glasgow Ünivarsitesinde hukuk eğitimi aldıktan sonra müzisyen ve yazar olarak kariyer yapmaya başlamış. Üretkenliğiyle  kendine İngiliz film sektöründe yer edinirken, tiyatroyu da ihmal etmemiş ve başarılı oyunlar yazmış.

1953’te görme ve yürüme bozukluğuyla hastaneye gittiğinde MS teşhis edilmiş; fakat teşhis kendisinden gizlenerek durum eşine anlatılmış. MacDougall’a durumu “sinirlerde enflamasyon” olarak açıklanmış. Durumu yavaş yavaş kötüleşerek onu tekerlekli sandalyeye mahkum etmiş. Ses kayıt cihazı kullanarak iki oyun daha tamamlamış.

En sonunda rahatsızlığının multipl skleroz olduğu gerçeğini öğrenmiş. Hastalığın tedavisi olmadığını kabul etmeyerek multipl skleroza benzer dejeneratif hastalıklar hakkında öğrenebileceği herşeyi öğrenmeye çalışmış. Araştırmaları sonucunda soruna beslenmeyi düzenleyerek yaklaşmak gerektiğine karar vermiş. Bunun sonucunda, kendi üzerinde yıllar süren ve sonuçları yukarıda hikaye edilen denemelere başlamış.

Roger MacDougall sağlığına kavuşarak 80’li yaşlarındaki ölümüne dek herhangi bir MS semptomu göstermeden ve sağlıklı yaşıtları kadar aktif bir hayat sürmüş. Bu iyileşmenin diyetinde yaptığı değişiklikler sonucu gerçekleşen bir remisyon olduğuna inanarak benzer pozitif etkileri yaşamaları umuduyla deneyimlerini MS’ten (ve diğer kronik dejeneratif hastalıklardan) muzdarip insanlarla paylaşmış.

27 Kasım 2015 Cuma

The Truth about Cancer Tekrar

Ty Bolinger'ın kanser hakkındaki gerçekleri konu alan araştırması (9 bölümlük belgesel) bu haftasonu tekrar yayında. İlginizi çektiyse aşağıdaki link'ten izleyin lütfen.


Bu çabadan ve anlatılanlardan etkilendim. Tekrar gösterimleri duyurmadan edemeyeceğim. Tekrar (ücretsiz) gösterimler sırasında bu belgeselin tamamını yarı fiyatına satın alabiliyorsunuz. İsterseniz böylece çalışmaya destek verebiliyorsunuz. Kanserin ve kronik hastalıkların gerçek sebeplerini keşfetme, ilaç sanayiinin hakimiyeti ve yönlendirmesinden kurtulma zamanımız geldi.

17 Ekim 2015 Cumartesi

The Truth About Cancer - Kanser Hakkındaki Gerçek

Size bir belgeselden bahsetmeliyim. Muhtemelen e-mail kutunuza "The Truth About Cancer" belgeselini 13 - 21 ekim arasında ücretsiz izlemeniz için bir çağrı düşmüştür. Spam değil, şimdilik hergün bir bölüm yayınlanan dokuz bölümlük bir belgesel : konu kanser. Kanserin sebepleri ve doğal tedavi yöntemleri çok sayıda doktorla  yapılan. röportajlarla anlatılıyor. 


İlk bölüm için :

Kanser herkesin korkulu rüyası... Ayrıca MS, diyabet ve romatoid artrit dahil tüm kronik hastalıklar, obezite, psikiyatrik olarak sınıflandırılan otizm, DEHB (dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu), disleksi gibi rahatsızlıkların başlıca sebeplerinden biri sürekli çevresel kaynaklı toksinlerle yüklenmemiz. Kanser de böyle olduğuna göre belgeseldeki bakış açısı, öneriler hepimizin işine yarayabilir. 

Böyle önemli bir girişimden bahsedip ardındaki kişiden bahsetmemek olmaz. Projeyi başlatan, yürüten ve ropörtajları yapıp belgeselleri sunan Ty Bollinger.  Bollinger anne ve babasını kanser yüzünden kaybettikten sonra kanserin gerçek sebeplerini ve tedavilerini bulabilmek için bir arayış içine girmiş. Projesi onu ülkesi A:B.D.'de, Avustralya, İngiltere, Almanya ve başka ülkelerde  bütüncül yaklaşımla kanseri tedavi etmeye çalışan onlarca doktorla ve hastalıktan bu yöntemlerle kurtulan kişilerle söyleşiler yapmaya götürmüş. Ropörtaj yapılan çoğu doktor, kansere yakalandıktan sonra hastalıktan kurtulmaya çalışmak yerine gerekli önlemleri alarak, doğru yaşam tercihleri yaparak kanserden korunmanın daha önemli olduğunu ortaya koyuyor. 

Belgesel, kanser için günümüzde kullanılan tedavi yöntemlerinin insanları iyileştirmek şöyle dursun, çoğuna büyük zararlar verdiğini, buna karşılık bütüncül yaklaşımla ve doğal yöntemlerle yaşama kansersiz dönülebileceğini anlatıyor Dokuz bölümden oluşan bu belgesel ingilizce ve verdiğim bağlantılardan satın alınabilir.

Bölümlerden birinin başında George Orwell'den alınmış şu söz var :  "Hilekarlığın evrensel olduğu bir zamanda gerçeği söylemek devrimci bir harekettir." Evet ilaç sektörünün bu denli etkili, güçlü ve acımasız olduğu bir dönemde gerçeğin peşine düştüğü için Ty Bollinger'ı ve yanındaki ekibi tebrik etmek lazım. Cesurlar ve yaşamları değiştiriyorlar.

8 Ekim 2015 Perşembe

İYİLEŞME KRİZİ

Hayatımız boyunca çevresel ve içsel kaynaklardan toksinlerle yükleniyoruz. En başta yediklerimiz ve içtiklerimizde bulunan zararlı maddeler, vücudumuzdaki mikroorganizmalar tarafından üretilen atıklar var. Bunlara soluduğumuz havanın taşıdığı toksinleri (duşta veya havuzda soluduğumuz gaz halinde klor dahil), banyo ürünleri ve kozmetik ürünler aracılığıyla cildimizin emdiği kimyasal maddeleri, ev temizlik maddelerinden solunum ve cilt yoluyla aldığımız kimyasalları da eklemeli. Kullandığımız ilaçlar - özellikle antibiyotikler - , amalgam dolgular ve içerdikleri thimerosal (cıva) ve diğer katkı maddeleriyle aşılar ve tabii sigara… Evde ve işyerinde kullanılan eşyaların (halı, perde vs), mobilyaların, döşemelerin içerdiği petrokimyasalları, tarımda ve evde kullanılan böcek ilaçlarını da saydığımızda maruz kaldığımız toksik maddelerin listesi bitimsiz görünüyor.


Blog’da genellikle besinler yoluyla aldığımız, sağlığımıza zararlı olabilecek maddelerden ve vücudumuzu arındırmak için yararlanabileceğimiz detoks yöntemlerinden  bahsettim.  Hazır gıdalardan uzaklaşıp minimum düzeyde işlem görmüş doğal gıdalara yönelmek, çiğ sebze - meyve, yeşillik ağırlıklı beslenmek, su orucu, bentonit kiliyle kil banyosu yapmak hep vücudumuzda  detoks sürecini destekleyen, hızlandıran faaliyetler. Egzersizle veya saunada ter atmak da, hatta refleksoloji ve masaj da öyle. Yukarıdaki iç karartıcı toksin listesine yer vermemin sebebi bu arınma yöntemlerinden yararlanırken arınma sürecinde kana karışarak bir süre bize rahatsızlık verebilen etkenlerin bir listesini yapmaktı.  Evet, detoks vücutta depolanan toksinlerin yerinden oynamasına ve kana karışmasına sebep olur.  Detoks yöntemleriyle atılmak üzere yerleştikleri dokulardan sökülen toksinlerin ve detoks sonucu ölen mikroorganizmaların salgıladığı endotoksinlerin yarattığı rahatsızlıklara "iyileşme krizi" deniyor.

Jarisch - Herxheimer refleksi olarak da bilinen iyileşme krizinin şiddeti genellikle vücuttakı toksin yükünün miktarıyla doğru orantılı oluyormuş. Yani krizin ağırlığı ve süresi kişiden kişiye değişiyor. Kana karışan, cilt veya boşaltım sistemi yoluyla atılacak toksinler ne kadar fazla ve etkiliyse iyileşme krizinin şiddeti de o denli fazla olacaktır.

Toksinler en  çok vücut yağlarında depolandıkları için özellikle beslenme tarzınızı değiştirerek veya su orucuyla birkaç kilo vermeniz iyileşme krizi denilen bu rahatsızlık hissiyle tanışmanıza yol açabilir. Kist ve iyi huylu tümörler de vücudun toksinleri depolamak için seçtiği bölgelerden. Bağ dokusu da toksin depolanan bölgeler listesinin başlarında.


Peki iyileşme krizi nasıl durumlar yaratır? Aşağıda sıralananlar tipik iyileşme krizi belirtileri :
  • Yorgunluk (Birkaç gün boyunca kendinizi herzamankinden halsiz hissedebilirsiniz.)
  • İshal ya da kabızlık
  • Başağrısı, eklem ağrıları
  • Uykusuzluk ya da fazla uyuma isteği
  • Düşük seviyede ateş
  • Endişe
  • Duygudurumunda değişiklikler, huzursuzluk
  • Bulantı
  • Deride döküntü, kızarıklık veya kaşıntı gibi rahatsızlıklar
  • Burun tıkanıklığı
  • Düşük kan basıncı (düşük tansiyon)
Önceki yazıda bahsettiğim “kandidiyaz”dan şüpheleniyorsanız, bu sebeple veya genel bir arınma amacıyla detoks yapmaya başladıysanız, özellikle şekerli, tahıllı, nişastalı yiyecekleri kestiyseniz bağırsaklarda yaşayan zararlı organizmalar ölmeye başlıyor demektir. Bu tip zararlılar ölürken çeşitli toksinler serbest kalir. Bu toksinler de yukarıda sıralanan rahatsızlıklara sebep olabilir.


Detoksla toksinlerden kurtulmak, sonrasında beslenmemıze ve çevresel koşullarımıza dikkat ederek fazla toksin yüklenmemeye çalışmak arzulanır şeyler. Özellikle ilk detoks uygulamalarınızda iyileşme krizi yaşayabilirsiniz. Kısa bir süre boyunca, iyileşme krizi kendinizi önce hissettiğinizden daha kötü hissetmenize neden olabilir. Telaşa mahal yok. Bu geçici bir durum. Aşağıdaki önlemleri alarak bu dönemi daha kolay atlatabilirsiniz.
  • Bol su için, susuz kalmayın. Çözünen toksinlerin kolayca atılabilmesi için boşaltımın desteklenmesi  gerekir.
  • Eğer su orucu uygulamıyorsanız yine boşaltımı kolaylaştırmak için lifli gıdalar, daha fazla taze sebze ve yeşillik tüketin.
  • Sağlıksız ve bol katki maddesi içeren gıdaları atıştırmamak lazım. Vücut toksinlerden kurtuldukça işlenmiş ve şekerli yiyeceklere duyulan istek de azalır. Birşeyler atıştırma isteğini geçiştirmek için yine su ve bitkisel çay içmek (içlerine limon sıkılabilir) ve dikkati dağıtıcı faaliyetler (kitaplar, dergiler, filmler …) önerilebilir
  • Toksinleri cilt yoluyla da attığımızı hatırlayalım. Sık duş almak lazım. Duş sonrası cildin koruyucu tabakasının hızla yenilenmesi ve cildi nemlendirmek için vücudumuza bildik kozmetikler yerine çok az hindistancevizi yağı sürebiliriz. İçerdiği orta zincirli yağ asitleri ve antibakteriyel özelliğiyle hindistancevizi yağı bu hassas dönemde ihtiyacımız olan şey.
  • Detoks dönemimizin rahat ve stressiz geçmesi için yakınlarımızdan yardım alalım.


Kendinizi halsiz ve huzursuz hissettiğinizde detoks sonunda beklenen şu genel kazanımları, belki daha fazlasını elde edebileceğinizi düşünüp kendinize moral verebilirsiniz :


  • sindirimde iyileşme
  • bağışıklık sisteminde güçlenme
  • daha düzgün bir dolaşım
  • Eklem ve kas ağrılarının azalması hatta geçmesi
  • Yükselen enerji düzeyi
  • zihnin açılması ve ruhsal durumda denge
  • iyilik hissinde artış


Eğer rahatsızlıklarınızın sebebinin iyileşme krizi olduğunu farkettiyseniz, bunun geçici bir süreç olduğunu ve aslında toksinlerden kurtulmakta olduğunuz anlamına geldiğini unutmayın. İyileşme krizi iyileşmeden önce yaşanan kısa bir kötüleşme dönemidir.



Kaynaklar :

27 Ağustos 2015 Perşembe

Kandidiyaz Nedir? Anormal Bağırsak Florası Bize Ne Yapar?

“Bütün hastalıklar bağırsakta başlar”, “Ölüm bağırsaklarda barınır.” Doğruluklarını ancak yavaş yavaş anladığımız bu vurucu cümleleri günümüzden 2400 yılı geçkin bir zaman önce Hipokrat söylemiş.


Hipokrat’ın sözlerini tekrarlayan bazı günümüz doktorları (örneğin 7'den 70'eTaş Devri Diyeti kitabının yazarı merhum Dr. Ahmet Aydın)  ve bilim adamları bu sözlerle bağırsaklarımızda yerleşmiş olan faydalı bakterilerin yarattığı ekosistemin insan sağlığı için taşıdığı önemi anlatmak istiyor.


İnsan vücudunu oluşturan hücre sayısı 10 trilyon civarında. Organlarımızda ve cildimiz dahil dokularımızda, insan vücuduna eşlik ederek yaşayan, sindirime ve birçok fizyolojik sürece yardımcı olan binlerce türe mensup mikroorganizma sayısı ise vücut hücrelerimizin sayısının on katı kadar. Vücudumuzun insan için yaşamsal önem taşıyan, mikroorganizmalardan oluşan ekosistemine “mikrobiyom” deniyor. Sağlıklı vücutta olması gereken faydalı bakterilerle simbiyotik bir ilşkimiz var. Vücudumuz onlara yaşayacakları ortamı ve besini sağlıyor. Bakterilerin yararlı faaliyetleri arasında vücudumuzun sindiremediği gıdaları (örn. bitkisel lifler) sindimemiz için gerekli bazı enzimleri üretmek, vitamin sentezlemek (bazı B grubu vitaminler, K vitamini vs.), zararlı mikroorganizmalara saldırarak sayılarını kontrol altında tutmak, toksinlerin bağırsak duvarından kan dolaşımına geçmesini engellemek var. İnsan bağırsağındaki mikroorganizmalarin toplam ağırlığı iki kiloyu buluyor. Sağlıklı bir insanda bu mikroorganizmaların %80 - 85'inin yararlı mikroorganizmalar olması, en fazla %15 - 20'sinin fırsatçı mikroorganizma olması bekleniyor.

Vücuttaki bütün mikropları deterjanlar, sabunlar, antibakteriyel ajanlarla öldürme anlayışını terketmeye, içimizdeki mikrobik ekosisteme zarar vermemek gerektiğini anlamaya başlıyoruz. Mesela antibiyotiklerin zararlı mikropları öldürürken faydalı bakterileri de öldürdüğü, böylece sağlığımıza zarar verdiği artık bilinen bir gerçek. Antibiyotikler faydalı bakterileri öldürüp bağırsak ve ürogenital sistemimizde çoğunluğun artık kontrolsüz kalan zararlı mikroorganizmalara geçmesini sağlamanın yanısıra patojen (hastalık yapıcı) bakterilerin de antibiyotiklere karşı direnç geliştirmesine, giderek daha güçlü patojenlerle karşı karşıya kalmamıza sebep oluyor. Üstelik mikrobiyoma zarar veren tek ilaç türü antibiyotikler de değil. Steroidler, reçetesiz satılan birçok ağrıkesici ve hatta doğum kontrol haplarını da mikrobiyoma zarar veren , sağlığımız için uzak durmamız gereken ilaçlar arasında sayabiliriz.


Yukarıda anlatıldığı gibi yararlı bakterilere zarar vererek mikrobik ekosistemimizi bozan alışkanlıkların yanında zararlı mikroorganizmaların çoğalmasına sebep olarak mikrobiyomun dengesini bozan alışkanlıklarımız var. (Tahmin edeceğiniz gibi modern çağın getirdiği yeni beslenme alışkanlıklarından sözedeceğim.) İlk akla gelen günümüzde şeker ve tahıl tüketiminin çok artmış olması. Şekerli ve tahıllı yiyecekler "candida albicans" gibi normal bağırsak florasına sahip insanlarda sayıları yararlı bakteriler tarafından kontrol altında tutulan, böylece çoğalarak bize zarar veremeyen mikroorganizmaları besleyip çoğaltıyor. Beslenmemizde bu tür zararlı bakteri ve mantarları besleyen yiyecekler ağırlıktaysa bağırsak florasını zararlı mikroorganizmalar domine etmeye ve çeşitli sağlık problemlerine yol açmaya başlıyor. Günümüzde çoğu insanın başına gelen bu. Üstelik zamanla yayılan zararlı mikroorganizmalar yüzünden normalde iç çeperi dost bakterilerle kaplı olması gereken bağırsaklar tahrip oluyor, bütünlükleri bozuluyor. Kandida türü zararlılar rizoid adı verilen uzantılarını bağırsak duvarına geçiriyor. Bağırsaklar sızıntılı (geçirgen) hale gelip yarı parçalanmış proteinlerin (peptidler) kan  dolaşımına sızmasına yol açıyor. Bunun sonucunda besin duyarlılıkları, alerjiler, ekzema ve astım gibi rahatsızlıklar ortaya çıkıyor. Muhtemelen sızıntılı bağırsak sendromu bağışıklık sistemi hastalıklarının oluşması ve ortaya çıkmasında da çok önemli bir faktör.

Anormalleşmiş (disbiyoza uğramış) bağırsak florasının ne tür rahatsızlıklara neden olabildiği konusunda Dr. Natasha Campbell - McBride’dan alıntı yapacağım. Dr. Campbell-McBride nörolog ve beslenme uzmanı. Otizm hastası çocuğunu beslenmesini, yani en başta bağırsaklarını düzelterek tamamen iyileştirmiş. Daha sonra Cambridge’de açtığı kliniğinde anormal bağırsak floraları yüzünden pskiyatrik hastalıklara yakalanmış çocuk ve yetişkin hastaları tedavi etmeye başlamış. Tedavi ettiği ve sorunlarının anormal bağırsak florasından kaynaklandığını belirttiği hastalar arasında otizm, disleksi, dispraksi, hiperaktivite, şizofreni, depresyon rahatsızlıklarından muzdarip çocuk ve yetişkinler var. Bu konuda tecrübe ve birikimlerini anlattığı kitabı GAPS Bağısak ve Psikoloji Sendromu’nu satın almak için seçenekler aşağıdaki sayfada :


Dr.Natasha Campbell, GAPS (gut and psychology syndrome - bağırsak ve psikoloji sendromu) ismini verdiği kitapta özellikle otizm, DEHD, disleksi, dispraksi gibi rahatsızlıklardan muzdarip çocukları konu ediyor ve bu tür rahatsızlıkların temelde bozuk bağırsak florasından kaynaklandığı görüşünü savunuyor. Otizm gibi hastalıklar erken yaşta teşhis edilebiliyor. Bu demektir ki hastalanan çocukların belki hepsinde bebeklikten beri bu hastalıklara uygun bir zemin bulunuyor. Bu konu ve yetişkinlerde depresyon, şizofreni gibi psikiyatrik rahatsızlıklardan muzdarip yetişkinlerin beslenme değişikliğinden nasıl fayda göreceği, diyette değişikliğin nasıl yapılacağı kitapta etraflıca anlatılıyor.

Bağırsak florası normale döndükçe, hasarlı (sızıntılı) bağırsaklar tamir olup sızdırmazlıklarını geri kazandıkça hastaların da sağlıklarına kavuşmaya başlayacağını anlatıyor. Kitap anormal bağırsak florasının psikiyatrik hastalıkların yanında bağışıklık sistemi hastalıklarıyla da ilgili olduğunu açıklıyor.


Bu tür hastalıkların görülmediği topluluklarda da Batı tipi beslenme  alışkanlıkları edinildiğinde psikiyatrik hastalıklara, kronik hastalıklara, gıda duyarlılıklarına, özetle modern Batı toplumlarını ele geçiren kalp - damar hastalıkları gibi hastalıklara yakalanan birey sayısının arttığı gözleniyor. Düşününce, iki üç kuşak önce adı bile duyulmamış veya çok az rastlanan hastalıkların toplumumuzda bu kadar yaygınlaşmış olması aynı sürecin sonucu değil mi? MS, romatoid artrit, ülseratif kolit, tip 2 diyabet  gibi bağışıklık sistemi hastalıkları giderek yaygınlaşıyor. Aynı zamanda alerji, ekzama, hiperaktivite, otizm gibi dertlerden muzdarip çocuk (ve ebeveynlerin) sayısı gün geçtikçe artıyor.


Kandidiyaz Nedir?

Kandida bağırsak, mesane, vajina vs. vücudumuzun çeşitli organlarında yaşayan fırsatçı bir mantar. Aslında en ünlüsü “candida albicans” olmak üzere bu tek hücreli mayanın yirmiden fazla türü bulunur. Özellikle geniş spektrumlu antibiyotikler bağırsak, mesane ve vajinadaki yararlı bakterileri öldürürken kandida türlerine brşey yapamıyor. Beslenme tarzımız ve ilaçların etkisiyle  bağırsak, cilt  ve ürogenital organlarda kandida nüfusu artıyor. Kandidanın yolaçtığı enfeksiyonlara  “kandidiyaz” deniyor. Kandida bebeklerde pişik, ağızda ve vajinada pamukçuk gibi tanıdık rahatsızlıklara neden oluyor. Kandidanın kan dolaşımıyla ulaştığı tüm sistemlerde yarattığı rahatsızlıklardan en sık rastlananları :


  • Sindirim sorunları (kabızlık, kolit, IBS-huzursuz bağırsak sendromu)
  • Cilt problemleri (ekzema, mantar) : ciltte özellikle ılık ve nemli bölgelerde, tırnakta mantar enfeksiyonlarına neden olan genelde candida albicanstır.
  • Eklem rahatsızlıkları (artrit)
  • Davranışlarda ve duygudurumunda değişim ve sıkıntılar
  • Tekrarlayan vajinal mantar enfeksiyonları


Birçok kişideki yorgunluk, karında şişkinlik, zihinde bulanıklık, kaslarda güçsüzlük, eklem ağrısı, sinüslerde tıkanıklık, düşük libido, sürekli tatlı yeme isteği gibi birbirlerinden çok farklı görünen şikayetlerin kaynağı bağırsaklardaki kandida nüfusunun aşırı artması olabilir.

Tahıllı ve şekerli yiyecekleri yedikçe daha fazla tüketmek istememizin temelde iki sebebi var. Birinci sebep bu tür yiyeceklerin kandaki insülin seviyesini birden yükseltiyor olması. Glisemik indeksi yüksek yiyecekler yüzünden insülin seviyesi hızla yükselip hızla düşünce tekrar açlık hissi oluşuyor. Açlığını nişastalı veya şekerli yiyeceklerle bastırmaya alışmış kişiler sürekli karbonhidrat - insülin döngüsünde yaşıyor. Bu şekilde beslenildiğinde de kandida dahil, bağırsaklardaki zararlı mikroorganizmalar çoğalıyor. Sağlıklı bir insanın bağırsağında nüfusları yararlı bakteriler tarafından kontrol altında tutulan, dolayısıyla problem yaratacak kadar çoğalamayan kandida grubu mantarlar ve diğer zararlı mikroorganizmalar giderek yayılıyor, daha fazla şekerli ve nişastalı gıda tüketilmesine neden olan açlık ve tatlı krizlerini yaratan toksinlerini salgılamaya devam ediyor. Bu toksinler de ikinci sebep.

Kandidiyaz bağırsak florasının zararlı mikroorganizmalar lehine bozulduğunu gösterdiğine göre kandidanın kontrolden çıkıp aşırı çoğalmasına elverişli ortamlarda  haliyle clostridia gibi başka zararlı organizmaların da çoğalması hiç şaşırtıcı değil. Tüm bu organizmalar direkt neden oldukları rahatsızlıkların yanında salgıladıkları toksinlerle de başımıza bela oluyor. Bu toksinler ruhsal durumumuzu bozup irili ufaklı psikiyatrik rahatsızlıklara yol açıyor ve kendilerini besleyen, bize zararlı yiyeceklere istek duymamıza sebep oluyor. Ayrıca vücut salgılarımızın dengesini de bozuyor. Mesela mide asidi düşüklüğü yaratıyor ki bu da birçok sağlık problemimizin temelinde yatan sebeplerden biri.


Kandidanın kan dolaşımıyla yayılması, sistemik hale gelmesi özellikle bağışıklık sistemi zayıf kişilerde ölümcül olabiliyor. Mantar enfeksiyonlarının iyileşmesi zaman alsa da sağlıklı insanlar için büyük sorun teşkil etmiyor; fakat aşağıdaki durumlara maruz kalanların ekstra dikkatli olması ve en başta vücutlarında üreyen kandida gibi mantarları kontrol altında tutan sağlıklı mikroorganizmaları beslemek ve zararlı mantarların çoğalmasını engellemek için beslenme tarzlarını değiştirmeleri gerekiyor :


  • AIDS (HIV)
  • Sistemik lupus
  • Uzun süreli radyasyon terapisi
  • Kemoterapi, organ nakli sebebiyle bağışıklık sisteminin baskılanması, kortikosteroid kullanımı

Durum genelde bu denli ciddileşmese de uygun bir beslenme tarzı, alkolden uzak durmak, egzersiz, yeterince su içmek, ağır strese maruz kalmamak koruyucudur. Sistemik kandida enfeksiyonundan şüphelenildiğinde tıbbi yardım almak gerekir.

Kandidiyaza ve anormal bağırsak florası sorunlarına  karşı ne yapmalı?


Kandida veya diğer zararlı mikroorganizmaların yolaçtığı şikayetleriniz varsa yapılması gereken birkaç şey var. En başta tahıllı gıdaları, nişasta ve şekeri beslenme düzeninizden çıkartmak veya minimum düzeyde tüketmek gerekiyor. Bu tür gıdaların yerini taze ve pişmiş sebzeler, yeşillikler, meyveler (miktarına ve türüne dikkat ederek; çünkü meyveler de şeker kaynağı ve şekerle beslenen mikroorganizmaları coşturmak istemiyoruz), et, yumurta, özellikle yoğurt, kefir gibi fermente süt ürünleri, tuzsuz kabuklu yemişler ve tohumlar  almalı. Yani işlenmiş unla, şekerle yapılmış kof ve zararlı yiyeceklerin, hatta çok düşkün olduğumuz bulgurlu, rafine pirinçli, patatesli tariflerin yerini yararlı gerçek besinler almalı. 

Şekerden bahsedip bol şekerli (hatta “aspartam” gibi çok zararlı yapay tatlandırıcılarla tatlandırılmış) içecekleri unutmak olmaz. Hazır gazlı içecekler ve hazır meyve suları da tamamen bırakılmalı. Kısacası Taşdevri (paleolitik) Diyeti günlük diyetiniz olmalı.
http://www.bugday.org/portal/haber_detay.php?hid=1308


Alınacak önemli bir tedbir de ilaç kullanımıyla ilgili. Zorunlu olmadıkça antibiyotikler, steroidler, ağrıkesiciler ve doğum kontrol haplarından uzak durulmalı. Hepsi bağırsak florasını bozuyor. Ayrıca içindeki klor da yararlı bakterilere zararlı olduğundan musluk suyu içmemek, çay ve yemekleri musluk suyuyla hazırlamamak gerekiyor.


Evde mayalanmış yoğurt, kefir gibi fermente süt ürünleri, lahana turşusu gibi diğer fermente ürünler tüketilmeli. Ayrıca iyi bir probiyotik besin takviyesi de alınmalı. Türkiye’de henüz bulunamıyorsa da iyi bir probiyotikte toprak kaynaklı bakteriler dahil en az sekiz çeşit bakteri olması gerektiğini okudum.

Özellikle ürogenital sistemlerinde tekrarlayan mantar enfeksiyonundan şikayetçi olanların şöyle düşünmesi faydalı olur : ne kadar ilaç kullanılırsa kullanılsın, bağırsak florası düzeltilmedikçe mantar enfeksiyonu tekrarlayacaktır. Vajinada da bağırsakta yaşayan bakteriler yaşar. Bağırsaktaki kandida nüfusu kontrolden çıkmış ve yayılmışsa cinsel organlar da bundan etkilenecektir.


Bağışıklık sistemi hastalıkları, otizm gibi çocuklukta ortaya çıkan rahatsızlıklar veya psikiyatrik sorunların daha sistemli ve disiplinli bir şekilde ele alınması gerekiyor. Yukarıda bahsettiğim kitapta özellikle psikiyatrik (ya da şöyle diyelim : “psikiyatrik” olarak sınıflandırılan ve modern tıbbın psikiyatrik ilaçlarla tedavi etmeye çalıştığı) rahatsızlıklar için birkaç aşamalı bir diyet öneriliyor. Bağırsak disbiyozuna katkıda bulunan yiyeceklerin ve içeceklerin tamamen kesilip yerlerine yararlı yağlar, protein vs. konması, durum düzelip stabilize olunca da (bağırsağın artık geçirgen / sızıntılı olmadığı düşüncesiyle) diğer yiyeceklerin azar azar denenerek beslenmeye dahil edilmesi ...

Tekrarlayan mantar enfeksiyonlarıyla uğraşmıyor olsalar bile MS veya başka bir otoimmün hastalığı olanların taş devri (paleolitik) diyetine geçmeyi düşünmesi, tahıllardan ve şekerden uzak durması için ikna edici bir yazı olduğunu umuyorum.




Kaynaklar :

GAPS - Bağırsak ve Psikoloji Sendromu         Dr. Natasha Campbell - McBride
7'den 70'e Taş Devri Diyeti Prof. Dr. Ahmet Aydın
Tahıl Beyin                                                        Dr. David Perlmutter

https://en.wikipedia.org “Candida albicans”, “Candidiasis”, " glycemic index" başlıkları

https://www.smartlivingnetwork.com/yeast-fungal-infections/b/yeast-infection-dangers-avoid-deadly-stages-of-candida-albicans-yeast-infection/

http://www.modernmedicine.com/modern-medicine/content/when-candida-turns-deadly?page=full