Yasal Uyarı

Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bilgi ve referanslar hiçbir surette doktor tavsiyesi yerine geçmez. Tüm sağlık problemlerinde mutlaka bir doktora başvurulmalıdır. Doktora başvurmadan kesinlikle ilaç veya başka tedavi yöntemleri kullanılmamalıdır.

Kaynak gösterilerek paylaşılan ve verilen bağlantılar (link'ler) ile ulaşılan bilgilerden kaynak sahibi sorumludur.
Sitede yer alan bilgilerin Multipl Skleroz ve diğer hastalıklar konusunda genel kabul gören tıp literatürüne uygun olduğuna dair bir iddiam yok. Bir MS hastası olarak denediğim, kısmen fayda gördüğümü düşündüğüm yardımcı tedavilerle ilgili bilgi paylaşıyorum. Dolayısıyla, her hasta benim gibi kendi sağlığı için yaptığı seçim ve uygulamalardan sorumludur.


24 Ekim 2012 Çarşamba

GDO Felaketi - I

Bu filmi izleyin derim. Genetiği değiştirilmiş organizmaların sınırları çizilemeyen zincirleme zararlarından bahsediyor. Film ingilizce, ispanyolca altyazılı. 31 ekime kadar aşağıdaki adresten ücretsiz izlenebiliyor.

GDO konusu etraflı bir araştırma ve yazıyı hakediyor. Tabii biz de doğal, müdahalesiz, gerçek besinleri...

http://geneticroulettemovie.com/

(filmin süresi 85 dakika)

27 Eylül 2012 Perşembe

Olağan Şüpheliler : Süt, Şeker, Gluten

Henüz çaresi bulunamamış, varolan tedavileri semptomatik (belirtileri ortadan kaldırmaya yönelik) olmakla sınırlı kalan birçok hastalığın benzer sebeplerle oluştuğu ortaya çıkarsa hiç şaşırmayalım. MS, sistemik lupus, romatoid artrit, kanser türleri gibi tedavileri güç ve herkeste beklenen sonucu vermeyen hastalıklar, hatta otizm, hiperaktivite gibi psikiyatrik oldukları iddia edilen birçok sağlık problemi salgın hastalık gibi yaygınlaşıyor. Bu da artan çevre kirliliğine (hava, su, toprak kirliliğine eklenen elektromanyetik, radyoaktif kirliliği de unutmamalı), beslenmenin doğallıktan uzaklaşmasına paralel olarak gerçekleşiyor.

Problemlerimiz sandığımız kadar karmaşık değildir belki. Hastalıklarımızın sebepleri açığa çıktıkça etkili tedaviler bulunması ve bu hastalıklara yakalanmadan yaşamak kolaylaşacak.

Neyse, sizi sıkmadan glutene karsi uyarılarıma geçeyim.

Paleolitik çağ insanı, avcı - toplayıcı yaşam tarzından tarıma 10.000 yıl önce geçmiş ki bu, evrimimizde kısa bir süre. Tahıllar ve baklagiller o zamandan beri hayatımızda. Bu sekilde besin bulmak kolaylaşmış; nüfus artmış vesaire. Rafinasyon işleminin keşfiyle eskiden rüşeymiyle (endosperm), kabuğuyla beraber taş değirmenlerde fazla ısıya maruz kalmadan öğütülen tahıl, bu besleyici (B vitaminleri, mineralleriyle rüşeym) ve sindirim sistemini süpüren (kepek) parçalarından ayırılarak kof bir besin haline gelmiş. Artık, nişastadan ibaret kalmış buğdayı öğütüp beyaz un haline getirmek işini taş değirmenler yerine makineler yapıyor. Şimdi, ekmek olarak bu beyaz undan ve katkı maddelerinden üretilmiş somunlar tüketiyoruz. Kepekli ekmek yediğimizde de rafine una sonradan katılan kepekle üretilen ekmeği yiyoruz. Evde kek yapıyorsunuz diyelim : margarin, rafine şeker, rafine un, katkı maddeli kabartma tozu, fabrikasyon tavuklardan sağlıksız yumurtalar... Görüyorsunuz ki zararsiz tek bir madde yok böyle bir karışımın içinde. Tüm bu malzemeye sağlıklı alternatifler bulabiliriz.

Börek, pasta, ekmek yaparken beyaz un yerine tam buğday unu veya glutensiz un kullanılabilir. 

Buğdaya karsi hassasiyetiniz yoksa, yerli tohumdan (siyez, kavlıca, karakılçık) üretilmiş buğday unu bulabilir, ekmeğinizi evde ekşi mayayla yapabilirsiniz. Gluten duyarlılığınız varsa glutenli tahılları diyetinizden çıkarmanız sağlığınız için yararlı olur. Duyarlılığı nasıl tespit edeceğinizi anlattıktan sonra alternatif gıdalardan bahsedeceğim.

MS veya romatoid artrit gibi bir kronik hastalığınız veya cilt problemleriniz (ekzema, akne, özellikle ellerinizde nedeni bilinmeyen yaralar ve kaşıntı vs.) varsa glutenli tahıllara allerjiniz olması muhtemel. Gluten sık tükettiğimiz dört çeşit tahılda bulunan bir proteindir. Hamura elastik, yapışkan özelliğini veren glutendir. Gluten duyarlılığınız varsa uzak durulacak tahıllar : BUĞDAY, ÇAVDAR, ARPA, YULAF.  Gluten duyarlılığı sanıldığından da yaygındır. Toplumun %30 - 35'inde farklı düzeylerde gluten hassasiyeti olduğu sanılıyor.


Gluten duyarlılığı anaflaktik şoka yolaçan gıda alerjilerinden farklıdır. Daha çok bağırsağın yiyeceğin içindeki bazı proteinlere verdiği tepkidir. Gluten duyarlılığı durumunda bağırsağı tahriş eden glutenli tahılların içindeki gluten proteinidir. En ileri düzeyde çölyak hastalığını meydana getiren bu tahriş, daha hafif yaşandığında şu belirtilere neden olabilir : ishal, şişkinlik, karın ağrısı, başağrısı, ekzema, ciltte döküntü veya kaşıntı, zihinde bulanıklık, sinirlilik, depresyon, yorgunluk, eklem ağrıları, kansızlık ve daha fazlası.  Bu şikayetler size tanıdık geliyorsa bir süre glutensiz diyeti denemeye değer. 

Glutensiz diyet nasıl yapılır? Eliminasyon yöntemiyle, yani gluten içeren tahılları ( buğday, çavdar, yulaf, arpa) bir süre (3 ay gibi) diyetinizden çıkarırsınız. Bu süre zarfında, hazır gıdaların çoğunun (ketçap, hazır çorba, soslar vs.) içinde buğday bulunduğunu da unutmayarak hazır gıdalardan da titizlikle uzak durmak gerekir.  Eliminasyon sırasında sindirim sisteminizle ilgili sorunlar (şişkinlik, hazımsızlık, karınağrısı vs.), başağrılarınız, cilt problemleriniz azalır, hatta yokolursa, bu glutene karşı duyarlı olduğunuzun göstergesidir. (Şikayetleriniz fazla veya şiddetliyse başlangıçta mısır unundan da uzak durmayı deneyebilirsiniz.)

Son zamanlarda adını çok duyduğumuz besin duyarlılık testleri hakkında fazla bilgim yok. Test edilen gıdaları testten önceki son iki ayda tüketmiş olmanız gerektiğini duydum. Diyetinizden çıkardığınız bir besini 3 - 6 ay sonra tekrar yediğinizde vücudunuz olumsuz tepki veriyorsa, kaybolmuş şikayetleriniz geri dönüyorsa, duyarlılığınızı tespit etmiş olursunuz. Ben bu yöntemi kullandım. Gluten, kakao, yumurta, süt ve süt ürünlerini hayatımdan çıkardım ve aç kalmadım. Kısa bir süre sonra insan yoksunluk da hissetmiyor. (Yumurta konusunda not : yumurta akı ve sarısını ayrı ayrı değerlendirmek gerektiğini öğrendim. Protein profilleri farklı. İki üç yıldır yumurtanın yalnızca sarısını yiyorum. Aralık/2016)

Diyelim ki diyetinizden sadece glutenli gıdaları çıkardınız; üç - altı ay glutensiz beslendiniz ve bazı şikayetleriniz (akne, başağrısı, ekzema, sinirlilik vs.) azaldı ya da ortadan kalktı. Keşke başka bir sebeple düzelmiş olsam da tekrar simit yiyebilsem diyorsunuz :) Gluten duyarlılığınız var mı gerçekten? Emin olmak için üç beş gün abartısız miktarlarda bulgur, ekmek, börek çörek gibi şeyler yiyin. Diyetle ortadan kalkan problemler geri dönerse üzülmeyin. Glutensiz ve mutfakta daha yaratıcı bir dönem başlıyor hayatınızda :) Ayrıca daha sağlıklı ve hafif olacaksınız. Glutensiz diyetle, hele bir de şekeri bırakıp tuz tüketiminizi minimuma indirdiyseniz çaba göstermeden kilo verirsiniz.

Aynı anda birkaç besin grubunu kesmişseniz ve farkına vardığınız besin duyarlılığının nesnesini tespit etmek isterseniz, şöyle bir yöntem izlenmeli : önce tek bir besin grubu (mesela glutenli gıdalar) tekrar diyete dahil edilir; sorun yoksa bir süre sonra farklı bir besin grubu da diyete dahil edilir. Mesela gluteni, süt ve süt ürünlerini aynı anda kesip üç ay tüketmediğinizi, bir süre sonra başağrılarınızın, sinirlilik halinizin veya inatçı ekzemanızın geçtiğini varsayalım. Sonra denemek istediğiniz herbir besin grubunu birkaç hafta arayla diyetinize ekleyin. Birkaç gün ardarda tam buğday ekmeği, bulgur, makarna gibi glutenli gıdalar denenenirse ve bir iki hafta içinde eski problemleriniz geri dönmediyse, glutenli gıdalara başladıktan üç hafta sonra da üst üste birkaç gün süt içersiniz. Bir süre sonra peyniri ayrıca denersiniz.

Birçok insanda glutene karşı farklı şiddette duyarlılık var. Gluten duyarlılığı en kesin şekilde çölyak hastalığının ortaya çıkmasıyla anlaşılıyor. Bu hastalıkta ince bağırsağın iç çeperi iltihaplanıyor, tahrip oluyor. Vitamin ve minerallerin bağırsaktan emilimi azaldığı için çölyak hastası çocuklarda gelişim geriliği oluyor. Çölyak, tüm hastalarda ishal, karın ağrısı gibi şikayetlere de yol açıyor.

MS gibi hastalıklarda hasar gören bağırsak duvarının geçirgenliğinin artması sonucu kısmen parçalanmış proteinlerin kana karışması sözkonusu. Bağışıklık sistemi hastalıklarında, kan dolaşımına sızan bu yabancı protein parçaları (peptidler) tarafından uyarılan bağışıklık sisteminin benzer yapısal özellikler taşıyan vücut dokularına saldırdığı yönünde bir teori var.

Şimdi glutensiz tahıllara örnek vereyim :

- Pirinç : Mutlaka kepekli pirinç tercih edilmeli. Pirinci güçlü bir blender’la (örn. Vitamix) un haline getirip tariflerde kullanabilirsiniz. Mesela köfte yoğururken ekmek yerine veya çorbaları koyulaştırmak için ...

- Karabuğday : İsminde "buğday" kelimesi olduğu halde bu bitki buğdaygillerden değil. Taneleri üçgen prizma şeklinde. Denemediğim ve henüz araştırmadığım için şimdilik kullanımıyla ilgili bilgi veremiyorum.

- Kinoa : Küçük taneli, bol protein içeren bir tahıl. İnternetten satın alınabilir (www.dimyat.com.tr). Bulgur kullanılan birçok tarifte kullanılabilir. İçindeki besin öğelerinin açığa çıkması için önce 2 saat suda bekletilmesi öneriliyor; kinoayı üzerini biraz geçecek şekilde suyun içinde bekletin. Sonra, süzmeden bu suyla pilav pişirir gibi suyunu çekene dek pişirin. Pişme süresi gayet kısa (10-15 dakika). Nefis kinoalı kısır tarifi için :

- Nohut unu : internetten sipariş edilebileceği gibi evde güçlü bir blender’la kendi nohut ununuzu da hazırlayabilirsiniz.

- Kestane unu : bildiğiniz kestanenin un hali. Bu un da internetten temin edilir ve diğer glutensiz unlarla karıştırılarak kullanılabilir.

Adlarını duyduğum, henüz denemediğim diğer birkaç glutensiz tahıl : amarant, teff, chia.

Glutensiz tarifler konusunu hala inceleyemedim. Bu konuyu daha sonra araştırıp bulduğum kaynakları başka bir yazıda paylaşmak niyetindeyim (taşınma hazırlığı içindeyim ve bu yazıyı daha fazla geciktirmek istemiyorum). Şimdilik haberdar olduğum siteler :

http://glutensizmutfak.blogspot.com/

Buğdaydan vazgeçmeyi düşünmeyenler için permakültür faaliyetleri kapsamında yerli tohumla buğday üretimi yapan bir köy :

Yerli tohumdan üretilmiş buğday unu internetten sipariş yoluyla bulunabilir. www.sadepazar.com’da rastlamıştım. Hatta bu unla üretilmiş ekmek de satıyorlar.



Son üç yazıda sırasıyla şeker, inek sütü ve glutenden bahsettim. Dr.Fuhrman bu üçlünün sağlığımızı bozma suçunu beraber işlediklerini söylüyor. Prof.Dr.Ahmet Aydın'ın "MS'in Biyomedikal Tedavisi" başlıklı yazısını mutlaka okumalısınız. İşte size doktorluğun ne olduğunu ve nasıl yapılması gerektiğini düşünen, bilgili, sağduyulu, vicdanlı iki doktor...




kaynaklar :
Disease-proof your Child        Joel Fuhrman, M.D.

Paleolitik (taşdevri) diyeti için :    http://www.bugday.org/portal/haber_detay.php?hid=1308

http://www.foodrenegade.com/the-rise-of-gluten-intolerance/        (gıda duyarlılığı)

25 Temmuz 2012 Çarşamba

"Hayat Boyu Süt" diye buyurdu süt endüstrisi

Bu yazının başlığı NOT MILK de olabilirdi. 90'lardan beri Amerika'da yürütülen, süt tüketimini artırmaya yönelik başarılı bir reklam kampanyası var , "Got Milk?" sloganıyla maruf, ünlüleri süt bıyıklarıyla gösteren. www.notmilk.com da ismiyle bu kampanyaya nazire yapan ve bizleri inek sütünün zararları, hastalıklarla bağlantısı hakkında bilgilendiren bir site.

Dünyada, bebeklik çağından sonra süt içmeye devam eden ve başka canlılardan sütleri için faydalanan tek canlı türü insan. Süt, memelilerin yavrularını  katı besinleri çiğneyebilecek olgunluğa erişene dek beslemek için salgıladıkları bir sıvı. Her türün sütü kendi yavrularının ihtiyaçlarına göre besin ve bağışıklık öğeleri taşıyor.

Bebeklere ilk altı ay sadece anne sütü verilmesi gerektiğini hepimiz duyduk. Anne sütü bebek için gerekli besinleri, koruma faktörlerini içeriyor. Bebeğin karşılaştığı mikroplarla karşılaşan ve bunlara karşı antikor üreten annenin sütü sayesinde bağışıklık sistemi henüz tam oluşmamış olan bebeğe transfer olan antikorlar bebeği de bu mikroplara karşı dirençli kılıyor. Bunun gibi biyolojik yararlarının yanısıra emzirmenin bebeğe ve anneye psikolojik olarak da faydası çok. Emziren anneler düzenli olarak balıkyağı kullanırlarsa beyin gelişimi için çok gerekli EPA, DHEA gibi balıkta bulunan yararlı yağlar anne sütü aracılığıyla bebeğe de geçer. Malum, denizlerdeki kirlilik, özellikle ağır metal kirliliği sebebiyle yeterli miktarda balık yemiyoruz.

Sorumuz şu : süt içme faaliyetini mutlu bebeklik dönemimiz bittikten sonra tüm hayatımıza yaymalı mıyız? Maksimum iki üç sene süren emzirme dönemi bitince süte ihtiyacımızın sürdüğüne inandığımız için inek sütü dönemimiz başlıyor. Sizce neden inanıyoruz buna?

İnek sütü ve insan sütü arasında renk dışında pek bir benzerlik yok. Öncelikle içerdikleri proteinler farklı ve inek sütündeki hantal proteinler (örneğin kazein) insanların bir kısmı için zararlı. Bir bölümümüz süte alerjimizi farkederken bir kısmımız da alerjimizden bihaber, süt ürünleri tüketerek yaşıyoruz. Yani, süte insan organizmasının verdiği tepki sadece “laktoz intoleransı”yla (süt şekerini sindiren enzimin eksikliği) sınırlı değil. Üstelik tepkimiz alerji şeklinde görünür olabilir ya da “intolerans” şeklinde uzun yıllar boyu belirti vermeden gizli kalabilir. İkinci tür, yani intolerans, besin duyarlılık testlerinde de ortaya çıkmayabilir. Süt proteini kazeine (casein) vücudumuzun verdiği tepki birçok hastalığın görünmeyen, zor farkedilen tetikleyicisi olabilir.

Ayrıca inek sütü içeriği sebebiyle beklediğinde keçisütünün aksine ayrışıyor, kaymağı ayrı bir tabaka halinde üstünde birikiyor. İnek sütünün bu özelliğini tüketicinin sevmeyeceğini tahmin eden endüstri uzmanları “homojenizasyon” diye bir yöntem keşfediyor ve uyguluyor ki yağ molekülleri yüksek basınç altında parçalansın, süt her daim homojen görünsün. Homojenize edilen süt pastörize ediliyor ya da UHT teknolojisiyle çok yüksek ısıda besin öğelerinin çoğunu, sindirimine yardımcı olacak enzimleri kaybetmiş, ama raf ömrü uzun ve görüntüsü güzel bir “ürün” elde ediliyor. Sonra devreye medya giriyor.

Reklam yayınlayan bir çocuk kanalını açıp sayalım : reklamlardan kaçta kaçı süt, süt ürünleri, süt (süttozu) katkılı abur cuburlar hakkında? Bir de konu reklamlara gelmişken, erişkin kanallarındaki reklamların üçte birinin potansiyel olarak zararlı besinler (margarin, şekerli abur cubur ve içecekler) ve süt ürünleri üzerine olmasına ne demeli?

Bahsedilen şekilde üretilen ve pazarlanan endüstriyel süte ne kadar ihtiyacımız var acaba? Kendi araştırmanızı yapın ve sütün nasıl üretildiğini, mandıralardan soğutucusuz araçlarla toplanan sütün bozulmasının önüne tankere atılan iki bardak hidrojen peroksitle nasıl geçildiğini ve daha fazlasını öğrenin.

İnek sütü proteinleri çoğunlukla bir bebeğin tanıştığı ilk yabancı proteinler ve mamalarda da inek sütü kullanıldığı için formülle beslenen bebeklerde bu karşılaşma daha da erken oluyor. Yayımlanmış bilimsel araştırmalara göre erken çağlarında inek sütü proteinleriyle tanışan, süt ürünleriyle beslenen çocuklarda tip I diyabet görülme sıklığı artıyor. Son yıllarda başka hastalıkların yanısıra çocukluk çağı diyabetinin de artması tesadüf olabilir mi? Bazı araştırmacılar tarafından diyabetle akraba görülen MS'in salgın hastalık gibi yayılmasında sütün rolü nedir?

Ayrıca, besicilikte kullanılan yemler, antibiyotikler, süt verimini artırmak için ineklere verilen hormonlar da sistemimize giriyor. Büyüme hormonu pahalı olduğundan inekler için seks hormonları (östrojen, projesteron vs.) veya sentetik hormonlar kullanılıyor. Süt tüketiminin artmasıyla evet, çocuklar önceki nesle göre daha uzun boylu; ama vaktinden önce ergenliğe giriyorlar; çocuklar arasında vaktinden önce tüylenme gibi hormonal anomalilere rastlanıyor. Bebekler, çocuklar hücre bölünme hızlarının en yüksek olduğu çağlarında vücutlarına mamalarla, sütle beraber giren hormon, ilaç ve yabancı maddelerden haliyle etkileniyorlar. Bu ciddi bir sorun.

Sütün en zengin kalsiyum kaynağı olduğu, kemik erimesine karşı süt tüketmemiz gerektiği basında o kadar çok vurgulanıyor, beynimiz bu “bilgi”yle öyle kuvvetli yıkanıyor ki. Süt bize kattığı kalsiyumdan fazlasının (sebep olduğu asidoz yüzünden) vücuttan atılmasına neden oluyor; hiç farkında değiliz. İnsan vücudu, kanı alkali tutmaya ayarlı. Metabolizmamız kanı asitleştiren maddeleri kan dolaşımından uzak tutmak için kemikler ve dişlerden çok gerekli mineralleri (kalsiyum, magnezyum) çekerek bu asidik maddeleri nötralize ediyor, kanın pH değerini 7.35– 7.45 arasında tutmaya çalışıyor.

Süt tüketen toplumlarda yaşlılıkta kalçakemiği kırığına rastlanma sıklığının azalması gerekirdi; tam tersi oluyor. Kemiklerimizi güçlendirmenin risksiz ve doğamıza daha uygun yolları var elbet. Çiğ tüketilen ıspanak, semizotu, maydanoz gibi koyu yeşil sebzelerde bol kalsiyum var. Semizotu ve ıspanağı pişirmek yerine salata yaparak tüketmeğe ne dersiniz? Ayrıca tahinde (ezilmiş susam), bademde ve diğer yağlı tohumlarda da bol kalsiyum var.

Önemi son yıllarda daha çok anlaşılan D vitamini kemik erimesine karşı güçlü bir koruyucu; çünkü D vitamini besinlerle alınan kalsiyumun metabolize edilmesi için gerekli. Dışarıda daha çok vakit geçirerek, öğle saatleri dışında kısa süreli güneş banyoları yaparak daha çok D vitamini sentezleyebiliriz. Ayrıca egzersiz yapmak, yürümek de kemikleri güçlü tutmak için elzem.

“Süt yerine yoğurt tüketeyim bari” derseniz Ahmet Aydın'ın Taş Devri Diyeti kitabında yoğurt konusunda yazılanları okumanızı isterim. Farkına varmalıyız ki marketten aldığımız hazır yoğurtlar da süt gibi birçok işlemden geçmiş, doğallıktan uzak “ürünler”.

En iyisi, evde yoğurt veya kefir mayalayıp onları tüketmek. Yoğurt ve kefir süte nazaran zararsız; çünkü kefir ve yoğurdu mayalayan yararlı bakteriler fermentasyon sırasında sütün içinde bulunan potansiyel olarak zararlı besin öğelerini parçalıyor, sindirim için gerekli enzimleri (yeniden) üretiyor. Yoğurt ve kefir (veya ev sirkesi, tercihen elma sirkesi) gibi faydalı fermentasyon ürünlerinin bir yararı da bağırsaklarımızdaki probiyotik bakteri sayısını artırmaları. Bu yararlı organizmalar bazı proteinleri kısmen sindiriyor ve bazı vitaminleri sentezliyor, mesela K vitaminini.

Batı tipi beslenme sonucu çoğumuzun bağırsaklarındaki bakteri popülasyonunun çok önemli dengesi bozulmuş durumda. Normalde yararlı bakteriler tarafından hastalığa sebep olamayacak kadar az miktarda kalmaları sağlanan candida (pamukçuk) gibi zararlı bakteriler, mantarlar bağırsak florasının başaktörleri haline gelerek birçok hastalığa sebep oluyor.

Yine süte alternatif olarak badem, kaju, ayçekirdeği gibi yağlı tohumlardan, tam pirinçten vs. süt elde edilebilir. Sütü kullandığımız birçok tarifte, içeceklerde bu alternatif formülleri kullanabiliriz. Süt konusu araştırmakla bitecek gibi değil. İşte leziz badem sütü tarifi :

Badem Sütü

Geceden ıslattığınız 2 avuç kabuklu, tuzsuz, kavrulmamış badem
Tatlandırmak için yıkanmış günkurusu kayısı veya hurma

Bademler, 250 ml su ve orta boy bir hurma güçlü bir blender'a konuyor. Bademleri iyi yıkadıysanız soymadan da kullanabilirsiniz. Blender'ı iki dakika çalıştırdıktan sonra içinde toz haline gelmiş badem bulunan beyazımsı bir süt elde edeceğiz. Bu sütü bir tülbentten geçirerek temiz bir kaba aktarıyoruz. Tülbenti sıkıyoruz. Badem sütünü bir kavanoz veya cam şişede buzdolabında en fazla üç gün saklayabiliyoruz. İsterseniz sütü hurma gibi bir tatlandırıcı olmadan hazırlayıp, gerekirse sonradan bal, pekmez gibi bir tatlandırıcı kullanabilirsiniz.

Bu süt bebekler için annesütünün yerini tutamaz, ama çocuklar ve yetişkinler için besleyici ve lezzetli bir seçenek. Ölçüyü zamanla kendinize göre ayarlarsınız. Diğer yağlı tohumları da tek başlarına veya karışım olarak süte çevirebilirsiniz.

                                                                         ----------------
Prof. Dr. Ahmet Aydın süt konusunda demiş ki :

http://beslenmebulteni.com/beslenme/?p=712

http://beslenmebulteni.com/beslenme/?p=718



Kaynaklar ve bağlantılar:

Yaşamak için Ye               Dr. Joel Fuhrman
Disease-proof your Child   Joel Fuhrman, M. D.
Alkali Diyet                      Dr. Ayşegül Çoruhlu
7'den 70'e Taş Devri Diyeti        Prof.Dr. Ahmet Aydın

www.notmilk.com
www.wikipedia.org           milk, milk allergy, calcium başlıkları
http://www.sixwise.com/newsletters/05/08/17/soy_milk_rice_milk_or_almond_milk_which_is_the_best_alternative_milk_for_you.htm


5 Temmuz 2012 Perşembe

Şeker ve Tatlandırıcılar : Bağımlılık ve Hastalık Kaynağı

Modern çağın hastalıklarıyla boğuşuyoruz ya da birgün bunlara yakalanmaktan korkuyoruz. Beslenme şeklimizle korktuğumuz hastalıklar arasındaki bağlantıyı keşfetmenin vakti çoktan geldi. Önümüzdeki birkaç yazıda alışkanlıkla vazgeçilmezimiz haline gelen ve kuyumuzu kazan bu yıkıcı gıdalardan bahsedeceğim. Önceliği şekere veriyorum. Besin sandığımız, aslında ihtiyaç duymadığımız belki en zararlı yiyecek şeker ve şişmanlama kaygısıyla kullanılan tatlandırıcılar çünkü.

Şeker yakın bir zamanda eczanelerde satılan, pahalı bir besindi. Şekerkamışının kölelik sistemini hortlatarak yenidünyada yaygın şekilde ekilmesi, Avrupa’da şekerpancarından da şeker elde edilmesi, şekerin rafinasyonla besin açısından fakirleştirilmesi, gittikçe batılı diyetlerde yükselen oranlarda tüketilmesi şekerin kısa tarihi. Şimdi, önemli kısmı asit bombası içecek formunda olmak üzere bir Amerikalı günde ortalama 22 çaykaşığı dolusu şeker tüketiyor. Şeker ve en az şeker kadar zararlı tatlandırıcılar birçok hazır gıdada katkı maddesi olarak bulunuyor. Şeker, çok daha ucuz olduğu için mısır şurubu şeklinde hazır çorbadan, yoğurda, ketçaba ve kahvaltılık gevreklere kadar içeriğine bakmadan aldığımız birçok market ürününde bulunuyor. Çocuklara verilen kahvaltı gevreklerinin üzerinde “ballı” yazıyor kimi zaman. Kahvaltılık gevreğe halis bal katılacağına ihtimal vermezsiniz, deği mi?

Tatlandırıcılar, özellikle aspartam çok popüler içeceklerin içinde, yiyeceklerde, hazır soslarda, sakızlarda, hatta - ne gerek varsa - ilaçlarda karşımıza çıkıyor. Araştırmalar sonucu aspartamın MS ve sistemik lupusla bağlantısı ortaya konuyor. Aspartam metil alkol zehirlenmesine yol açıyor. Diyet içeceklerden özellikle uzak durun ve çocukları tatlandırıcı, mısır şurubu, aspartam katkılı yiyecek ve içeceklerden uzak tutun. Bu tip zararlı ürünlere bağımlılık geliştirip sonradan hastalıkların neden bizi bulduğunu düşünmek çok üzücü olur.

Şeker ve tatlandırıcılar fizyolojik hastalıklar yanında psikiyatrik sorunlara da yol açıyor. Amerika’da bir hapishanedeki mahkumlar arasında yapılan araştırmada, şekerli gıdalar kesildiğinde mahkumlar arasındaki şiddetin azaldığı gözlenmiş. Son zamanlarda okul çağındaki çocuklarda artan şiddet eğilimi, hiperaktivite, dikkat eksikliğinde çocukların bu kadar yoğun maruz bırakılmaması gereken şekerli, katkı maddeli gıdaların rolü olduğunu düşünüp önlem almalıyız. Neden çocuk kanallarında şekerli abur cubur reklamı oluyor? Neden okul kantinlerinde anormal miktarda şeker, tatlandırıcı içeren içecekler satılıyor? Çocukların giderek obezleşmesini, zihinsel-ruhsal gelişim bozuklukları göstermelerini doğal evrim sürecinin kaçınılmaz bir adımı sayabilir miyiz? Bu çocuklar 20’li yaşlarında kronik hastalıklara yakalanınca şaşıracak mıyız?

Şeker, fazla tuz tüketmek gibi, diyetimizin çoğu zararlı parçası gibi kötü bir alışkanlık. Bağımlılık yaratıyor. Azalttığımızda ve bıraktığımızda, bir süre sonra eskiden alışık olduğumuz miktarlar bize aşırı gelir. Çayı nasıl olup da o kadar şekerli içebildiğimize, giderek nasıl olup da şekerli içtiğimize şaşarız.

Şeker yerine ne kullanılabilir


Şekeri azaltmak, bırakmak zor gelirse şeker yerine kullanabileceğimiz doğal tatlandırıcılar var. Sıcak içeceğimizi tatlandırırken pekmez (üzüm, dut, keçiboynuzu vs.) veya bal kullanabiliriz. Kek vs. yaparken küçük küçük kesilmiş hurma, kuru veya taze meyveler (kuruincir, günkurusu kayısı, kuru dut vb.), doğal meyvesuları kullanabiliriz. Kek veya diğer tatlılarda tozşeker yerine pekmez (keçiboynuzu pekmezi kekte çok güzel sonuç veriyor) kullanılabilir. Bal 90 santigrat derecenin üstünde toksik hale geldiği için fırına giren besinlerde kullanmak uygun değil. Şekere diğer alternatifler, yabancı olduğumuz akçaağaç şurubu, agave gibi diğer doğal tatlandırıcılar. Bir de stevia adında çok güçlü bir doğal tatlandırıcı var. Türkiye’de de bulunur (http://www.gidahammaddeleri.com/kategori/tumu/?ara=stevya). Diyabetiklerin de kullanabileceği bir tatlandırıcıymış. Bütün bu alternatifler varken rafine şekere veya sentetik tatlandırıcılara ihtiyacımız var mı?

Unutmadan şunu da söylemeliyim : daha sağlıklı olduğunu düşünerek kahverengi şeker tüketmek de çözüm değil; çünkü kahverengi şeker diye daha pahalıya satılan bu ürünler  Türkiye'de ya rafine beyaz şekerin boyanmasıyla, ya da kahverengi şekerin zararlı yapıştırıcılarla küpşeker haline getirilmesiyle sağlıklı görünümlü ürün haline geliyor. Bu da başka bir tuzak!

Gıda sektörü sorumluluk almayacak, tatlandırıcıların zararlarını yalanlayan araştırmaları finanse edecek; ne yediğimizin içtiğimizin sorumluluğu bize ait.


bağlantılar :

http://www.medicinenet.com/script/main/art.asp?articlekey=56589
http://www.psychologytoday.com/blog/the-depression-cure/200907/dietary-sugar-and-mental-illness-surprising-link
http://en.wikipedia.org/wiki/Stevia
http://tr.wikipedia.org/wiki/Stevia

Kaynaklar :

Detoks       Daniel Reid
7’den 70’e Taş Devri Diyeti       Prof.Dr.Ahmet Aydın

4 Haziran 2012 Pazartesi

OKSİDATİF STRES ve ANTİOKSİDANLAR

Oksidatif stres son zamanlarda daha çok telaffuz edilen bir kavram. Nedir, anlamaya çalışalım.

Vücudumuzda milyarlarca hücre var. Hücrelerin metabolik faaliyetleri (örn. enerji üretimi) ve maruz kaldığımız çevresel faktörler (beslenme, hava kirliliği vs.) sebebiyle diğer molekülleri okside edebilecek, biyokimyasal tepkimeye açık moleküller (ROS - reaktif oksijen türleri) ortaya çıkıyor. Bunlara serbest radikal deniyor. Vücut, bünyesindeki antioksidanlarla bunları nötralize edemezse, yani serbest radikal - antioksidan dengesi serbest radikallerden yana bozulmuşsa, bu duruma “oksidatif stres” deniyor.

Bilimsel araştırmalar sonucu, giderek daha fazla hastalığın oksidatif stresle bağlantılı olduğu açığa çıkıyor. Serbest radikaller hücre ölümüne varabilecek şekilde zincirleme reaksiyonlara sebep oluyor, hücrelerimizin çekirdeği, organelleri ve zarı dahil her bölümüne zarar veriyor. Hücrelerimizde enerji üretimi dahil birçok kilit role sahip mitokondri adı verilen organellerin uğradığı sürekli saldırının sonucu olarak hızlı hücre ölümleri veya hücrelerin kontrolden çıkıp sürekli çoğalması (kanserleşmesi) gibi hasarlar meydana geliyor. Serbest radikaller hücrede bulunan lipidler ve proteinlerin yanısıra nükleik asitlere de (RNA ve genetik şifremizi taşıyan DNA’ya) saldırıyor ve zarar veriyor. Ayrıca çeşitli enzimleri de iş göremez hale getiriyor.

Oksidatif stres önlenemezse, yıllar içinde yarattığı sonuçlar vahim : nörodejeneratif hastalıklar (Lou Gehrig, Parkinson, Alzheimer vb.), kalp hastalıkları ve yaşa bağlı gelişen kanser türleri...

Beyin vücut içinde oksijen ihtiyacı en yüksek organ. Bu yüzden serbest radikal saldırısından çok etkileniyor. MS’in oluşumu ve ilerlemesinde oksidatif stresin rol oynadığı artık biliniyor. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/15015004

Hücrenin kendi ürettiği ve besinlerle aldığı antioksidanlarla serbest radikalleri nötralize etme şansı var. Canlı renklerde sebze ve meyveler güçlü antioksidan kaynakları. Beslenmemizde yeşillikler, farklı renklerde sebze ve meyveler bolca bulunmalı. Böğürtlen, karadut, pancar, havuç, çiğ ıspanak, semizotu, aklınıza doğal ve bol vitaminli ne gelirse... Çeşit çeşit bitkisel besinlerde hepsi güçlü birer antioksidan olan A, C, E vitaminleri ve meyve-sebzelere renklerini de veren fitokimyasallar bulunuyor. Vitaminleri hap şeklinde almanın antioksidan faaliyetler açısından etkin olup olmadığına dair bilimsel çalışmalar çelişkili sonuçlar vermiş. Esas antioksidan kaynağımız gerçek yiyecekler olmak üzere, Alpha Lipoic Acid, Pycnogenol gibi güçlü antioksidanları da beslenme desteği olarak kullanabiliriz.

Özetle, Batı tipi bol katkı maddesi, tarım ilacı ve raf ömrünü uzatıcı kimyasallarla yüklü, besin değeri az yiyeceklerden uzaklaşıp, bol sebze-meyve tükettikçe sağlığa daha yakın oluyoruz. Sebze-meyvelerden yana zengin bir beslenme tarzına sadık kalmak, hücrelerimizi, yani başta merkezi sinir sistemi olmak üzere vücudumuzu oluşturan tüm sistemleri serbest radikallerden ve diğer saldırganlardan korumak için yapacağımız en temel, en akıllıca şey. Antioksidan, vitamin ve diğer faydalı içeriklerinden kayıpsız biçimde yararlanabilmek için sebze, meyveleri çiğ tüketelim.

Beslenmeden çok bahsediyorum ve bu vesileyle yine Prof. Dr. Ahmet Aydın'ın “7'den 70'e Taş Devri Diyeti” kitabını, aynı doğrultudaki kaynakları öneriyorum. Yediklerimizin sağlığımızla sandığımızdan çok daha fazla ilgisi var.


Referanslar : www.wikipedia.org 'da oxidative stress, antioxidant, reactive oxygen species, phytochemicals başlıkları.
“Minding my Mitochondria” Terry L. Wahls, M.D.
Alkali Diyet Dr. Ayşegül Çoruhlu

1 Mayıs 2012 Salı

Dr. Terry Wahls'ın Hikayesi


MS'te geri dönüş mümkün mü? Kaybettiklerimizi geri alabilir miyiz? Hastalığı durdurup geri adım atmasını nasıl sağlarız?

Beslenmesini değiştirerek bunu başaranlar var. İlk ünlü örnek 1950'lerde MS'le mücadeleye başlayan İngiliz tiyatro yazarı Roger McDougall. Ondan başka bir gün bahsedeceğim.
http://www.direct-ms.org/rogermcdougall.html

Bugünlerde beni heyecanlandıran hikaye bir arkadaşım sayesinde haberdar olduğum Dr. Terry Wahls'ın hikayesi. MS hastaları için ilham ve ümit verici biri...
Dr.Terry Wahls'ın hikayesi özetle şöyle : MS teşhisinden sonra modern tıbbın sunduğu imkanlarla en iyi tedaviyi aldığını söylüyor. Buna rağmen çok geçmeden hastalık progresif aşamaya (SPMS) geçmiş ve Dr.Wahls tekerlekli sandalye kullanmaya, normal oturamamaya başlamış. Bunun üzerine araştırmalara başlamış.

Dr. Wahls'ın hikayesini kendisinden dinlemek için :
http://www.thewahlsfoundation.com/dr-wahls-gives-tedx-talk-on-overcoming-multiple-sclerosis/

bu linkte videonun hemen altında konuşmanın ingilizce metni de var.
Araştırmaları onu MS'te mitokondrinin önemini farkedip, beyin ve mitokondri için beslenmeye yöneltmiş. Mitokondri (çoğul, tekili "mitokondrion") hücrede enerji üretimini gerçekleştiren, toksinlerin atılması dahil birçok görev üstlenen organeller.

Dr.Wahls sinir sistemini ve mitokondri temelinde hücrelerini güçlendirmek için çeşitli besin takviyeleri alması gerektiğini anlamış. Hapların sentetik içeriğindense beslenmesini düzenleyerek tercihen doğal kaynaklardan daha bol balıkyağı, koenzim Q10, sülfür, kreatin, iyot, çeşitli B vitaminleri ve antioksidanlar almanın etkili olacağına karar vermiş. Tarım ve hayvancılık öncesinde yaşamış paleolitik (avcı - toplayıcı) insanın beslenmesini örnek almış. Et (serbest otlayarak beslenmiş hayvanlardan), balık, bitki kök ve yaprakları, meyveler, yemişler ve iyot için deniz yosunu... Besinler, özellikle sebzeler doğal olunca henüz keşfedilmemiş, adı konmamış mikrobesinleri de almış olacağını düşünmüş.

http://www.paleodiet.com/      (ayrıca "7'den 70'e Taş Devri Diyeti" - Prof.Dr. Ahmet Aydın)

Günde üç yemek tabağını (veya dokuz kase) dolduracak miktarda sebze, meyve yemeyi salık veriyor Dr. Wahls. Üç tabak şunlarla dolduruluyor : biri her tür yeşillik (çiğ ıspanak, karalahana, semizotu vs.), ikincisi özellikle sülfür içeren sebzeler (sarımsak, soğan, pırasa, brokoli, lahana ailesinden sebzeler) ve üçüncüsü de çeşitli renklerde sebze ve meyveler (pancar, elma, havuç, böğürtlen vs.). Bu arada mısır ve patatesi listesine almıyor, bol nişasta içerdikleri için zararlı buluyor. Tabak lafın gelişi... İsterseniz belirtilen miktarda sebze ve meyvelerden güçlü bir blender (mesela Vitamix) ile smoothie ve çorbalar da yapılabilir. Gluten içeren tahıllar (buğday, arpa, yulaf vs.), rafine gıdalar ve süt ürünlerinden uzak durmak Wahls diyetinin önemli bir parçası. D vitamini ve balıkyağının önemli olduğunu o da söylüyor. Bu şekilde beslenmenin alıştığımız şekilde beslenmekten daha pahalıya malolacağı aşikar. Aynı meblağı sağlık harcamalarına vermektense doğru yiyeceklere vererek sağlığımızı korumak ya da geri kazanmak mümkünse hangisini seçeceğimiz de öyle.
Dr. Wahls'ın beslenmesini değiştirerek tekerlekli sandalyeden kurtulmuş ve bisikletini sürebilir hale gelmiş olması çok ümit verici. Diyetinin detaylarını anlattığı, tarifler de içeren bir kitabı var : "Minding my Mitochondria". Gelirinin yarısı konuyla ilgili araştırmalara gidiyor. Amazon'dan edinebilirsiniz. Dr. Terry Wahls'ı facebook'ta da izlemek mümkün.

not  8 temmuz 2014 :   Terry Wahls'ın son kitabı "The Wahls Protocol" Amazon'da. Henüz okuyamadım; ama beslenme şeklini değiştirmek dışında hindistancevizi yağı kullanmak, egzersiz gibi yöntemleri de sadece MS hastalarına değil, kronik hastalıklardan muzdarip herkese tavsiye etmiş.

Sonuç olarak beslenme ve MS arasında bir bağlantı bilimsel olarak kurulmamıştır. Beslenmeyi değiştirerek MS'in ilerlemesinde bir değişiklik yaratılabileceği de kanıtlanmamıştır. Dr. Wahls'ın diyeti alışıldık beslenme tarzından epey farklı, birçoğumuza uygulamada zor gelebilecek bir diyet. Yine de bu hikayeyi sizinle paylaşmak istedim.

5 Nisan 2012 Perşembe

Prof. Dr. Ahmet Aydın - www.beslenmebulteni.com

Merhaba,

Prof.Dr. Ahmet Aydın MS'le mücadele için beslenme tarzınızı değiştirmeyi, zararlı temizlik maddelerinden kurtulmayı, HBOT'u (hiperbarik oksijen terapisi, bkz. 9/7/2011 tarihli yazı) öneriyor. Sitesindeki tüm yazılar ufuk açıcı ve dönüştürücü.

Bu yazıyı dikkatle okuyun, sonra önerilenleri uygulayın.
http://www.beslenmebulteni.com/beslenme/?p=743

Sonra... fark görmeye başlayın ve öğrendiklerinizi bağışıklık sistemi hastalığı, diyabet, kanser, otizm, hiperaktivite, parkinson vb. dertlerden mustarip tüm tanıdıklarınıza, sağlık problemi yaşayan yaşamayan tüm sevdiklerinize anlatın.

Ha, bir de şevkinizi kırmaya çalışan kimseleri takmayın.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Dün (4 nisan) Otizm Farkındalık günüymüş. Şu sayfa da okunmalı o zaman :

http://beslenmebulteni.com/beslenme/?p=779