Yasal Uyarı

Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bilgi ve referanslar hiçbir surette doktor tavsiyesi yerine geçmez. Tüm sağlık problemlerinde mutlaka bir doktora başvurulmalıdır. Doktora başvurmadan kesinlikle ilaç veya başka tedavi yöntemleri kullanılmamalıdır.

Kaynak gösterilerek paylaşılan ve verilen bağlantılar (link'ler) ile ulaşılan bilgilerden kaynak sahibi sorumludur.
Sitede yer alan bilgilerin Multipl Skleroz ve diğer hastalıklar konusunda genel kabul gören tıp literatürüne uygun olduğuna dair bir iddiam yok. Bir MS hastası olarak denediğim, kısmen fayda gördüğümü düşündüğüm yardımcı tedavilerle ilgili bilgi paylaşıyorum. Dolayısıyla, her hasta benim gibi kendi sağlığı için yaptığı seçim ve uygulamalardan sorumludur.


27 Ağustos 2015 Perşembe

Kandidiyaz Nedir? Anormal Bağırsak Florası Bize Ne Yapar?

“Bütün hastalıklar bağırsakta başlar”, “Ölüm bağırsaklarda barınır.” Doğruluklarını ancak yavaş yavaş anladığımız bu vurucu cümleleri günümüzden 2400 yılı geçkin bir zaman önce Hipokrat söylemiş.


Hipokrat’ın sözlerini tekrarlayan bazı günümüz doktorları (örneğin 7'den 70'eTaş Devri Diyeti kitabının yazarı merhum Dr. Ahmet Aydın)  ve bilim adamları bu sözlerle bağırsaklarımızda yerleşmiş olan faydalı bakterilerin yarattığı ekosistemin insan sağlığı için taşıdığı önemi anlatmak istiyor.


İnsan vücudunu oluşturan hücre sayısı 10 trilyon civarında. Organlarımızda ve cildimiz dahil dokularımızda, insan vücuduna eşlik ederek yaşayan, sindirime ve birçok fizyolojik sürece yardımcı olan binlerce türe mensup mikroorganizma sayısı ise vücut hücrelerimizin sayısının on katı kadar. Vücudumuzun insan için yaşamsal önem taşıyan, mikroorganizmalardan oluşan ekosistemine “mikrobiyom” deniyor. Sağlıklı vücutta olması gereken faydalı bakterilerle simbiyotik bir ilşkimiz var. Vücudumuz onlara yaşayacakları ortamı ve besini sağlıyor. Bakterilerin yararlı faaliyetleri arasında vücudumuzun sindiremediği gıdaları (örn. bitkisel lifler) sindimemiz için gerekli bazı enzimleri üretmek, vitamin sentezlemek (bazı B grubu vitaminler, K vitamini vs.), zararlı mikroorganizmalara saldırarak sayılarını kontrol altında tutmak, toksinlerin bağırsak duvarından kan dolaşımına geçmesini engellemek var. İnsan bağırsağındaki mikroorganizmalarin toplam ağırlığı iki kiloyu buluyor. Sağlıklı bir insanda bu mikroorganizmaların %80 - 85'inin yararlı mikroorganizmalar olması, en fazla %15 - 20'sinin fırsatçı mikroorganizma olması bekleniyor.

Vücuttaki bütün mikropları deterjanlar, sabunlar, antibakteriyel ajanlarla öldürme anlayışını terketmeye, içimizdeki mikrobik ekosisteme zarar vermemek gerektiğini anlamaya başlıyoruz. Mesela antibiyotiklerin zararlı mikropları öldürürken faydalı bakterileri de öldürdüğü, böylece sağlığımıza zarar verdiği artık bilinen bir gerçek. Antibiyotikler faydalı bakterileri öldürüp bağırsak ve ürogenital sistemimizde çoğunluğun artık kontrolsüz kalan zararlı mikroorganizmalara geçmesini sağlamanın yanısıra patojen (hastalık yapıcı) bakterilerin de antibiyotiklere karşı direnç geliştirmesine, giderek daha güçlü patojenlerle karşı karşıya kalmamıza sebep oluyor. Üstelik mikrobiyoma zarar veren tek ilaç türü antibiyotikler de değil. Steroidler, reçetesiz satılan birçok ağrıkesici ve hatta doğum kontrol haplarını da mikrobiyoma zarar veren , sağlığımız için uzak durmamız gereken ilaçlar arasında sayabiliriz.


Yukarıda anlatıldığı gibi yararlı bakterilere zarar vererek mikrobik ekosistemimizi bozan alışkanlıkların yanında zararlı mikroorganizmaların çoğalmasına sebep olarak mikrobiyomun dengesini bozan alışkanlıklarımız var. (Tahmin edeceğiniz gibi modern çağın getirdiği yeni beslenme alışkanlıklarından sözedeceğim.) İlk akla gelen günümüzde şeker ve tahıl tüketiminin çok artmış olması. Şekerli ve tahıllı yiyecekler "candida albicans" gibi normal bağırsak florasına sahip insanlarda sayıları yararlı bakteriler tarafından kontrol altında tutulan, böylece çoğalarak bize zarar veremeyen mikroorganizmaları besleyip çoğaltıyor. Beslenmemizde bu tür zararlı bakteri ve mantarları besleyen yiyecekler ağırlıktaysa bağırsak florasını zararlı mikroorganizmalar domine etmeye ve çeşitli sağlık problemlerine yol açmaya başlıyor. Günümüzde çoğu insanın başına gelen bu. Üstelik zamanla yayılan zararlı mikroorganizmalar yüzünden normalde iç çeperi dost bakterilerle kaplı olması gereken bağırsaklar tahrip oluyor, bütünlükleri bozuluyor. Kandida türü zararlılar rizoid adı verilen uzantılarını bağırsak duvarına geçiriyor. Bağırsaklar sızıntılı (geçirgen) hale gelip yarı parçalanmış proteinlerin (peptidler) kan  dolaşımına sızmasına yol açıyor. Bunun sonucunda besin duyarlılıkları, alerjiler, ekzema ve astım gibi rahatsızlıklar ortaya çıkıyor. Muhtemelen sızıntılı bağırsak sendromu bağışıklık sistemi hastalıklarının oluşması ve ortaya çıkmasında da çok önemli bir faktör.

Anormalleşmiş (disbiyoza uğramış) bağırsak florasının ne tür rahatsızlıklara neden olabildiği konusunda Dr. Natasha Campbell - McBride’dan alıntı yapacağım. Dr. Campbell-McBride nörolog ve beslenme uzmanı. Otizm hastası çocuğunu beslenmesini, yani en başta bağırsaklarını düzelterek tamamen iyileştirmiş. Daha sonra Cambridge’de açtığı kliniğinde anormal bağırsak floraları yüzünden pskiyatrik hastalıklara yakalanmış çocuk ve yetişkin hastaları tedavi etmeye başlamış. Tedavi ettiği ve sorunlarının anormal bağırsak florasından kaynaklandığını belirttiği hastalar arasında otizm, disleksi, dispraksi, hiperaktivite, şizofreni, depresyon rahatsızlıklarından muzdarip çocuk ve yetişkinler var. Bu konuda tecrübe ve birikimlerini anlattığı kitabı GAPS Bağısak ve Psikoloji Sendromu’nu satın almak için seçenekler aşağıdaki sayfada :


Dr.Natasha Campbell, GAPS (gut and psychology syndrome - bağırsak ve psikoloji sendromu) ismini verdiği kitapta özellikle otizm, DEHD, disleksi, dispraksi gibi rahatsızlıklardan muzdarip çocukları konu ediyor ve bu tür rahatsızlıkların temelde bozuk bağırsak florasından kaynaklandığı görüşünü savunuyor. Otizm gibi hastalıklar erken yaşta teşhis edilebiliyor. Bu demektir ki hastalanan çocukların belki hepsinde bebeklikten beri bu hastalıklara uygun bir zemin bulunuyor. Bu konu ve yetişkinlerde depresyon, şizofreni gibi psikiyatrik rahatsızlıklardan muzdarip yetişkinlerin beslenme değişikliğinden nasıl fayda göreceği, diyette değişikliğin nasıl yapılacağı kitapta etraflıca anlatılıyor.

Bağırsak florası normale döndükçe, hasarlı (sızıntılı) bağırsaklar tamir olup sızdırmazlıklarını geri kazandıkça hastaların da sağlıklarına kavuşmaya başlayacağını anlatıyor. Kitap anormal bağırsak florasının psikiyatrik hastalıkların yanında bağışıklık sistemi hastalıklarıyla da ilgili olduğunu açıklıyor.


Bu tür hastalıkların görülmediği topluluklarda da Batı tipi beslenme  alışkanlıkları edinildiğinde psikiyatrik hastalıklara, kronik hastalıklara, gıda duyarlılıklarına, özetle modern Batı toplumlarını ele geçiren kalp - damar hastalıkları gibi hastalıklara yakalanan birey sayısının arttığı gözleniyor. Düşününce, iki üç kuşak önce adı bile duyulmamış veya çok az rastlanan hastalıkların toplumumuzda bu kadar yaygınlaşmış olması aynı sürecin sonucu değil mi? MS, romatoid artrit, ülseratif kolit, tip 2 diyabet  gibi bağışıklık sistemi hastalıkları giderek yaygınlaşıyor. Aynı zamanda alerji, ekzama, hiperaktivite, otizm gibi dertlerden muzdarip çocuk (ve ebeveynlerin) sayısı gün geçtikçe artıyor.


Kandidiyaz Nedir?

Kandida bağırsak, mesane, vajina vs. vücudumuzun çeşitli organlarında yaşayan fırsatçı bir mantar. Aslında en ünlüsü “candida albicans” olmak üzere bu tek hücreli mayanın yirmiden fazla türü bulunur. Özellikle geniş spektrumlu antibiyotikler bağırsak, mesane ve vajinadaki yararlı bakterileri öldürürken kandida türlerine brşey yapamıyor. Beslenme tarzımız ve ilaçların etkisiyle  bağırsak, cilt  ve ürogenital organlarda kandida nüfusu artıyor. Kandidanın yolaçtığı enfeksiyonlara  “kandidiyaz” deniyor. Kandida bebeklerde pişik, ağızda ve vajinada pamukçuk gibi tanıdık rahatsızlıklara neden oluyor. Kandidanın kan dolaşımıyla ulaştığı tüm sistemlerde yarattığı rahatsızlıklardan en sık rastlananları :


  • Sindirim sorunları (kabızlık, kolit, IBS-huzursuz bağırsak sendromu)
  • Cilt problemleri (ekzema, mantar) : ciltte özellikle ılık ve nemli bölgelerde, tırnakta mantar enfeksiyonlarına neden olan genelde candida albicanstır.
  • Eklem rahatsızlıkları (artrit)
  • Davranışlarda ve duygudurumunda değişim ve sıkıntılar
  • Tekrarlayan vajinal mantar enfeksiyonları


Birçok kişideki yorgunluk, karında şişkinlik, zihinde bulanıklık, kaslarda güçsüzlük, eklem ağrısı, sinüslerde tıkanıklık, düşük libido, sürekli tatlı yeme isteği gibi birbirlerinden çok farklı görünen şikayetlerin kaynağı bağırsaklardaki kandida nüfusunun aşırı artması olabilir.

Tahıllı ve şekerli yiyecekleri yedikçe daha fazla tüketmek istememizin temelde iki sebebi var. Birinci sebep bu tür yiyeceklerin kandaki insülin seviyesini birden yükseltiyor olması. Glisemik indeksi yüksek yiyecekler yüzünden insülin seviyesi hızla yükselip hızla düşünce tekrar açlık hissi oluşuyor. Açlığını nişastalı veya şekerli yiyeceklerle bastırmaya alışmış kişiler sürekli karbonhidrat - insülin döngüsünde yaşıyor. Bu şekilde beslenildiğinde de kandida dahil, bağırsaklardaki zararlı mikroorganizmalar çoğalıyor. Sağlıklı bir insanın bağırsağında nüfusları yararlı bakteriler tarafından kontrol altında tutulan, dolayısıyla problem yaratacak kadar çoğalamayan kandida grubu mantarlar ve diğer zararlı mikroorganizmalar giderek yayılıyor, daha fazla şekerli ve nişastalı gıda tüketilmesine neden olan açlık ve tatlı krizlerini yaratan toksinlerini salgılamaya devam ediyor. Bu toksinler de ikinci sebep.

Kandidiyaz bağırsak florasının zararlı mikroorganizmalar lehine bozulduğunu gösterdiğine göre kandidanın kontrolden çıkıp aşırı çoğalmasına elverişli ortamlarda  haliyle clostridia gibi başka zararlı organizmaların da çoğalması hiç şaşırtıcı değil. Tüm bu organizmalar direkt neden oldukları rahatsızlıkların yanında salgıladıkları toksinlerle de başımıza bela oluyor. Bu toksinler ruhsal durumumuzu bozup irili ufaklı psikiyatrik rahatsızlıklara yol açıyor ve kendilerini besleyen, bize zararlı yiyeceklere istek duymamıza sebep oluyor. Ayrıca vücut salgılarımızın dengesini de bozuyor. Mesela mide asidi düşüklüğü yaratıyor ki bu da birçok sağlık problemimizin temelinde yatan sebeplerden biri.


Kandidanın kan dolaşımıyla yayılması, sistemik hale gelmesi özellikle bağışıklık sistemi zayıf kişilerde ölümcül olabiliyor. Mantar enfeksiyonlarının iyileşmesi zaman alsa da sağlıklı insanlar için büyük sorun teşkil etmiyor; fakat aşağıdaki durumlara maruz kalanların ekstra dikkatli olması ve en başta vücutlarında üreyen kandida gibi mantarları kontrol altında tutan sağlıklı mikroorganizmaları beslemek ve zararlı mantarların çoğalmasını engellemek için beslenme tarzlarını değiştirmeleri gerekiyor :


  • AIDS (HIV)
  • Sistemik lupus
  • Uzun süreli radyasyon terapisi
  • Kemoterapi, organ nakli sebebiyle bağışıklık sisteminin baskılanması, kortikosteroid kullanımı

Durum genelde bu denli ciddileşmese de uygun bir beslenme tarzı, alkolden uzak durmak, egzersiz, yeterince su içmek, ağır strese maruz kalmamak koruyucudur. Sistemik kandida enfeksiyonundan şüphelenildiğinde tıbbi yardım almak gerekir.

Kandidiyaza ve anormal bağırsak florası sorunlarına  karşı ne yapmalı?


Kandida veya diğer zararlı mikroorganizmaların yolaçtığı şikayetleriniz varsa yapılması gereken birkaç şey var. En başta tahıllı gıdaları, nişasta ve şekeri beslenme düzeninizden çıkartmak veya minimum düzeyde tüketmek gerekiyor. Bu tür gıdaların yerini taze ve pişmiş sebzeler, yeşillikler, meyveler (miktarına ve türüne dikkat ederek; çünkü meyveler de şeker kaynağı ve şekerle beslenen mikroorganizmaları coşturmak istemiyoruz), et, yumurta, özellikle yoğurt, kefir gibi fermente süt ürünleri, tuzsuz kabuklu yemişler ve tohumlar  almalı. Yani işlenmiş unla, şekerle yapılmış kof ve zararlı yiyeceklerin, hatta çok düşkün olduğumuz bulgurlu, rafine pirinçli, patatesli tariflerin yerini yararlı gerçek besinler almalı. 

Şekerden bahsedip bol şekerli (hatta “aspartam” gibi çok zararlı yapay tatlandırıcılarla tatlandırılmış) içecekleri unutmak olmaz. Hazır gazlı içecekler ve hazır meyve suları da tamamen bırakılmalı. Kısacası Taşdevri (paleolitik) Diyeti günlük diyetiniz olmalı.
http://www.bugday.org/portal/haber_detay.php?hid=1308


Alınacak önemli bir tedbir de ilaç kullanımıyla ilgili. Zorunlu olmadıkça antibiyotikler, steroidler, ağrıkesiciler ve doğum kontrol haplarından uzak durulmalı. Hepsi bağırsak florasını bozuyor. Ayrıca içindeki klor da yararlı bakterilere zararlı olduğundan musluk suyu içmemek, çay ve yemekleri musluk suyuyla hazırlamamak gerekiyor.


Evde mayalanmış yoğurt, kefir gibi fermente süt ürünleri, lahana turşusu gibi diğer fermente ürünler tüketilmeli. Ayrıca iyi bir probiyotik besin takviyesi de alınmalı. Türkiye’de henüz bulunamıyorsa da iyi bir probiyotikte toprak kaynaklı bakteriler dahil en az sekiz çeşit bakteri olması gerektiğini okudum.

Özellikle ürogenital sistemlerinde tekrarlayan mantar enfeksiyonundan şikayetçi olanların şöyle düşünmesi faydalı olur : ne kadar ilaç kullanılırsa kullanılsın, bağırsak florası düzeltilmedikçe mantar enfeksiyonu tekrarlayacaktır. Vajinada da bağırsakta yaşayan bakteriler yaşar. Bağırsaktaki kandida nüfusu kontrolden çıkmış ve yayılmışsa cinsel organlar da bundan etkilenecektir.


Bağışıklık sistemi hastalıkları, otizm gibi çocuklukta ortaya çıkan rahatsızlıklar veya psikiyatrik sorunların daha sistemli ve disiplinli bir şekilde ele alınması gerekiyor. Yukarıda bahsettiğim kitapta özellikle psikiyatrik (ya da şöyle diyelim : “psikiyatrik” olarak sınıflandırılan ve modern tıbbın psikiyatrik ilaçlarla tedavi etmeye çalıştığı) rahatsızlıklar için birkaç aşamalı bir diyet öneriliyor. Bağırsak disbiyozuna katkıda bulunan yiyeceklerin ve içeceklerin tamamen kesilip yerlerine yararlı yağlar, protein vs. konması, durum düzelip stabilize olunca da (bağırsağın artık geçirgen / sızıntılı olmadığı düşüncesiyle) diğer yiyeceklerin azar azar denenerek beslenmeye dahil edilmesi ...

Tekrarlayan mantar enfeksiyonlarıyla uğraşmıyor olsalar bile MS veya başka bir otoimmün hastalığı olanların taş devri (paleolitik) diyetine geçmeyi düşünmesi, tahıllardan ve şekerden uzak durması için ikna edici bir yazı olduğunu umuyorum.




Kaynaklar :

GAPS - Bağırsak ve Psikoloji Sendromu         Dr. Natasha Campbell - McBride
7'den 70'e Taş Devri Diyeti Prof. Dr. Ahmet Aydın
Tahıl Beyin                                                        Dr. David Perlmutter

https://en.wikipedia.org “Candida albicans”, “Candidiasis”, " glycemic index" başlıkları

https://www.smartlivingnetwork.com/yeast-fungal-infections/b/yeast-infection-dangers-avoid-deadly-stages-of-candida-albicans-yeast-infection/

http://www.modernmedicine.com/modern-medicine/content/when-candida-turns-deadly?page=full

17 Haziran 2015 Çarşamba

Çok Önemli bir Keşif - Beyinde Lenf Damarları

Çok yakın zamana kadar merkezi sinir sistemine ait bir lenfatik damar ağı, lenfatik drenaj sistemi bulunmadığı sanılıyordu. Bu durumda bağışıklık sistemi ile merkezi sinir sistemi arasındaki bağlantı, lenf hücrelerinin (T-hücreleri) merkezi sinir sistemine giriş-çıkış noktaları bir giz perdesi altındaydı. Alzheimer, otizm, MS gibi hastalıkların etiyolojisi çözülemiyordu. MS’te T-hücrelerinin nasıl olup da beyinde fink atıp myelin kılıflarına saldırdığı T-hücrelerinin zayıflayan  kan-beyin bariyerini aşmasıyla açıklanıyordu.


Ta ki Viginia Üniversitesi Tıp Fakültesinde bir araştırma ekibi beynin bağışıklık sistemiyle direkt bağlantısını, yıllardır her nasılsa dikkatlerden kaçmış olan lenf damarlarını keşfedene dek… Böylece, beyin ve merkezi sinir sisteminin diğer her doku ve organ gibi bağışıklık sistemiyle bağlantıda olduğu ortaya konuldu. Bu keşif sayesinde Virginia Üniversitesi Sinirbilim (Neuroscience) Bölümünden Prof. Dr. Kipnis’in ifadesiyle MS hastalığına farklı yaklaşılabilir, “MS hastaları neden atak geçiriyor?” diye sormak yerine hastalığın mekanizmasi araştırılabilir. Kipnis’e göre “Keşif nöro-immün etkileşimini algılayışımızı tamamen değiştiriyor. Yine Kipnis diyor ki : “Bağışıklık bileşeni olan her nörolojik hastalıkta, bu damarlar büyük rol oynuyor olabilir diye düşünüyoruz.” ve “İmmün bileşeni olan (nörolojik) bir hastalıkta bu damarların işin içinde olmadığını hayal etmek zor.”


Günümüzde insan vücudunda bilim adamlarının varlığından haberdar olmadığı yapılar kalmış olması ne kadar şaşırtıcı olsa da beyindeki lenf damarları yeni keşfedilmiş durumda. Aşağıdaki çizimlerden soldaki, keşiften önce bilinen haliyle vücudun üst bölümü, baş ve boyun bölgelerindeki lenf ağını gösteriyor. Sağdaki de keşiften sonra insan vücuduna ait lenf ağının haritasının (baş, boyun, vücudun üst kısmı) güncellenmiş durumu. Eski lenf ağı haritasında beyinde lenf damarlarının bulunmadığı görülüyor.


Tıp ve bilim dünyasının daha önce varlığından habersiz olduğu lenf damarları beynin işleyişi ve beyinle ilgili hastalıklarla ilgili çok sayıda soru getirecek akıllara.  Alzheimer, Parkinson, MS, otizm, Huntington ve diğer tüm anlaşılamamış hastalıklar bu yeni keşfin ışığı altında incelenecek. Dr.Kipnis bahsedilen damarların görünüşünün yaşla birlikte değiştiğini, bu damarların yaşlanma sürecindeki etkilerinin de keşfedilmeye açık başka bir alan olduğunu belirtiyor.

Bu keşiften haberdar olmamı, sonuçların önemini kavramamı sağlayan arkadaşım Ümit Singil’e çok teşekkürler... Artık şu MS’in ve Alzheimer, otizm ve diğer esrarengiz nörolojik hastalıkların sebeplerinin, işleyişinin çözümüne daha yakınız diye düşünebiliriz, umabiliriz.  Bu hastalıklar için GERÇEK çözümler, tedaviler ancak sebepleri ve mekanizmaları anlaşılırsa bulunabilir çünkü.

20 Mayıs 2015 Çarşamba

İmgelenen Fiziksel Egzersiz ve Neroplasti

Beynin kabiliyetleriyle ilgili bir yazıyı sizinle paylaşmak istiyorum. Ocak 2007’de Time dergisinde How the Brain Rewires Itself (Beyin kendini nasıl yeniden yapılandırır) başlığıyla yayınlanmış, Sharon Begley’e ait bir yazı.


Yazı, sinirbilim (neuroscience) uzmanı Alvaro Pascual-Leone’nin organize edip Harvard üniversitesinde yürüttüğü bir çalışmayı konu alıyor. Bu çalışmada, piyano çalmayı bilmeyen bir grup denek beş gün boyunca günde iki saat verilen bir piyano parçasını çalışıyor. Daha önce piyano çalmamış olan kontrol grubu da bu egzersizleri imgeliyor, yani egzersizleri zihinlerinde canlandırıyor. Transkranyal motor stimülasyon (TMS) testi piyano egzersiziyle hareket eden parmakların beynin motor korteksi tarafından kontrol edilişini görüntülüyor. Piyano çalarak çalışan deneklerin beyinlerinde parmak hareketlerine ayrılmış olan bölgelerin yayılarak genişlediği saptanıyor. İlginç olan, egzersizleri sadece zihinsel olarak yapan grupta da TMS testi sonuçları benzer çıkıyor. Ayrıca salt zihinsel çalışma yapan grup piyano egzersizlerini neredeyse fiziksel çalışma yapanlar kadar iyi çalabilmiş. İşte bu sonuç sinirbilim açısından devrim  niteliğinde. Çünkü zihinsel egzersizin başka türde hareketler için de  motor korteksi fiziksel olarak değiştirme yetisine sahip olduğunu gösteriyor.


Zihinsel egzersiz ve motor güç kazanımı konusunda yapılan, etkileyici sonuçlar veren iki çalışma daha sıralayabiliriz. Cleveland Clinic’te yapılan 12 haftalık bir çalışmada fiziksel egzersiz yapan deney grubu parmak kaslarını %53 güçlendirirken, bu süre zarfında sadece zihinsel egzersiz yapan grubun parmak kaslarında %35’lik bir güçlenme görülmüş. İkinci çalışma Quebec, Kanada’da, Bishop Üniversitesinde yapılmış. Üniversitenin sporcuları kalça fleksör kaslarını fiziksel olarak çalıştırarak %28 oranında güçlendirmiş. Zihinsel egzersiz grubu aynı çalışmaları zihinsel olarak imgeleyerek kalça fleksörlerini %24 oranında güçlendirmiş.


Zihinde canlandırılan fiziksel egzersiz uzun zamandır atletizm çalışmalarında kullanılan bir metodmuş. Hedefleri görsel olarak imgelemek ve bu hedeflere ulaşmak için izlenecek adımlara konsantre olmak, atletlerin performanslarını artırmak için koçların uzun zamandır yararlandığı yöntemlermiş. İmgelenen egzersizlerin ne denli etkili olabildiği yeni yeni anlaşılıyor.


Yakın zamana dek insan beyni hakkında bilim adamları ve biz sıradan insanların algısı ve bilgisi, erişkin insan beyninin genler ve gelişimle belirlenmiş olan sınırlarının dışına çıkmadığı, artık gelişmediği, “nöroplastisite” (yapısını ve işleyişini değiştirme) yeteneğine sahip olmadığıydı. Fakat artık zihnin beyin gelişimini, hatta beynin yeniden yapılandırılmasını etkileyebileceği biliniyor. Kaza, felç vs. sonucu hasar gören beyin bölgeleri sebebiyle kaybedilen motor fonksiyonların özel bir eğitimle (constraint induced motor treatment) komşu beyin bölgeleri tarafından üstlenilebildiği biliniyor. Yani beyin yeniden yapılandırılabiliyor.


Yukarıda aktardığım çalışmaların bana düşündürdüğü şey imgelenen fiziksel egzersizin MS hastalarına fayda sağlayabileceği. MS'te temel sorun merkezi sinir sistemindeki hasar. En azından başlangıçta, örneğin kollar ve bacaklarda hissedilen güçsüzlük nöral yollardaki iletim bozukluğundan kaynaklanıyor. Eğer hareketi imgelemek Pascual-Leone'nin çalışmasında gösterildiği gibi beyinde ilgili alanların gelişmesini sağlıyorsa bu çok ümit verici. Haddimi aşıyorum ve MS hastalarının egzersizleri zihinlerinde canlandırarak sinir iletiminde iyileşme, belki yeni nöral yolların oluşması gibi çok önemli yararlar görebileceğini hayal ediyorum.


Zihinsel egzersiz konusunda danıştığım bir fizyoterapist, egzersiz yapmanın hem motor, hem de duyusal bileşenlerinin önemli olduğunu söyledi. Yani hareketleri yapmak kadar, hareketler yapıldığında aldığımız geribildirim de önemli. Mesela yürürken yere basan ayağımıza ulaşan geribildirim, dumble kaldırıldığında ağırlığı algılayan ellerimizden, kollarımızdan gelen geribildirim gibi… 

İmgelenen egzersizin etkilerinin çok sayıda araştırmayla gösterilmemiş olması, MS hastaları üzerinde çalışılmamış olması, dolayısıyla uygulamaya yaygın şekilde geçirilmemiş olması bizi yıldırmamalı. Girişimsel olmayan, zararsız yöntemleri kendi üzerimizde neden denemeyelim? İmgelenen egzersiz gerçek egzersizin yerini tutmaz, tamam. Fakat yorgun olduğumuzda veya herhangi bir sebeple hareket edemediğimizde pekala yapmak istediğimiz egzersizleri zihnimizde canlandırabiliriz.



Kaynaklar :





25 Mart 2015 Çarşamba

D Vitamini

Dr. Ahmet Aydın’ın ölüm haberine çok üzüldüm. Eminim onu şahsen tanıyanlar daha da çok üzülmüştür. Bize bir sürü değerli bilgi aktaran, yiyeceklerle ve yaşam tarzımızla çağımız hastalıkları arasındaki bağlantıya karşı bizi uyaran çok değerli bir doktoru kaybettik. Çocuk doktoru olması açıklamarını özellikle önemli kılıyordu. Mesela, çocuklarda çok sık rastlanır hale gelen otizmin psikiyatrik değil, öncelikle metabolik bir hastalık olduğunu söylemesi, yapılabilecekleri anlatması çok önemliydi.
D vitamini hakkında yazarken Dr. Aydın’ın sitesinde verdiği bilgilerden yararlandım.     www.beslenmebulteni.com


D vitamini düzeyimizi yüksek tutmanın faydaları sayısız. D vitamininin kansere karşı koruyucu etkileri olduğunu okuyoruz. D vitamini eksikliği multipl skleroz dahil otoimmün hastalıklara yakalanma riskini artıran bir faktör. Bu tip hastalıklara yakalanıldığı zaman D vitamini takviyesi tedavide başvurulan veya önerilen ilk tedbirlerden biri.  Ayrıca, D vitamini bağışıklık sistemini düzenleyici (immunomodülator) etkinliğiyle de dikkatimizi çekiyor. MS’e yakalanma riskini düşürmek ya da halihazırda MS hastası olanlarda atak sayısını ve şiddetini düşürmek için günlük ne kadar D vitamini almak gerektiği henüz belirli değil. Fakat kanımızda 25 - OH vitamin D testiyle ölçülebilen D vitamini düzeyini 50 ng/mL’nin altına düşürmemekte fayda var.  Unutmayalım, annedeki düşük D vitamini düzeyi bebeğin de hayata düşük D vitaminiyle başlamasına neden oluyor.


D vitamininin enfeksiyonlara karşı koruyucu etkisi var. Depresyonu azalttığı söyleniyor. Artık D vitamininin ne kadar önemli olduğu, eksikliğinin ne kadar çok ve çeşitli hastalığa zemin hazırladığı daha iyi biliniyor, duyuruluyor. Koroner kalp hastalıkları, yüksek tansiyon, erken yaşlanma, öğrenme güçlüğü, nöropsikiyatrik hastalıklar, kemik erimesi D vitamini eksikliğinin katkıda bulunduğu hastalıkların bir kısmı.


D vitaminin ilk etapta öğrendiğimiz faydası belki vücutta kalsiyum emilimine sağladığı katkı, dolayısıyla kemiklere faydası. D vitamini olmasa, ya da yeterince almazsak besinlerle aldığımız kalsiyumun ancak %10 - 15 kadarı kanımıza geçermiş. Kemik erimesi riskimizi düşünürken en az aldığımız kalsiyum kadar, yediğimiz gıdalarla aldığımız, veya daha iyisi ve etkilisi direkt güneş ışığından yararlanarak sentezlediğimiz D vitamini miktarını da  düşünmeliyiz. Güneşin UVB ışınları sayesinde derimiz D vitamini sentezliyor. Her iki yarımkürede de 40. paralel ile ekvator arasında yaşıyor olmak bu konuda avantaj. Bu aralıkta yaşayan insanlar, yıl boyunca güneşe daha uzun sürelerle maruz kalıp daha çok D vitamini sentezleyebiliyor. Daha kutba yakın enlemlerde yaşayanlarda MS’e rastlanma sıklığının arttığını görürsünüz. Modern toplumlarda, iç mekanlarda geçirilen sürenin artmış olması da bizi günışığından iyice koparıyor. Bu önemli, üzerinde durulan bir bağlantı. Ten renginin açık olması, sentezlenen D vitamini miktarını artırıyor.


Güneşe çıktığımızda cildimizin mümkün olduğunca büyük kısmını güneşe maruz bırakmalıyız. Daha önceki bir yazıda bahsedilen hindistancevizi yağından ince bir katmanı - isterseniz - güneş koruyucusu olarak kullanabilirsiniz. Peşinde olduğumuz morötesi ışınları (UV grubu güneş ışınları) filtrelemediği, yani güneşlenmenin yararını azaltmadığı söyleniyor. Tam tersine, ne kadar düşük faktörlü olursa olsun, ticari koruyucu kremler tavsiye edilesi şeyler değil. En başta, D vitamini de sentezlememizi sağlayan güneş ışınımlarını filtreliyorlar. Güneşte geçirdiğimiz kısıtlı zaman zarfında bu ışınlardan ne kadar faydalanırsak o kadar iyi. Tutun ki güneşte fazla kaldınız; biraz kızardınız. Acıyı, rahatsızlığı alan en iyi çözüm yine biraz hindistancevizi yağı. Gerektikçe cildinize taze sıkım hindistancevizi yağı sürmekten çekinmeyin. Deri bu yağı çabuk çekiyor. Üstelik minör yaralanmalar ve kesikler için denediğim doğal tedaviler içinde en hızlı yanıt aldıklarımdan birisi. Cildi yumuşatıyor, nemlendirici etkisi var.


Derimizin güneş ışığına maruz kalınca sentezlediği D vitamininin çok önemli olduğunu söylüyoruz.  Prof. Dr. Ahmet Aydın sitesi www.beslenmebulteni.com ’ da insan vücudunda bulunan D vitamininin % 90 - 95’inin deride sentezlenen D vitamini olduğunu, özel olarak D vitaminiyle takviye edilmemişlerse gıdalardan alınan D vitamini miktarının çok önemli olmadığını belirtmiş. Yine de hangi yiyeceklerin bizim için doğal D vitamini kaynağı olduğunu yazalım : karaciğer, yağlı balıklar, yumurta sarısı, bazı mantar türleri (örn. portobello).


Modern hayatın güneşle aramızdaki bağı koparmış olması, dünya nüfusunun yarısından çoğunda değişen düzeylerde D vitamini eksikliği görülmesini açıklıyor. Sanayi devriminden önce insanların çoğu doğal ortamlarda güneşte bol vakit geçirerek yaşarken bu kadar yaygın ve vahim bir D vitamini eksikliği tablosu yoktu. Kalp hastalıkları, otoimmün hastalıklar, kanser gibi hastalıkların sürekli artışta olması, başka faktörlerle beraber farkında bile olmadan böyle bir eksiklikle doğmamızdan veya yıllar içinde D vitamini düzeyimizin normalin alt sınırında, hatta onun da altında seyretmesinden kaynaklanıyor olmalı.


Bir daha kan testi yaptırdığınızda 25 - OH D3 (25 hidroksi kolekalsiferol) değerinizi de ölçtürürseniz D vitamini düzeyinizi öğrenirsiniz. Güneşten kaçmayıp güneş ışınlarının etkili olduğu saatlerde (sabah 10:00 ve öğleden sonra 16:00 arası) günde 20 - 30 dakika güneş almaya çalışın. Dr. Ahmet Aydın’dan alıntı : “Gölgenizin boyunuzdan kısa olduğu saatlerde güneşlenin.” Güneşlenme sonrasında bir süre vücudun güneş gören yerlerini sabunlamayın; sıcak su ve sabunla D vitamininin deriden uzaklaştırıldığını bilmekte yarar var.


Güneş ışınlarının dünyaya eğik ulaştığı, güneşe çıkamadığımız günlerde (yaz ayları dışında) bir solaryum merkezine de devam edebiliriz. Güneş ışığına çıkmak yeterince sık mümkün olmuyorsa günde en az 1000 - 2000 IU D vitamini takviyesi alabilirsiniz. Takviye alırken hayvansal D vitamini (D3 - cholecalciferol) almakta fayda var. Bitkisel D vitamini (ergocalciferol) o kadar etkili değildir. D vitamini değeriniz çok düşükse doktorunuzla görüşerek öncelikle bu değeri yukarı çekmeye çalışabilirsiniz. Sonrasında düzenli takviyelerle D vitamini düzeyinizi normal değerlerde tutmayı hedeflersiniz.

D3 (hayvansal D vitamini) alır veya sentezlerken magnezyum, çinko minerallerinden ve başka faydalarının yanısıra kalsiyum metabolizmasında oynadığı rol sebebiyle önemli olduğu anlaşılan K2 vitamininden de (menakinon) yeterince almamız gerekiyor. K2'nin kaynağı hayvansal gıdalar : kırmızı et, tavuk, yumurta sarısı, tereyağ. Ayrıca yoğurt ve peynir gibi fermente yiyecekler de önemli naturel kaynaklar. Gün geçmiyor ki beslenmemizde olması gereken veya takviyelerle almamız gereken başka bir vitamin, mineral, enzim vs. öğrenmeyelim. Doğal kaynaklardan, çeşitli beslenerek bu sorun aşılabilir muhtemelen; fakat çeşitli eksikliklerimiz ve önemli bir rahatsızlığımız olduğu düşünülünce hangi yiyecekleri yememiz, hangi takviyeleri düzenli olarak kullanmamız gerektiğini belirlemek gerekiyor. İşte bir araştırma ve yazı konusu!


Kaynaklar :



Coconut Cures Bruce Fife















15 Ocak 2015 Perşembe

Sevgili Yürütecim

Evet, evet, bu yazının D vitamini hakkında olacağını yazmıştım. Fakat hazır aklımdayken sevgili yürütecim hakkında bir yazı yazmak istiyorum. Bir seneden fazladır hayatımda bir yürüteç var. İlk zamanlarda pek kullanmadıysam da özellikle ev dışında artık hep kullandığım bir gereç.

Multipl skleroz en çok dengemi bozduğundan yürümek için yardımcı bir aparata uzun zamandır ihtiyaç duyuyordum. Belki 2009’dan beri evin dışındayken baston kullanıyordum. Evde hayat kolay. Denge sağlamak için tutunacak eşyalar, duvarlar var. İngilizce “wall walking” (duvar yürüyüşü) başka kullanımları dışında, MS hastalarının ve dengeyle ilgili sorunlar yaşayan diğer kişilerin kapalı mekanlarda denge sağlamak için duvarlar, kapı pervazları ve çevrelerindeki eşyalardan destek alarak yürümelerini tarif etmek için kullanılıyor.

Baston, dengesi ileri derecede bozuk olmayan biri için yeterli bir çözüm. Fakat dengeniz ciddi ölçüde bozuksa bastonla yapılan yürüyüş yeterince uzun süreli olmuyor. Üstelik kas-iskelet sisteminizi normale yakın bir şekilde kullanamadığınız için verimli, güzel bir yürüyüş yapamıyorsunuz.

Yürüteçten sonra hayatımda olan değişikliklerden bahsedeyim biraz. Kullandığım yürüteç iri dört tekerleği (çap : 18 cm) ve arka frenleri olan bir model. Eğimli yollardan inerken frenlerle inişinizi yavaşlatabiliyorsunuz. Beni çok rahatlatan bir özelliği de oturma yeri olması. Yürürken yorulunca veya ara vermek isteyince kendinizi emniyete almak için yürütecin (rollatörün) frenlerini de kullanarak oturuyorsunuz. Bu özelliklerinden dolayı artık daha sık ve daha uzun yürüyüşlere çıkıyorum. Sadece bastonla yürümeyi hayal edemeyeceğim eğimli yolları yürüteçle denge sorununu bertaraf etmiş olarak rahatça  inip çıkabiliyorum.

Yürüyüşleri artırmış olmanın sonucunda bacak kaslarım güçleniyor. Akciğer kapasitem artıyor. MS hastaları yaş ilerledikçe - eğer hareketsizliğe alışmışlarsa - kalp rahatsızlıklarıyla tanışabiliyorlar. Egzersizin yararları saymakla bitecek gibi değil. Kalbi iyi çalıştırması, kan dolaşımını düzene sokması,  psikolojik duruma pozitif katkısı...

Baston kullanmak, yürüteç kullanmak bazılarımıza itici gelebilir. Genç yaşta yürüme desteğine ihtiyaç duyuyor olmak çok can sıkıyor olabilir. Durumu, ihtiyaçlarımızı kabullenip yolumuza devam etmekten başka ne yapılabilir? Her durumda varolan hareket kabiliyetimizi korumaya, mümkünse artırmaya çalışmalıyız. Bu arada, beslenme değişikliği gibi genel sağlığımıza iyi gelmesi muhtemel yöntemleri de deneyecek morali, motivasyonu belki kısmen artan fiziksel veya sosyal faaliyetlerimizden alacağız. Yürüme desteği konusuna pragmatik yaklaşmak lazım. Eğer daha özgür olmamızı ve daha çok hareket etmemizi sağlayacaksa neden gerekli aparatları kullanmayalım? Çabamızı görenler, tanıdıkları başka hastaları daha çok hareket etmeye teşvik edebilir. Bu sefer örnek gösterilen çocuk olmak hiç de gıcık bir durum değil ! Sonuçta hem kendimize, hem başkalarına faydamız olur.

Yürüteçten sonra farkettiğim, bu hastalıkta hep kayıp ve düşüş yaşamak zorunda değiliz. Toparlanmak, güçlenmek de mümkün.




Not :   Kullandığım baston, Kifidis’te satılan katlanabilir bir model. Ucuna takılan tripodla benim gibi denge sorunu yaşayanlar için daha işe yarar hale geliyor.      www.kifidis.com.tr

Yürüteci  “yürüteç” veya “rollatör” kelimeleriyle aratabilirsiniz. Online satış sitelerinden sipariş edilebiliyor. Dışarıda yürüyüş için kullanacaksanız kesinlikle iri tekerlekli bir model alın. Zaten aradığınızda Türkiye’de satın alınabilecek iri tekerlekli yürüteç olarak genellikle benim de kullandığım WOLLEX marka rollatörle karşılaşıyorsunuz.

9 Aralık 2014 Salı

Melatonin

İnsan beyninin ortasında endokrin sistemimize ait hacmi küçük, önemi büyük bir bez var. Pineal bez (epifiz bezi) ismini çam kozalağına benzeyen konik biçiminden alır; büyüklüğü pirinç tanesi kadardır ve retinadaki hücrelere benzeyen ışığa duyarlı hücreleri tarafından üretilen serotonin temelli bir hormon salgılar : melatonin.


Hayvanların dışında bitkiler, mantarlar ve bakterilerde de melatonin bulunması bu maddenin dünyada yaşamın evriminde ne kadar temel bir role sahip olduğunu gösteriyor.

Beynin iki yarıküresinin arasında bulunan, fakat kan-beyin  bariyerinin koruması dışında kalan epifiz bezi, omurgalılarda mevsimsel biyolojinin, yani üreme, davranışlarda farklılıklar (göç, kış uykusu vb.), tüylerin farklılaşması gibi döngülerin düzenlenmesinde merkezi rol oynar. Epifizin salgıladığı melatonin, insanlarda birbirini zincirleme olarak etkileyen hormon bezlerine ait salgılama zincirinin tepesinde yeralır. Günlük uyku-uyanıklık döngüsünü ve biyolojik saati yönetir. Bağışıklık sistemini düzenleyicidir. Bu önemli bez kimileri tarafından üçüncü göz olarak adlandırılmış. Fransız filozof Rene Descartes (1596 - 1650) epifiz bezini ruhun mekanı olarak tanımlamış, ruh ve zihnin bağlantısını sağladığına inanmış.  Epifiz hakkında spiritüel bir açılım!

Gece ve gündüz saatleri arasında, güneşli ve havanın kapalı olduğu günler arasında kendimde gözlemlediğim, başka MS hastalarında da olduğunu bildiğim daha çok enerji düzeyiyle ilgili farklar bana epifiz beziyle MS arasında bir bağlantı olabileceğini düşündürüyor. MS’le alakalı olmayan bir organ var mı öte yandan? 

Melatoninin enfeksiyonlara ve virüslere karşı vücudu güçlendirdiği biliniyor. Ergenlikle beraber küçülen bu bez kan basıncımızı düşürüyor, stresle başa çıkmamızı kolaylaştırıyor. Karanlıkla beraber artan melatonin salgısı bizi uykuya hazırlıyor.

Melatonin vücudumuzun ürettiği en etkili antioksidanmış. Bu özelliği sayesinde, tüm hücrelerimizde çok sayıda bulunan, hücrelerimizin enerji santrali olan mitokondrion adlı organellerin (çoğulu mitokondri) serbest radikallerin yıkıcı etkilerinden korunmasını sağlıyor. Giderek daha çok sayıda hastalıkta - ki bunlar arasında MS de var - hücrelerimizin uğradığı serbest radikal saldırıları sonucu mitokondrinin hasar görmesinin temel sebeplerden biri olduğu anlaşılıyor.

Bu noktada, kahramanım Dr. Terry Wahls’ın SPMS sonucu tekerlekli sandalyedeyken vücudunda hücresel düzeyde bir tamirat başlatmak amacıyla, mitokondri sağlığı için beslenme şeklini değiştirmesi gerektiğine karar verdiğini, öncelikle alışıldık batı tipi beslenmeyi terkedip beslenme öğelerince zengin gıdalar tüketerek ve tekerlekli sandalyede geçirdiği yıllar boyunca zayıflayan kaslarını güçlendirerek hastalığının gidişatını değiştirdiğini hatırlatmak istiyorum. Deneyimlerini anlattığı ilk kitabı “Minding My Mitochondria”dan bahsetmiştim.  Bu kitapta, ağırlıklı olarak beslenme tarzında yaptığı değişikliklerden sözetmiş; mutfağında kullandığı tariflere yer ayırmış. Günümüzdeki yaygın batı tipi beslenme şeklinin aslında insanların hücrelerinin ihtiyaç duyduğu besin öğelerini sağlamaktan çok uzak olduğundan, bunun da kronik hastalıklara zemin hazırladığından emin olmakla beraber, uyguladığı değişikliklerin her MS hastasında benzer pozitif değişiklikleri yaratıp yaratmayacağı konusunda garanti verilemeyeceğini, bu konuda araştırmalara ihtiyaç olduğunu söylüyor.

Dr. Wahls yeni kitabı “The Wahls Protocol”da mücadelesini daha kapsamlı anlatıyor. Beslenme tarzında yapılan değişikliklerle MS hastalarının semptomlarında önemli düzelmeler gözlemlediği araştırmaları ekibiyle beraber bizzat yürütüyor. Yeni kitabın yarısı MS’le Wahls yöntemiyle mücadelenin en önemli bileşeni olan beslenme değişikliğine ayrılmış. Kitabın diğer yarısında MS'le (veya diğer kronik hastalıklarla) mücadelede işe yarayabilecek diğer yöntemlerden bahsedilmiş. Detoks, egzersiz, bazı besin takviyeleri, stres yönetimi, kil banyoları, uzak durulması gerekenler (kafein, alkol, uyku hapları vs.) bahsedilenler arasında. Düzenli uyku çok önemli olduğu için melatoninden ve melatonin düzeyimizi nasıl artırabileceğimizden de sözedilmiş. 

Dr. Terry Wahls'ın melatonin hakkında yazdıklarını özetlemek istiyorum. Öncelikle iyi bir uyku çekmemizin nasıl epifiz bezinden salgılanan melatonin  miktarına bağlı olduğundan, modern hayatın yapay ışık kaynaklarıyla melatonin düzeyimizi nasıl düşürdüğünden sözetmiş. Melatonin döngümüzü tekrar düzene sokmak için önerdikleri şunlar :

* Hergün sabah veya öğle saatlerinde en az yarım saat boyunca gökyüzüne bakarak doğal mavi ışık dozunuzu alın

* Yatağa 20:00 - 22:00 arasinda girin

* Özellikle uyku problemleri yaşayanlar yatmadan en az 2 saat önce (gün batımından sonra olabilir) doğal ışığın uyarıcı nitelikteki mavi spektrumunu bloke eden sarı camlı gözlükler takabilir.

* Uykudayken tam karanlıkta olmayı garantilemek için uyku maskesi takın. (Ben bu iş için eski yemeniler kullanıyorum.) Denge problemi yaşayanlarımız gece kalktıklarında düşmemek için açık bir ışık kaynağı bırakır. Gece yataktan kalkmanız gerekirse sarı camlı gözlüklerinizi takmayı unutmayın.

* Ayrıca melatonin takviyesi almayı düşünüyorsanız, uyumadan 1 - 3 saat öncesinde 1 mg melatonin alabilirsiniz . Aslında, varsa uyku probleminize göre (uykuya dalamama, gece sık uyanma vs.) melatonin kullanma şeklinize ve kullanacağınız doza doktorunuzla beraber karar verseniz daha iyi olur. Dr.Wahls, melatonin takviyesinin kısa dönemlerle ve aralıklarla kullanılmasının iyi olacağını söylemiş. Melatonin düzeylerimizi normale çekmenin doğru zamanlarda yeterli miktarda doğal ışık almamıza bağlı olduğunu hatırlatmış.


Melatonin kullanırken olası ilaç etkileşimlerine dikkat! Melatonin,


  • Kan sulandırıcılar
  • Bağışıklık sistemi baskılayıcı ilaçlar
  • Diyabet ilaçları
  • Doğum kontrol hapları
ve başka ilaçlarla etkileşime girebilir. Melatonin aldıktan sonra 4 - 5 saat araba kullanmak, makine operatörlüğü gibi dikkat gerektiren faaliyetlerde bulunulmaması gerekiyor.

Melatoninin doğal kaynakları : kiraz, muz, ananas, portakal, üzüm, şifalı bitki veya baharat olarak kullandığımız çeşitli  otlar, zeytinyağı, şarap, bira.
Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalarda, melatoninin muhtemelen antioksidan etkileri sayesinde glutamat (amino asit ve beyin için bir nörotransmiter - fazlası nöron ölümlerine yol açıyor) kaynaklı nöron ölümlerini azalttığı görülmüş. 31 ALS hastasının katılımıyla yapılan bir klinik çalışmada iki yıl boyunca verilen yüksek doz melatoninin hastalar tarafından iyi tolere edildiği gözlenmiş. ALS - Amyotropic Lateral Sclerosis çevresel sinir sisteminde tutulumları olan yıkıcı bir nörodejeneratif hastalık; duymuşsunuzdur.


Melatoninin faydalı olduğu diğer rahatsızlıklar ve süreçler arasında hassas (irritabl) bağırsak sendromu, periyodik ekstremite hareket bozukluğu (huzursuz bacak sendromuna benzemeyen yanı bu bozukluğun uyku sırasında yaşanması ve hastanın bu esnada durumun farkında olmaması, dolayısıyla hareketlerini kontrol edememesi), migren, menopoz, Alzheimer hastalığında uyku bozuklukları bulunuyor.


Güneşle aramıza engeller koymayalım



Güneş ışığı - özellikle uzun dalga boyundaki UV ışınları - endokrin sistemimizi uyarıyor. Böylece hormonal faaliyetleri ve bağışıklık sistemimizi düzenliyor. Hergün en az yarım ile bir saat arasında doğrudan güneş ışığı almamız gerekiyor. Doğru zamanlarda melatonin salgılamak için bol ışıklı saatlerde melatonin salgısını azaltmak gerekiyor. Uyku-uyanıklık ritminin doğal halinde tutulması, uykusuzluğun tedavi edilebilmesi için hergün uygun zamanlarda mavi ışık dozumuzu almamız gerekiyor. Bu sırada güneş ışınlarını bloke eden güneş gözlüklerini kullanmamak önemli. Bazen sağlık için stilden feragat etmek gerekiyor ;)

Her türlü cam, güneşten gelen yararlı UV ışınlarını engellediği için araba camının, pencerelerin, hatta kontakt lenslerin ardından gördüğümüz güneş bizim için yararlı olamıyor. Ayrıca zararlı olduğu söylenen, köşe bucak kaçılan güneş ışınları uzun sürelerle maruz kalınırsa zararlı olan "kısa dalga"  UV ışınlarıymış. Kısa dalga boyundaki UV ışınlarını bloke etmeye çalışırken doğal endokrin faaliyetlerimiz, ruhsal ve bedensel sağlığımız için çok gerekli uzun dalga UV ışınlarını da bloke ediyoruz.

Zamanımızın büyük kısmını iç mekanlarda geçiriyoruz. Güneş ışığından uzak kalmamızın yanında bir de gözlerimiz bize doğal (tam spektrum) ışığı sağlamayan ışık kaynaklarının sağladığı yapay ışığa maruz kalıyor. Ofislerimizi, fabrikaları, büyük mağazaları, çocukların neredeyse tüm günlerini geçirdikleri floresan lambalarla aydınlatılmış ortamları düşünün. Bu tür aydınlatmaya alternatif olarak tam spektrum aydınlatma keşfedilmiş. Amerika'da yapılan deneylerde,  fabrika ortamında tam spektrum aydınlatma kullanıldığında ve pencere camları plastikle değiştirildiğinde çalışanların salgın hastalıklara yakalanmadığı gözlenmiş. Aynı değişiklikler (tam spektrum aydınlatma ve plastik pencereler) okullarda yapıldığında günümüzde çocuklar arasında çok yaygın olarak görülen hiperaktivite bozukluğu, kronik şiddet, konsantrasyon bozukluğu ve diğer davranış bozukluklarının haftalar içinde kaybolduğu görülmüş. Bu son derece önemli, nedense duyulmayan bir keşif.

Son bir örnek de kuzey ülkelerinden... Bu ülkelerde uzun kış ayları ve kısa süren gündüzler boyunca ihtiyaçları olan güneş ışığından mahrum kalan insanların yararlanmaları için günümüzde   ışık klinikleri bulunurmuş. Ayrıca birçok ev, ofis ve kamu mekanında tam spektrum aydınlatma kullanılıyormuş. Madem bu denli yararlı, özellikle okullarda tam spektrum lambalar kullanarak, pencereleri yenileyerek çocuklar arasında artan şiddet ve sakinleştirici/psikotik ilaç kullanımı sarmalını bir ölçüde kırabiliriz. Fabrikalar, ofisler, hapshaneler, kamusal mekanlarda da bu değişiklikler yapılmalı.


Güneş ışınlarını cildimizden de alıyoruz. Hepimiz için çok önemli D vitaminini bu şekilde sentezleyebiliyoruz. D vitamini konusundan da bir sonraki yazıda bahsedelim.



Kaynaklar :

The Wahls Protocol     Terry Wahls, M.D (sayfa 307, "about melatonin" başlığı)
Detoks    Daniel Reid (bölüm 7 , Helyoterapi)


wikipedia.org   pineal gland, melatonin, mitochondrial_disease, ALS, glutamic acid (glutamate)  başlıkları


http://www.talkaboutsleep.com/how-to-use-melatonin-correctly/
http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/11339464
http://www.webmd.com/vitamins-supplements/ingredientmono-940-melatonin.aspx?activeingredientid=940&activeingredientname=melatonin
http://guardianlv.com/2013/09/sunglasses-can-thwart-pineal-gland-function/