Yasal Uyarı

Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bilgi ve referanslar hiçbir surette doktor tavsiyesi yerine geçmez. Tüm sağlık problemlerinde mutlaka bir doktora başvurulmalıdır. Doktora başvurmadan kesinlikle ilaç veya başka tedavi yöntemleri kullanılmamalıdır.

Kaynak gösterilerek paylaşılan ve verilen bağlantılar (link'ler) ile ulaşılan bilgilerden kaynak sahibi sorumludur.
Sitede yer alan bilgilerin Multipl Skleroz ve diğer hastalıklar konusunda genel kabul gören tıp literatürüne uygun olduğuna dair bir iddiam yok. Bir MS hastası olarak denediğim, kısmen fayda gördüğümü düşündüğüm yardımcı tedavilerle ilgili bilgi paylaşıyorum. Dolayısıyla, her hasta benim gibi kendi sağlığı için yaptığı seçim ve uygulamalardan sorumludur.


5 Nisan 2014 Cumartesi

Ketonlar ve Kolesterolün Faydaları

“... sinir sisteminde, sinir iletisini sağlayan 
hücre zarlarında kolesterol azalması sonucu 
myastaenia gravis, multipl skleroz (MS) ve 
amyotropic lateral sclerosis (ALS)’e benzer 
nörolojik klinik belirtiler ortaya çıktığı birçok 
çalışmada gösterilmiştir.” (eh, epigraf kullanmak
da zevkli bir şeymiş!) 
Prof. Dr. Canan E. Karatay, Karatay Diyetiyle Yaşam Boyu Sağlık



Kolesterolüm hep düşüktü. Bunun iyi birşey olduğunu sanırdım. Kolesterol ve yağlar üzerine biraz okuyuncaya kadar… Meğer ne kadar gerekli ve faydalı şeylermiş. 

Kolesterol Yararlı ve Gereklidir

“Kolesterol her ne kadar kan yağları gibi algılanıyorsa da, yağ değildir! Kolesterol bir steroiddir.
Steroidler, kortizon diye adlandırdığımız antienflamatuvar (iltihapla savaşan, yangı önleyici) maddelerdir.”   Prof. Karatay - Karatay Diyetiyle Yaşam Boyu Sağlık

“... Kolesterol tüm hayati hormonlarımızın üretildiği ana ve temel bir hormondur. Yaşamımız için olmazsa olmaz bir maddedir. Kolesterol vücudumuzun ürettiği en doğal ve en güçlü bir antioksidan ve bakterisit ve virüsittir (bakteri ve virüsleri öldürmektedir). Sinir sistemimiz ve beynimizin %80’i kolesterolden oluşmuştur.”     Prof. Dr.Canan Karatay - Kolesterol Gerçeği (U. Ravnskov) kitabına önsöz

Kolesterol hücrelerimizi oluşturan temel yapıtaşlarındandır. Herbir hücremizin, hatta hücrelerin içindeki organellerin zarları kolesterol olmadan yapılamaz. Kolesterolün birçok görevi arasında dokularda tamirat yapmak var. Ayrıca birçok hormonun temeli kolesterol. Güneş ışığı deri hücrelerimizdeki kolesterolle etkileşerek yine çok önemli olan, vücutta birçok görevi olan D vitamininin sentezlenmesini sağlıyor. Güçlü kemikler ve kemik erimesinden korunmak için yine kolesterole ihtiyaç var. Ayrıca kolesterol bağışıklık sistemi için elzem bir madde. Kolesterol düşüklüğü akkan hücrelerinin daha az üretilmesine, bundan dolayı vücudun enfeksiyonlar, toksinler ve kanser hücreleri karşısında zayıf düşmesine sebep oluyor.

Kolesterolümüzün büyük kısmını genetik mirasımızın belirlediği sınırlar içinde karaciğerimiz üretiyor. Çok gerekli bir madde olduğu için, günde 2,5 mg kadar kolesterol üretiliyor (ref : Prof. Dr. Canan Karatay). Vücutta yeterli kolesterol olmadığında kolesterol üretimi daha fazla, yeterince kolesterol bulunuyorsa kolesterol üretimi daha az yapılıyor. Tükettiğimiz yağların direk kolesterole çevrildiğini sanmayalım. Kolesterol üretimi gerektiğinde sadece yağlar kullanılarak değil, şeker kullanılarak bile yapılabiliyor.

Kolesterolün aslında ne denli gerekli ve faydalı olduğununu anlamak için anne sütünün çoğunun (bebeğin aldığı kalorinin %50-60'ı) yağ ve kolesterolden oluştuğunu bilmek yeterli. Ayrıca, zararlı olmadığına ikna olmak için de en başta sağlıklı insan vücudunun kendine zarar verecek maddeler üretmeyeceğini düşünmek lazım. Serbest radikaller gibi vücudun metabolik faaliyetleri sonucu üretilen zararlı yan ürünler olabilir; fakat bunlar düzgün beslenerek, A, C, E vitaminleri gibi doğal antioksidanlarla bertaraf edilir. Neyse, konuyu dağıtmayayım. Kolesterolü vücudumuz çok önemli ve gerekli olduğu için üretiyor. Yine Prof. Karatay'ın belirttiği gibi iyi kolesterol - kötü kolesterol ayrımı doğru değil. Kötü kolesterol diye birşey yok!

Doymuş yağ tüketiminin kalp damarlarında plak oluşumuna ve damar sertliğine sebep olduğu, böylelikle kalp krizi riskini artırdığı 1950’lerden beri söyleniyor. Özellikle hayvansal yağlardan (tereyağ, içyağı vs.) uzak durulması konusundaki tavsiyeler kolesterol hpotezine dayalı beyin yıkama harekatının parçası olarak her türlü medyada karşımıza çıkıyor. Sütü, peyniri az yağlı tüketmek, et yendiği zaman az yağlı kısımlarını tercih etmek gerektiği de. Aslında kolesterolün %80’i vücut tarafından yapılıyor. Kolesterolü diyetle düşürmek de, yükseltmek de zor.

Son zamanlarda ateroskleroza (damar sertliği) kolesterolün sebep olduğu hipotezi yerine aterosklerozun enflamasyon sonucu geliştiği ve kolesterolün olay mahalinde - bağışıklık sisteminin önemli bir parçası olarak - tamir amacıyla bulunduğu görüşleri tıpta ağırlık kazanıyor; fakat tabii kolesterol ilacı üreticilerinin kolesterol hipotezi üzerine yaptıkları yayın tam gaz devam ediyor.

Vücut kütlesinin %2’sini oluşturan beyin, vücuttaki toplam kolesterolün %25’ine sahip. Nöronların (ve tabii myelin kılıfları dahil tüm hücrelerin) yapımı ve tamiri için ihtiyaç duyduğu kolesterol miktarı o denli fazla ki beyinde de kolesterol üretiliyor.

Kolesterol düzeyini ilaçlarla genetik yapımıza uygun düzeyin altına çekmek kötü sonuçlar doğurabilir. Kolesterol eksikliği en başta kolesterol ihtiyacı en yüksek organ olan beyne, nörolojik faaliyetlere zarar verir. Görülen zarar davranışsal olabilir; bilişsel ve motor sinirler etkilenebilir. Sinirlilik, şiddet ve intihar eğiliminden başka statin (kolesterol düşürücü) kullanımıyla tetiklendiği belirtilen ALS (Lou Gehrig hastalığı) vakaları da çok. Kolesterol düşüklüğü bağışıklık sistemini zayıflatarak virüs ve bakteri saldırılarına karşı direnci de azaltıyor.

Kolesterolün zararları konulu yorum ve haberlerin mantıklı bir dayanağı olmadığına ikna olmak için kolesterol ilacı (statin) kullanan ve hafıza kaybı gibi yan etkiler yaşayan Dr. Duane Graveline’ın kendi deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı Lipitor - Stealer of Memory (lipitor - hafıza hırsızı) kitabı veya Dr. Kendrink’ten The Great Cholestrol Con okunabilir. Türkçe kaynak olarak Uffe Ravnskov’dan Kolesterol Gerçeği, Prof. Canan Karatay’ın Karatay Diyetiyle Yaşam Boyu Sağlık kitabından kolesterol ve yağlarla ilgili bölümler konuyu gayet açık anlatıyor.

FDA (Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi) nihayet şubat 2012’de, kolesterol ilaçlarının hafıza kaybı, unutkanlık, şeker hastalığı, adale ve eklem ağrıları ve zihin bulanıklığı gibi yan etkilerinin ilaç kutularına yazılmasını zorunlu kılmış. (ref : Kolesterol Gerçeği - Uffe Ravnskov) En başta kolesterolün düşürülmesinin yaygın bir uygulama olmaktan çıkarılması gerekir; ama bu da bir başlangıçtır diyelim. Nörolojik hastalıklarda doymuş yağların, yükseltilen kolesterol düzeylerinin öneminin anlaşılmasına daha zaman var anlaşılan.

MS yaş itibarıyla daha çok gençlikte ve ortayaşlarda ortaya çıkıyor. Kolesterol yüksekliği korkuları ve statin kullanımından çoğumuz uzağız. Fakat bu bilgileri diyetimizdeki yağ miktarını artırmaktan korkmayalım diye yazdım.

Yağ oranı çok yüksek diyetler Tatarlar ve Yakutlar gibi Sibirya’nın yerli halkları, eskimolar, bazı kızılderili boyları, Masailer tarafından çok uzun zaman uygarlıkla gelen hastalıklardan (diyabet, kalp hastalıkları, bunama, kanser vs.) onları uzak tutarak sürdürülmüş. Günümüzde bile, çok yağlı geleneksel diyetlerine devam eden topluluklar Batı’da çok yaygınlaşan dejeneratif hastalıklardan etkilenmiyor.


Bir de Ketonlar var

Vücudumuz enerji ihtiyacını karşılamak için normalde glükoz yakar. Daha önce konu ettiğimiz su orucu ( http://ms-alternatif-terapi.blogspot.com.tr/2012/12/su-orucu-sifa-orucu.html ) sırasında glükoz içeren veya kolayca glükoza çevrilecek gıdalar tüketilmediği zaman, vücut kendi yağlarını “ketosis” işlemiyle enerjiye çevirir. Yağların bir kısmı karaciğer tarafından suda çözünebilen keton cisimciklerine dönüştürülür. Beynin enerji ihtiyacını glükoz gibi ketonlar da karşılayabilir. Ketonlar glükozdan daha verimli ve konsantre enerji kaynaklarıdır. Ketonların bilinen yararlarını listeledikten sonra keton elde etmenin diğer bir yolu olan ketojenik diyeti anlatacağım.

Ketonların Yararları
(alıntı :  Stop Alzheimer’s Now! Bruce Fife)

Aşağıda ketonlarla ve düşük karbonhidratlı ketojenik diyetlerle ilgili görülen belgelenmiş bazı faydalar var :

* Vücutta karaciğer dışında tüm organlar tarafından kullanılabilen yüksek potansiyelli bir alternatif enerji kaynağı sağlar
* Serebral oksijen yetmezliğine karşı korur ve hayatta kalma ihtimalini artırır
* Yıkıcı serbest radikallerin oluşumunu azaltır
* Beyinde ve tüm vücuttaki enflamasyonu (iltihabı) yatıştırır
* Beyin hücrelerini kimyasal toksinlerden korur
* Tedavisi zor, ilaca cevap vermeyenler de dahil olmak üzere epileptik (epilepsi = sara) nöbetlere karşı korur
* İnfantil (bebek ve çocuklarda görülen) spazmlara karşı korur
* Narkolepsiye (uyku hastalığı) karşı korur
* Otizm belirtilerini hafifletir
* Migren ağrılarını önler
* Antidepresan etki gösterir
* Beyni fiziksel travmanın yolaçtığı hasardan korur
* Alzheimer, Parkinson, Huntington ve ALS dahil nörodejeneratif hastalıklara karşı korur
* Hipoglisemi belirtilerinden korur
* Yeni nöronların sentezlenebileceği tabakayı yapar
* Diyabete karşı korur. Karaciğerin glükoz ürettiği glükoz miktarını azaltır ve insülin üretimini artırır; böylece kan şeker düzeyinin kontrolünü ve karbonhidrat toleransını artırır
* İnsülinin geçici metabolik etkilerini taklit ederek insülin direncinin etkilerini hafifletir
* Kanserden, özellikle beyin kanserinden korur
*  Bir yandan daha az oksijen kullanırken verimini ve gücünü artırarak kalbin faaliyetlerini destekler. Ketonlar kalbin hidrolik verimini glükoza kıyasla yüzde yirmibeş artırır
*  İnme sonucu oluşan beyin hasarına karşı korur
*  Strese karşı hücresel direnci artırır ve ameliyat sonrası iyileşme sürecini geliştirir
* Polikistik over sendromundan korur
* Döllenme için önemli olan sperm canlılığı ve hareketliliğini artırır
* Kilo kontrolü ve obezite tedavisi için yardımcıdır
* İltihabı yatıştırma ve oksijen kullanımını artırma kabiliyeti sayesinde neredeyse tüm hastalıkların zararlı etkilerini azaltmakta yardımcı olabilir
* Genel sağlığı iyileştirir ve ömrü uzatır

Ketonların kansere karşı çok güçlü etkileri olduğu gösterilmiş. Unutmamalı ki kanser hücreleri enerji için şekere  (glükoza) bağımlıdır ve kanda glükoz yerine keton bulunduğu zaman kanser hücreleri aç kalır. Ketonların kansere karşı etkili olmasının ikinci sebebi ketonların tüm vücuda oksijen dağıtımını artırmaları ve kanser hücrelerinin iyi oksijenlenmiş ortamlarda yaşayamamaları.

Potansiyel olarak, keton tedavisinin  en etkili sonuçları beyni ilgilendiren hastalıklarda vermesi çok muhtemel. Ketonların en önemli etkilerinden biri dolaşımı desteklemeleri ve beyne sağlanan oksijen miktarını artırmalarıdır.

Keton cisimciklerinin nöral yağların üretiminde; yani hem yeni nöronların yapımında hem varolan hasarlı nöronların tamirinde önemli rolü var. Ketonlar nörodejenerasyonu durdurmanın yanısıra kaybedilen fonksiyonları tamir etme yeteneğine de sahiptir. Parkinson, Alzheimer, MS, ALS gibi hastalıklar hep ilerleyici hastalıklar. Durdurulup verdikleri zararın geri döndürülebilir olması ihtimali çok heyecan verici.

Ketojenik Diyet

Su orucu dışında keton elde etmenin etkili yolu ketojenik diyet uygulamaktır. Ketojenik diyette kalorilerin çoğu yağdan alınır. Karbonhidrat (tahıl, meyveler dahil nişastalı, şekerli her türlü gıda) tüketimi iyice kısıtlanır. Tüketilen protein miktarı çok düşüktür.

Ketojenik diyet, 20. yüzyıl başlarında birçok hastalıkta kullanılan popüler bir tedavi yöntemi olan su orucunun faydalı terapötik etkilerinin gözlenmesi sonucu keşfedilmiş. Birçok tedavisi zor hastalığın yanısıra epilepside (sara)  de uzun süreli su oruçlarının faydalı olduğu görülmüş. 18 - 25 günlük bir oruçtan sonra hastaların bir kısmı ömür boyu sara nöbeti geçirmiyormuş. Çocuk yaştaki hastaların %18’i daimi olarak nöbetlerden kurtuluyormuş. Geri kalan hastaların çoğunda bir-iki yıllık nöbetsiz bir dönemden sonra nöbetler tekrar başladığında orucu tekrar etmek yine nöbetleri durduruyormuş; fakat belirsiz bir süre için. Bu tedavi şekli uygulamada birçok hastaya  zor geldiği için su orucunun metabolik ve terapötik etkilerini hastaların yeterli besini alabileceği şekilde taklit etmenin yolu araştırılmış. Ketojenik diyet böyle keşfedilmiş.

Ketojenik diyette yüksek oranda yağ, yeterince protein ve çok az karbonhidrat tüketilir; asla şeker (şeker, bal, pekmez, meyve suyu vs.) tüketilmez. Klasik ketojenik diyette tüketilen yağın diğer besinlere ağırlık olarak oranı  4:1, çocuklar ve ergenler için 3:1 ‘dir. Yağın gramında 9 kalori, protein ve karbonhidratın gramında 4’er kalori olduğundan yola çıkarak ketojenik diyette alınan kalorilerin %90’ının yağdan alındığı söylenebilir. Bu diyette karbonhidrat tüketimi günde 10-15 gramı geçmemeli, fazla karbonhidratlı gıdalar (ekmek, makarna, mısır, muz, patates, bezelye gibi) tüketilmemeli. Orijinal diyette her öğünde 4:1 oranı korunmalı. Hasta, perhizi dışında ekstra yiyecekler yememeli

Ketojenik diyetin klinik kullanımı 1920’lerde başlamış. Daha çok sara hastalarında başarıyla uygulanmış. Özellikle çocuk hastalarda bu tedavi şekli çok başarılı olmuş. Epilepsi hastalarında  nöbetlerin azaltılması veya bertaraf edilmesinin yanısıra, hastaların davranış ve uyku durumlarnda da düzelmeler görülmüş. Uzun süre ketojenik diyet uygulamanın güvenilirliği ve etkinliği özellikle Johns Hopkins üniversitesinin araştırmasıyla kanıtlanmış.

Uyarı : Ketojenik diyet, porfiri veya yağ asidi metabolizmasında nadir rastlanan başka genetik bozuklukları olan kişiler için uygun değildir; hatta tehlikelidir.


Bu kadar çok yağ yemek zararlı değil mi?

Yıllardır çok yağlı diyetlerin kolesterolü yükselttiği, bunun da kalp damarlarında plaklar oluşmasına, böylece kalp krizi riskinin artmasına sebep olduğu söylenegeldi. Aslında, yanlış bir çıkarsamayla insanlara kolesterollerinin diyetlerindeki yağ miktarı yüzünden yükseldiği söyleniyor; çok zararlı kolesterol ilaçları (statinler) reçete ediliyor. Öncelikle margarinler gibi doğallıktan uzak yağları ayrı tutalım. Bunlar doymamış bitkisel yağların hidrojenize edilmesiyle oluşturulmuş gerçekten zararlı yağlar. Kanola yağı (canadian oil = canola) gibi endüstriyel ürünlerden ve hatta ayçiçek yağı, mısırözü yağı gibi raf ömürlerini uzatmak için işlenmiş ve omega6 yüzdesi çok fazla rafine yağlardan da kaçınmalıyız. Doğal yağlar (hayvansal yağlar da dahil) diyetimizin parçası olmalı.

Kolesterol öcü değil, yararlı; kısaca bahsettiğimiz gibi vücudumuzun, özellikle sinir sistemimizin vazgeçilmezi.. Elli küsur yıldır kolesterolün zararlı olduğu, düşürülmesi gerektiği ve fazlasının kalp krizine  yol açtığı miti öyle başarıyla işlenmiş ki tersine inanmak çok zor. Bu yolda araştırmalarda ulaşılan önemsiz sonuçları abartmaktan, önemli araştırmaları görmezden gelmeye ve istatistikleri  kolesterol hipotezini destekleyecek şekilde çarpıtarak kullanmaya kadar her türlü kirli yöntem uygulanagelmiş. Amerikan kardiyololoji tarihinin çok önemli ismi Dr. Dudley White kalp hastalıkları konusunda kolesterol hipotezine hiç inanmamış. Ona göre konuya tarihsel açıdan bakıldığında doymuş yağ tüketimi iddia edildiği gibi artarak kalp hastalıklarına sebep olmuş değil. Kalp krizinin çok ender rastlandığı 1920’lerden bu yana artan insanların tükettiği doğal doymuş yağ miktarı değil - bu miktar aşağı yukarı aynı kalmış - hidrojenize trans yağ miktarı. Yıllar içinde hızla artan kalp krizi ve kalp krizinden ölüm sayısıyla artan trans yağ tüketimi arasında bir bağlantı kurulabilir ancak. Tereyağ, hayvansal başka yağlar ve diğer doğal yağlar (hindistancevizi yağı, zeytinyağı vs.) masum.

Diyetimizdeki yağ oranını artırmak için et (kuzu, ekolojik tavuk vs.) tüketimimizi artırabiliriz; alerjimiz yoksa yumurta tüketebiliriz. Yumurtanın beyazı sarısına nazaran daha etkili bir alerjen olduğu için yumurtaya alerjiniz olduğunu düşünüyorsanız, bir süre sadece sarısını yemeyi deneyebilirsiniz. Belki sarısına alerjiniz yoktur. Ayrıca karbonhidratlardan aldığımız kaloriyi de düşürmeliyiz. Tahıl, patates vs. tüketimimizi çok sınırlayalım; hatta mümkünse bazı yüksek karbonhidratlı gıdaları diyetimizden çıkartalım. 

Şu ara, yağ tüketimimi artırmak için ve başka yararlarından dolayı günde bir yemek kaşığı çörekotu yağı alıyorum; avokadoyu ihmal etmiyorum. Fındık, kaju, ceviz gibi yağlı tohumlar uzun zamandır temel gıdalarımdan. Hindistancevizi yağının faydalı etkilerini anlatan bir kitaptan çok etkilenerek hindistancevizi yağı tüketmeye de başladım. Henüz, bu yağ oranı artmış perhizin başlarındayım. Bir fark görebilecek miyim, bilmiyorum; ama bir sonraki yazımız hindistancevizi yağı üzerine olacak. Bu çok özel yağ hakkında öğrendiklerimi anlatmalıyım.


Kaynaklar :


Stop Alzheimer’s Now!  - Bruce Fife
Kolesterol Gerçeği - Uffe Ravnskov
Karatay Diyetiyle Yaşam Boyu Sağlık - Prof. Dr. Canan Karatay

wikipedia.org ketone bodies, ketogenic diet başlıkları

5 Mart 2014 Çarşamba

Enfeksiyonlar ve MS

Nörodejeneratif hastalıkların (ALS, Parkinson, Alzheimer, MS vs.) olası sebepleri hakkındaki teoriler sıralanırken birinci sıraya geçirilmiş (bazen geçirildiği bile farkedilmemiş) enfeksiyonlar yerleşiyor. Virüs, bakteri veya mantar kaynaklı enfeksiyon hastalıklarının bir kısmı sinir sisteminde de hasar yaratabilir. Enfeksiyonların kimi zaten geçmiş, vurup kaçmış ve zararını vermiş olabilir. Bazılarının müsebbibi zararını yıllar içinde vermiş ve hala vücudumuzda  biryerlerde gizleniyor olabilir.

Multipl sklerozun genetik geçişli bir hastalık olup olmadığı araştırıldığında, fenilketanuri gibi bir tek gen hastalığı olmadığı belirlenmiş. Bir araştırma sonucu tek yumurta ikizlerinde ikizlerden biri MS hastasıysa, %25 olasılıkla diğerinin de MS hastası olduğu ortaya çıkmış. Ayrı yumurta ikizlerinde bu oran %2 civarında. Bu gösteriyor ki MS’in ortaya çıkmasında genetik yatkınlık rol oynamakla birlikte, çevresel faktörler ağır basıyor. Çevresel faktörler denilince de geçmişte geçirilmiş bir ya da daha fazla hastalık (viral, bakteriyel), maruz kalınan ağır metal gibi zehirleyici ajanlar, beslenme tarzı, kandaki D vitamini seviyesi gibi çok çeşitli olası sebep sıralanabiliyor. Tüm olası sebepler araştırılmaya değer ve önemli görünüyor. Muhtemelen MS hastalarının bağışıklık sistemleri bu sebeplerden biri veya birkaçının biraraya gelmesi sonucu kontrolden çıkıyor.

MS’le birlikte adı en çok anılan virüsler ve bakteriler Epstein-Barr virüsü,  yine herpes ailesinden herpes simplex türleri ve herpes zoster (su çiçeğine ve zonaya yol açan virüs), Borrelia Burgdorferi (lyme hastalığına sebep olan bakterilerden), hatta kızamık virüsü.

Epstein-Barr, herpes ailesinden, enfeksiyöz mononükleozis isimli çoğu zaman farkedilmeyen bir hastalığa ve birkaç kanser türüne sebep olabilen bir virüs. Amerika’da beş yaşın altındaki çocukların % 50’sinin, yetişkinlerin % 90-95’inin enfeksiyonu geçirmiş olduğu anlaşılmış. Yani en yaygın virüslerden biri. Epstein-Barr (enfeksiyöz mononükleozis) ateş, boğaz ağrısı ve lenf bezlerinin şişmesi gibi başka hastalıklarda da görülen etkiler yaratıyor; genellikle geçirilirken farkedilmiyor ve geçirildikten sonra yaşam boyu vücutta kalıyor. RRMS’te ataklarla eş zamanlı olarak vücutta Epstein-Barr virüsünün de aktif hale geçtiğini, diğer zamanlarda pasif olduğunu ileri süren bir teori var. Bu virüsün MS’le bağlantılı görülmesinin bir sebebi de sadece insanları konakçı olarak kullanması. MS de Epstein-Barr virüsünün yol açtığı hastalık gibi hayvanlarda görülmüyor.

Herpes simplex virüsünün iki türü de (HSV-1 ve HSV-2) çoğu kimsede bulunuyor. Bulaştıktan sonra zaman zaman aktive olup uçuk gibi problemler yaratıyor; pasif olduğu zamanlarda nöronların içerisinde bağışıklık sisteminden saklanarak ömür boyu vücutta kalıyor.

Şüpheliler arasında bir de spiroketal (tanımı spiral şekilli mikroplardan geliyor) Borrelia ailesinden bakterilerle taşınan Lyme hastalığı var. Lyme kene ısırığıyla insana bulaşıyor. Farklı hastalıkları düşündüren farklı belirtiler ortaya çıkarabildiği için lyme hastalığına “büyük taklitçi” deniyor. Benzer belirtiler gösterdiği bir hastalık da MS.  Lyme bakterisi taşıdığı bulgulanan ve uzun süreli antibiyotik tedavilerine giren hastalar var. Bu vakalarda MS’e lyme hastalığının sebep olup olmadığı bilinmiyor; MS’te birçok durumda yapıldığı gibi bir deneme sözkonusu : belirtiler ilaç kullanımıyla hafifleyecek mi, hafiflemeyecek mi?

Antibiyotikler virüsler karşısında etkisiz. Bakterilerin bir kısmı kullanılan antibiyotiklere karşı dirençli olabilir. Antiviral ilaçlar da en başta kan-beyin bariyerini geçemedikleri için beyinde saklanan bahsettiğimiz sinsi virüslerle başa çıkamıyor. Zamanla yeni ilaçlar geliştirilebilir. Belki MS’le mücadelede antiviral ilaçların kullanıldığını görmek mümkün olur. Bu üzerinde durulan, araştırılan bir konu.

Enfeksiyonlara karşı şimdi yapabileceğimiz belki en etkili şey yine sıkı bir su orucu.  Su orucundan aralık 2012’de bahsetmişim :

Su orucuna kalkışacaksanız bu konuda deneyimli bir doktorun gözetiminde olmanızı salık veriyorum. Türkiye’de tavsiye edebileceğim isim de bu konuda çok iyi bir kitabı olan Dr.Yegane Mutlu. Dr.Mutlu İstanbul’da.

Amerika’da yaşayanlar için Dr. Joel Fuhrman’a veya aynı ekolden bir doktora mutlaka gitmeli derim. Görünen o ki hastalıklarda su orucu ve beslenme tarzı değişikliğini ilk uygulanması gereken tedavi yöntemleri olarak gören doktor sayısı bazı ülkelerde artıyor. Darısı başımıza...

Belki araştırırsanız yakınınızda su orucunuzu yönetecek bir doktor bulabilirsiniz. Böylece, birçok açıdan faydalı bu tedaviyi denerken bir desteğiniz olur.




Kaynaklar :

Stop Alzheimer’s Now!             Bruce Fife




25 Ocak 2014 Cumartesi

Hirudoterapi

Hirudoterapi sülük tedavisidir. İğrenmeyin; bu küçük ve basit canlılar çok yararlı. Belki bazılarınız her bahar birkaç sülükle kanını temizleyen veya bazı rahatsızlıklarında hemen sülük kullanan anneanne ve babaanneleriniz yüzünden zaten konuya aşinasınız.


Hirudoterapide vücudun istenen bölgelerine  tutunan sülükler kan emerken aynı zamanda kan dolaşımımıza sağlığımıza yararlı olabilecek çok sayıda madde zerkediyormuş. Bunlar arasında kan sulandırıcı, varolan pıhtıları eritici, damar genişletici,  antibakteriyel ve kan basıncını düzenleyen maddeler buluyormuş.

Geçtiğimiz yüzyıllarda da tıbbi sülükler sağlık için kullanılmış. Şimdilerde, mikrocerrahide, varisli damarların tedavisi, kas krampları, tromboflebit ve osteoartrit dahil birçok durumda sülüklerden yararlanılıyor.

Sülük vücuda ağzıyla tutunuyor. Isırığı iğne batmasından biraz daha şiddetli, yani oldukça hafif. Kan emerken canınızı yakmıyor. Doyunca (20 ila 50 dakika arasında) kendiliğinden düşüyor. Salgıladığı maddelerden hirudin kan sulandırıcı olduğu için 1,5 gün kadar bandajlarınızı sık değiştirmeniz gerekecek. Bandajları değiştirirken sülüklerin ısırdığı yerlere biraz çörekotu yağı sürer ve tekrar bandajlarsanız yaralar çabuk iyileşir. Yaraların etrafında şişme, kızarıklık, ağrı, yani enflamasyon olmamalı. Böyle bir durumla karşılaşırsanız yara mikrop kapmış demektir. Mikrop, sülüğün salgılarından değil, antibakteriyel sıvıyla temizlenmemiş sülüğün vücudundan veya dışarıdan (yara bakımına dikkat edilmemesi yüzünden) bulaşır. Bu durumda cilt doktoruna görünüp durumu anlatmalı ve muhtemelen antibiyotik kullanmalısınız.

Sülük konusunda niyetim kendi üzerimde denemeler yapmak, elde ettiğim güzel sonuçları paylaşmaktı. Ama olaylar hayal ettiğim gibi gelişmedi. Bir hatam (sülükten anlayan bir doktor bulamadığım ve önemsemediğim için) sülük operasyonunu evde yapmamdı. İlk deneyimimde sorun yaşamadım. İkinci deneyim için yeterince beklemedim (2 ay), çok sayıda sülük kullandım (45 kiloluk ipek’e 10 sülük fazlaymış) ve ikinci kez aynı kaynaktan aldığım (internet üzerinde bir site) sülükler bana hiç iyi gelmedi. Bu yaratıkların çok farklı cinsleri var demek ki ve bazıları insana iyi gelmiyor. Neyse ki herhangi bir ters etki yaratırlarsa geri dönüşü oluyor.

Fikrim : hirudoterapi, güvenilir bir kişiyle, tercihen sülük konusunda deneyimli bir doktorla denenebilecek bir yöntem. İyi hissettirirse yılda bir - iki kez (özellikle bahar aylarında) yardımcı bir yöntem olarak denenebilir. 

Vücutta fazla demir bulunması iyi değil. Sonuçta demir bir ağır metal. Bir teoriye göre, demir fazlalığı MS hastalarının beyinlerinde rastlanan plakların bir sebebi olabilir. Menstrüasyon sayesinde menopoz öncesinde kadınlar vücutta demir birikimine karşı bir ölçüde korunuyor. Her türlü kan kaybı vücudun demir depolarında (demir fazlası vücutta ferritin olarak saklanır) azalmaya sebep olur. Hirudoterapi erkekleri ve özellikle menopoz sonrasında kadınları fazla demir birikiminden korur.

Not : Bir kez kullanılan sülükler bir daha kullanılmaz. Sülükleri imkanınız varsa göl, dere gibi bir yere bırakır veya saf alkolde öldürürsünüz.

Kaynaklar :










4 Aralık 2013 Çarşamba

Kök Hücre Çalışmaları Nasıl Gidiyor

Kök hücre kullanımının kanser dahil çeşitli hastalıkların tedavisinde işe yarayabileceği bir süredir söyleniyor. Pekiyi ama nasıl? Kök hücre tedavisinin multipl sklerozda kullanıldığı çalışmalar ne aşamada? Üzerinde çalışılan yöntemler MS hastaları için ümit olabilir mi?

MS merkezi sinir sistemini tutan bir hastalık. Problemin kendi kendine saldıran bağışıklık sisteminin sinir hatlarını kaplayan myelin kılıfında oluşturduğu hasar ve boşluklar olduğu kabul ediliyor. Myelin kılıfının zedelenmesi sebebiyle sinir hücreleri (nöronlar) arasındaki iletim zayıflıyor. Nöronlar arasındaki elektrik sinyallerinin iletimi yavaşlıyor veya mesajlar kaybolabiliyor. Sonuçta duyusal, motor ve bilişsel kabiliyetler geçici veya kalıcı olarak kaybediliyor. Kök hücre tedavilerinde hedeflenen de diğer vücut hücrelerine dönüşme yeteneğine sahip kök hücrelerin aşılandıkları vücutta değişerek yeni myelin hücreleri oluşturması, hasarlı dokuların tamir olması ve böylece sinir iletiminin normale dönmesi.

Kök hücreler çoğalabilme ve özelleşip değişerek hasarlı dokuların yerini alabilme özelliklerinden dolayı bu kadar gözde. Kaynaklarına göre kök hücreleri sınıflandırıyoruz. Mesela yetişkin kök hücreleri, embryo kök hücreleri, kordon kanından elde edilen kök hücreler gibi. Kök hücrelerin farklı vücut hücrelerine dönüşebilme kapasiteleri kaynaklarına bağlı. Ayrıca tedavinin dışarıdan (hasta dışında birinden, embryodan vs.) alınan kök hücrelerle yapılacak olması, öncelikle  hastanın bağışıklık sisteminin baskılanmasını gerektireceği için tedavinin riskini artırır.

Stanford üniversitesinde henüz sadece laboratuvar fareleri üzerinde yapılan bir çalışma çok ilgi çekici. Bu araştırmada hastanın deri hücrelerinden kök hücre elde ediliyor. Çalışma ilerlediğinde kök hücrelerin soyulan myelin kılıfını yenilemesi beklenecek. Şimdilik metod deri hastalıklarında deneniyor. Kişinin kendi dokularından elde edilen kök hücreler kullanılacağı için bağışıklık sistemini baskılayıcı bir ön müdahaleye gerek kalmayabileceğini belirtiyor araştırma ekibinden Dr.Wernig.

Cambridge üniversitesinden bir ekibin yürüttüğü çalışmada hedef hastalığın gidişatını yavaşlatmak, hatta durdurup hastalığı geri çevirmek. Beyin ve omurilikte bulunan, fakat aktif olmayan kök hücrelerin ilaçlarla aktif hale getirilmesi amaçlanıyor. Böylece, beyin ve omurilik kendi kendini onarabilecek. Şimdilik, çalışma farelerde yaratılan MS benzeri hastalık modeli üzerinde yürütülüyor. İnsanlı deneylerin iyimser bir tahminle 5 yıl içinde, tedavinin de 15 yıl içinde başlayabileceği söylenmiş.

Dünyada onaylanan ve çoğu vakada uygulanan kök hücre tedavisi yöntemi, kemik iliğinden alınan kök hücreler kullanılarak, daha çok lenfoma, lösemi ve genetik bazı kan hastalıklarının tedavisinde deneniyor

MS’in şu sıralar kök hücreler kullanılarak yapılan tedavisi genelde şöyle gerçekleşiyor :  Hastadan kemik iliği alınıyor ve kök hücreler hastanın kemik iliğinden toplanıyor. Daha sonra kemoterapi ilaçlarıyla hastanın bağışıklık sistemi yok ediliyor. Kök hücreler hastaya aşılanıyor. Halen Amerika ve İngiltere’de bu yöntemin kullanıldığı çeşitli çalışmalar yürütülüyor. Meksika, Çin vs. çeşitli ülkelerde MS hastalarını kök hücre aktarımı yöntemiyle iyileştirmeye çalışan klinikler var.
 
 
Türkiye’de MS hastalığında kemik iliğinden nakil yöntemiyle yapılan kök hücre tedavisine bir örnek :
Tedaviyi gerçekleştiren Prof.Dr.Beşışık’ın ifadesine göre bu ağır bir tedavi. Herkes tolere edemiyor. Türkiye’de çok az sayıda MS hastasına nörologlarının tedaviyi gerçekleştirecek doktorlarla anlaşması üzerine uygulandı. Bu tedavide hasta seçiminin önemli olduğu söyleniyor. Bu konuyu merak ediyorsanız hasta seçim kriterleri ve tedavinin riskleri, başarı şansı konusunda nöroloğunuzla konuşabilirsiniz.

Şimdilik dünyada hiçbir yerde MS'te etkinliği ve güvenilirliği kanıtlanmış bir kök hücre tedavisinden bahsedemiyoruz. Çalışmalar deneysel. Belki de bu deneysel çalışmalar ve araştırmalar sonucu MS’in tedavisi ileride kök hücreler yoluyla olacak. Ne diyebilirim? Araştırma ekiplerinin ellerini çabuk tutmasını dilemekten başka…


Kaynaklar :

 
http://www.ms-uk.org/stemcells

2 Kasım 2013 Cumartesi

Ginseng

Yorgunluk, birçok MS hastasına göre multipl sklerozun yaşam kalitesini en çok düşüren yönlerinden biri. Yorgunluğu azalttığı iddia edilen doğal gıda takviyelerinden biri ginseng.
 
Ginsengin enerji seviyesini artırdığı, yorgunluğu azalttığı söyleniyor. Farklı ginseng türleri arasında en bilineni asya ginsengi (panax ginseng). Tam olarak anlaşılmamış olmakla beraber, Asya ginsengindeki etken maddenin steroid benzeri ginsenosid maddesi olduğu sanılıyor. Bu madde bağışıklık sistemini uyardığı için asya ginsenginin MS hastalarında kullanıma uygun olup olmadığı konusu muğlak. Diğer çok bilinen ginseng türü de Sibirya ginsengi. Aslında, bu farklı bir bitki olmasına rağmen asya ginsengiyle benzer etkilere sahipmiş. Ginseng türleri bazı MS hastalarında yorgunluğu tetikleyebileceği ve ilaç etkileşimlerine sebep olabileceği için kullanılmaları sakıncalı olabilir. Kan sulandırıcı kullanan veya ameliyata hazırlanan kişilerin ginseng kullanmaması gerektiği yazıyor bu sitede :
 
Ginsengin MS semptomlarını (yorgunluğu) hafifletmekte faydalı olabileceğine dair yayınlar da var. Aşağıdaki bağlantıdan ulaşacağınız Pubmed yayını, altmış MS hastası üzerinde yapılan üç aylık bir çalışmadan bahsediyor. Bu çalışmada, ginseng kullanan hasta grubuyla plasebo kullanan hasta grubunun durumları değerlendirildiğinde, ginsengin yorgunluğu azaltıcı, yaşam kalitesini artırıcı etkiye sahip olduğu sonucuna varılmış. Yayında, ginsengin etkisinin anlaşılması için daha çok sayıda araştırmaya ihtiyaç olduğu da belirtilmiş.

 
Kaynaklar :
 

6 Ekim 2013 Pazar

Kozmetik

Kişisel bakım hakkında bir iki önerim olacak ve hepsi de tahmin edeceğiniz gibi doğalcılık taraftarı öneriler. Doğal ürünler kullanıp kimyasallardan uzak durursak toksik yükümüzü artırmamak yönünde bir adım atmış oluruz.

Birinci önerim bol su içmek. Su içmek, vücudumuzdaki toksinleri atmaya yardım etmek gibi birçok faydasının yanında güzel bir cilt için de çok gerekli.

İkinci önerim şampuan dahil tüm katkı maddeli kişisel bakım malzemelerinden uzak durmak. En şüphe çekmeyen kişisel temizlik malzemenizin bile etiketini okuduğunuzda birsürü kimyasaldan mamul olduğunu görürsünüz. Cilt bakım ürünleri, saç ve vücut şampuanlarının içinde bulunan her türlü kimyasal madde lenf ve kan dolaşım sistemlerimize giriyor. Beslenme yoluyla aldığımız kimyasalların aksine karaciğerimizden geçmeyen bu kimyasallar filtrelenmeden dokularımıza giriyor. Birçoğu da petrokimyasal.

Bir süre önce şampuan kullanmayı bıraktım ve saçımı defne sabunu ile yıkamaya başladım. Böylece, kırkımda o zamana dek kullandığım şampuanların saçlarımı düzleştirdiğini, aslında kıvırcık (bir arkadaşımın tabiriyle “bonus kafa”) olduğumu farkettim. İşin estetik yanını bir tarafa bırakırsak, hergün kullandığımız kişisel bakım malzemelerinin cildimizden emilerek toksik yükümüzü artırdığını anlıyoruz. Bunun da kötüleşen sağlığımıza mutlaka menfi bir katkısı oluyordur. Defne sabununu www.hepsidogal.com ‘dan alıyorum. Saç yumuşatıcısı ve diğer kozmetikler için www.bitkisandigi.com ‘u öneriyorum. Saç yumuşatıcısı ve diğer kozmetik ürünleri isterseniz kendiniz evde de üretebilirsiniz.

Mucizevi çörekotu yağından da bahsedelim. “Ölümden gayrı her derde deva” olduğu söylenen çörekotundan elde edilen yağ… Nemlendirici olarak, çatlaklarınız için ve yara - kesiklerinizin kolay ve hızlı kapanması için çörekotu yağı kullanın. Kokusuna alışınca bayılacaksınız. Antep’de bulunan Origo’nun ürettiği kaliteli çörekotu yağını www.hepsidogal.com ve www.hepsiantep.com sitelerinden temin edebilirsiniz.

www.greenmedinfo.com sitesinde hindistancevizi yağının da cilt ve saç bakımında pahalı, petrol ürünü katkılı kozmetiklerden daha etkili olduğunu okudum. Wikipedia’da hindistancevizi yağını saç, vücut ve yüz nemlendirmek için, ekzemayı ve kesikleri tedavi etmek için ve ayrıca masaj yağı olarak nasıl kullanacağınızı anlatıyor. Türkçe bir blog’da göz makyajı temizlemek için de kullanıldığını okumuştum. Hindistancevizi yağını işlenmiş değil, soğuk sıkım (extra virgin) almak gerekiyor. Çeşitli sitelerden TheLifeCo’nun getirttiği hindistancevizi yağını alıyorum.

Urtekram, Logona gibi markalar zararsız kozmetik ve hijyen ürünleri arayanlar için seçenekler sunuyor. Böyle ürünler bulabileceğiniz bazı siteler:


Keşke sadece kozmetik problemlerle uğraşıyor olsaydık! Ama saydıklarım hayatımızı kolaylaştırabilir; daha fazla toksin yüklenmemek için yardımcı olur. Özellikle kronik hastalıklardan korunmak isteyenler için gıdalarını, temizlik ve cilt bakım malzemelerini toksik maddelerle kirlenmemiş ürünler arasından seçmek önemli.


Kaynaklar :



http://www.nigellaseeds.com/nigella-seed-recipes