Yasal Uyarı

Yasal Uyarı
Bu sitede yayınlanan bilgi ve referanslar hiçbir surette doktor tavsiyesi yerine geçmez. Tüm sağlık problemlerinde mutlaka bir doktora başvurulmalıdır. Doktora başvurmadan kesinlikle ilaç veya başka tedavi yöntemleri kullanılmamalıdır.

Kaynak gösterilerek paylaşılan ve verilen bağlantılar (link'ler) ile ulaşılan bilgilerden kaynak sahibi sorumludur.
Sitede yer alan bilgilerin Multipl Skleroz ve diğer hastalıklar konusunda genel kabul gören tıp literatürüne uygun olduğuna dair bir iddiam yok. Bir MS hastası olarak denediğim, kısmen fayda gördüğümü düşündüğüm yardımcı tedavilerle ilgili bilgi paylaşıyorum. Dolayısıyla, her hasta benim gibi kendi sağlığı için yaptığı seçim ve uygulamalardan sorumludur.


5 Temmuz 2012 Perşembe

Şeker ve Tatlandırıcılar : Bağımlılık ve Hastalık Kaynağı

Modern çağın hastalıklarıyla boğuşuyoruz ya da birgün bunlara yakalanmaktan korkuyoruz. Beslenme şeklimizle korktuğumuz hastalıklar arasındaki bağlantıyı keşfetmenin vakti çoktan geldi. Önümüzdeki birkaç yazıda alışkanlıkla vazgeçilmezimiz haline gelen ve kuyumuzu kazan bu yıkıcı gıdalardan bahsedeceğim. Önceliği şekere veriyorum. Besin sandığımız, aslında ihtiyaç duymadığımız belki en zararlı yiyecek şeker ve şişmanlama kaygısıyla kullanılan tatlandırıcılar çünkü.

Şeker yakın bir zamanda eczanelerde satılan, pahalı bir besindi. Şekerkamışının kölelik sistemini hortlatarak yenidünyada yaygın şekilde ekilmesi, Avrupa’da şekerpancarından da şeker elde edilmesi, şekerin rafinasyonla besin açısından fakirleştirilmesi, gittikçe batılı diyetlerde yükselen oranlarda tüketilmesi şekerin kısa tarihi. Şimdi, önemli kısmı asit bombası içecek formunda olmak üzere bir Amerikalı günde ortalama 22 çaykaşığı dolusu şeker tüketiyor. Şeker ve en az şeker kadar zararlı tatlandırıcılar birçok hazır gıdada katkı maddesi olarak bulunuyor. Şeker, çok daha ucuz olduğu için mısır şurubu şeklinde hazır çorbadan, yoğurda, ketçaba ve kahvaltılık gevreklere kadar içeriğine bakmadan aldığımız birçok market ürününde bulunuyor. Çocuklara verilen kahvaltı gevreklerinin üzerinde “ballı” yazıyor kimi zaman. Kahvaltılık gevreğe halis bal katılacağına ihtimal vermezsiniz, deği mi?

Tatlandırıcılar, özellikle aspartam çok popüler içeceklerin içinde, yiyeceklerde, hazır soslarda, sakızlarda, hatta - ne gerek varsa - ilaçlarda karşımıza çıkıyor. Araştırmalar sonucu aspartamın MS ve sistemik lupusla bağlantısı ortaya konuyor. Aspartam metil alkol zehirlenmesine yol açıyor. Diyet içeceklerden özellikle uzak durun ve çocukları tatlandırıcı, mısır şurubu, aspartam katkılı yiyecek ve içeceklerden uzak tutun. Bu tip zararlı ürünlere bağımlılık geliştirip sonradan hastalıkların neden bizi bulduğunu düşünmek çok üzücü olur.

Şeker ve tatlandırıcılar fizyolojik hastalıklar yanında psikiyatrik sorunlara da yol açıyor. Amerika’da bir hapishanedeki mahkumlar arasında yapılan araştırmada, şekerli gıdalar kesildiğinde mahkumlar arasındaki şiddetin azaldığı gözlenmiş. Son zamanlarda okul çağındaki çocuklarda artan şiddet eğilimi, hiperaktivite, dikkat eksikliğinde çocukların bu kadar yoğun maruz bırakılmaması gereken şekerli, katkı maddeli gıdaların rolü olduğunu düşünüp önlem almalıyız. Neden çocuk kanallarında şekerli abur cubur reklamı oluyor? Neden okul kantinlerinde anormal miktarda şeker, tatlandırıcı içeren içecekler satılıyor? Çocukların giderek obezleşmesini, zihinsel-ruhsal gelişim bozuklukları göstermelerini doğal evrim sürecinin kaçınılmaz bir adımı sayabilir miyiz? Bu çocuklar 20’li yaşlarında kronik hastalıklara yakalanınca şaşıracak mıyız?

Şeker, fazla tuz tüketmek gibi, diyetimizin çoğu zararlı parçası gibi kötü bir alışkanlık. Bağımlılık yaratıyor. Azalttığımızda ve bıraktığımızda, bir süre sonra eskiden alışık olduğumuz miktarlar bize aşırı gelir. Çayı nasıl olup da o kadar şekerli içebildiğimize, giderek nasıl olup da şekerli içtiğimize şaşarız.

Şeker yerine ne kullanılabilir


Şekeri azaltmak, bırakmak zor gelirse şeker yerine kullanabileceğimiz doğal tatlandırıcılar var. Sıcak içeceğimizi tatlandırırken pekmez (üzüm, dut, keçiboynuzu vs.) veya bal kullanabiliriz. Kek vs. yaparken küçük küçük kesilmiş hurma, kuru veya taze meyveler (kuruincir, günkurusu kayısı, kuru dut vb.), doğal meyvesuları kullanabiliriz. Kek veya diğer tatlılarda tozşeker yerine pekmez (keçiboynuzu pekmezi kekte çok güzel sonuç veriyor) kullanılabilir. Bal 90 santigrat derecenin üstünde toksik hale geldiği için fırına giren besinlerde kullanmak uygun değil. Şekere diğer alternatifler, yabancı olduğumuz akçaağaç şurubu, agave gibi diğer doğal tatlandırıcılar. Bir de stevia adında çok güçlü bir doğal tatlandırıcı var. Türkiye’de de bulunur (http://www.gidahammaddeleri.com/kategori/tumu/?ara=stevya). Diyabetiklerin de kullanabileceği bir tatlandırıcıymış. Bütün bu alternatifler varken rafine şekere veya sentetik tatlandırıcılara ihtiyacımız var mı?

Unutmadan şunu da söylemeliyim : daha sağlıklı olduğunu düşünerek kahverengi şeker tüketmek de çözüm değil; çünkü kahverengi şeker diye daha pahalıya satılan bu ürünler  Türkiye'de ya rafine beyaz şekerin boyanmasıyla, ya da kahverengi şekerin zararlı yapıştırıcılarla küpşeker haline getirilmesiyle sağlıklı görünümlü ürün haline geliyor. Bu da başka bir tuzak!

Gıda sektörü sorumluluk almayacak, tatlandırıcıların zararlarını yalanlayan araştırmaları finanse edecek; ne yediğimizin içtiğimizin sorumluluğu bize ait.


bağlantılar :

http://www.medicinenet.com/script/main/art.asp?articlekey=56589
http://www.psychologytoday.com/blog/the-depression-cure/200907/dietary-sugar-and-mental-illness-surprising-link
http://en.wikipedia.org/wiki/Stevia
http://tr.wikipedia.org/wiki/Stevia

Kaynaklar :

Detoks       Daniel Reid
7’den 70’e Taş Devri Diyeti       Prof.Dr.Ahmet Aydın

4 Haziran 2012 Pazartesi

OKSİDATİF STRES ve ANTİOKSİDANLAR

Oksidatif stres son zamanlarda daha çok telaffuz edilen bir kavram. Nedir, anlamaya çalışalım.

Vücudumuzda milyarlarca hücre var. Hücrelerin metabolik faaliyetleri (örn. enerji üretimi) ve maruz kaldığımız çevresel faktörler (beslenme, hava kirliliği vs.) sebebiyle diğer molekülleri okside edebilecek, biyokimyasal tepkimeye açık moleküller (ROS - reaktif oksijen türleri) ortaya çıkıyor. Bunlara serbest radikal deniyor. Vücut, bünyesindeki antioksidanlarla bunları nötralize edemezse, yani serbest radikal - antioksidan dengesi serbest radikallerden yana bozulmuşsa, bu duruma “oksidatif stres” deniyor.

Bilimsel araştırmalar sonucu, giderek daha fazla hastalığın oksidatif stresle bağlantılı olduğu açığa çıkıyor. Serbest radikaller hücre ölümüne varabilecek şekilde zincirleme reaksiyonlara sebep oluyor, hücrelerimizin çekirdeği, organelleri ve zarı dahil her bölümüne zarar veriyor. Hücrelerimizde enerji üretimi dahil birçok kilit role sahip mitokondri adı verilen organellerin uğradığı sürekli saldırının sonucu olarak hızlı hücre ölümleri veya hücrelerin kontrolden çıkıp sürekli çoğalması (kanserleşmesi) gibi hasarlar meydana geliyor. Serbest radikaller hücrede bulunan lipidler ve proteinlerin yanısıra nükleik asitlere de (RNA ve genetik şifremizi taşıyan DNA’ya) saldırıyor ve zarar veriyor. Ayrıca çeşitli enzimleri de iş göremez hale getiriyor.

Oksidatif stres önlenemezse, yıllar içinde yarattığı sonuçlar vahim : nörodejeneratif hastalıklar (Lou Gehrig, Parkinson, Alzheimer vb.), kalp hastalıkları ve yaşa bağlı gelişen kanser türleri...

Beyin vücut içinde oksijen ihtiyacı en yüksek organ. Bu yüzden serbest radikal saldırısından çok etkileniyor. MS’in oluşumu ve ilerlemesinde oksidatif stresin rol oynadığı artık biliniyor. http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/15015004

Hücrenin kendi ürettiği ve besinlerle aldığı antioksidanlarla serbest radikalleri nötralize etme şansı var. Canlı renklerde sebze ve meyveler güçlü antioksidan kaynakları. Beslenmemizde yeşillikler, farklı renklerde sebze ve meyveler bolca bulunmalı. Böğürtlen, karadut, pancar, havuç, çiğ ıspanak, semizotu, aklınıza doğal ve bol vitaminli ne gelirse... Çeşit çeşit bitkisel besinlerde hepsi güçlü birer antioksidan olan A, C, E vitaminleri ve meyve-sebzelere renklerini de veren fitokimyasallar bulunuyor. Vitaminleri hap şeklinde almanın antioksidan faaliyetler açısından etkin olup olmadığına dair bilimsel çalışmalar çelişkili sonuçlar vermiş. Esas antioksidan kaynağımız gerçek yiyecekler olmak üzere, Alpha Lipoic Acid, Pycnogenol gibi güçlü antioksidanları da beslenme desteği olarak kullanabiliriz.

Özetle, Batı tipi bol katkı maddesi, tarım ilacı ve raf ömrünü uzatıcı kimyasallarla yüklü, besin değeri az yiyeceklerden uzaklaşıp, bol sebze-meyve tükettikçe sağlığa daha yakın oluyoruz. Sebze-meyvelerden yana zengin bir beslenme tarzına sadık kalmak, hücrelerimizi, yani başta merkezi sinir sistemi olmak üzere vücudumuzu oluşturan tüm sistemleri serbest radikallerden ve diğer saldırganlardan korumak için yapacağımız en temel, en akıllıca şey. Antioksidan, vitamin ve diğer faydalı içeriklerinden kayıpsız biçimde yararlanabilmek için sebze, meyveleri çiğ tüketelim.

Beslenmeden çok bahsediyorum ve bu vesileyle yine Prof. Dr. Ahmet Aydın'ın “7'den 70'e Taş Devri Diyeti” kitabını, aynı doğrultudaki kaynakları öneriyorum. Yediklerimizin sağlığımızla sandığımızdan çok daha fazla ilgisi var.


Referanslar : www.wikipedia.org 'da oxidative stress, antioxidant, reactive oxygen species, phytochemicals başlıkları.
“Minding my Mitochondria” Terry L. Wahls, M.D.
Alkali Diyet Dr. Ayşegül Çoruhlu

1 Mayıs 2012 Salı

Dr. Terry Wahls'ın Hikayesi


MS'te geri dönüş mümkün mü? Kaybettiklerimizi geri alabilir miyiz? Hastalığı durdurup geri adım atmasını nasıl sağlarız?

Beslenmesini değiştirerek bunu başaranlar var. İlk ünlü örnek 1950'lerde MS'le mücadeleye başlayan İngiliz tiyatro yazarı Roger McDougall. Ondan başka bir gün bahsedeceğim.
http://www.direct-ms.org/rogermcdougall.html

Bugünlerde beni heyecanlandıran hikaye bir arkadaşım sayesinde haberdar olduğum Dr. Terry Wahls'ın hikayesi. MS hastaları için ilham ve ümit verici biri...
Dr.Terry Wahls'ın hikayesi özetle şöyle : MS teşhisinden sonra modern tıbbın sunduğu imkanlarla en iyi tedaviyi aldığını söylüyor. Buna rağmen çok geçmeden hastalık progresif aşamaya (SPMS) geçmiş ve Dr.Wahls tekerlekli sandalye kullanmaya, normal oturamamaya başlamış. Bunun üzerine araştırmalara başlamış.

Dr. Wahls'ın hikayesini kendisinden dinlemek için :
http://www.thewahlsfoundation.com/dr-wahls-gives-tedx-talk-on-overcoming-multiple-sclerosis/

bu linkte videonun hemen altında konuşmanın ingilizce metni de var.
Araştırmaları onu MS'te mitokondrinin önemini farkedip, beyin ve mitokondri için beslenmeye yöneltmiş. Mitokondri (çoğul, tekili "mitokondrion") hücrede enerji üretimini gerçekleştiren, toksinlerin atılması dahil birçok görev üstlenen organeller.

Dr.Wahls sinir sistemini ve mitokondri temelinde hücrelerini güçlendirmek için çeşitli besin takviyeleri alması gerektiğini anlamış. Hapların sentetik içeriğindense beslenmesini düzenleyerek tercihen doğal kaynaklardan daha bol balıkyağı, koenzim Q10, sülfür, kreatin, iyot, çeşitli B vitaminleri ve antioksidanlar almanın etkili olacağına karar vermiş. Tarım ve hayvancılık öncesinde yaşamış paleolitik (avcı - toplayıcı) insanın beslenmesini örnek almış. Et (serbest otlayarak beslenmiş hayvanlardan), balık, bitki kök ve yaprakları, meyveler, yemişler ve iyot için deniz yosunu... Besinler, özellikle sebzeler doğal olunca henüz keşfedilmemiş, adı konmamış mikrobesinleri de almış olacağını düşünmüş.

http://www.paleodiet.com/      (ayrıca "7'den 70'e Taş Devri Diyeti" - Prof.Dr. Ahmet Aydın)

Günde üç yemek tabağını (veya dokuz kase) dolduracak miktarda sebze, meyve yemeyi salık veriyor Dr. Wahls. Üç tabak şunlarla dolduruluyor : biri her tür yeşillik (çiğ ıspanak, karalahana, semizotu vs.), ikincisi özellikle sülfür içeren sebzeler (sarımsak, soğan, pırasa, brokoli, lahana ailesinden sebzeler) ve üçüncüsü de çeşitli renklerde sebze ve meyveler (pancar, elma, havuç, böğürtlen vs.). Bu arada mısır ve patatesi listesine almıyor, bol nişasta içerdikleri için zararlı buluyor. Tabak lafın gelişi... İsterseniz belirtilen miktarda sebze ve meyvelerden güçlü bir blender (mesela Vitamix) ile smoothie ve çorbalar da yapılabilir. Gluten içeren tahıllar (buğday, arpa, yulaf vs.), rafine gıdalar ve süt ürünlerinden uzak durmak Wahls diyetinin önemli bir parçası. D vitamini ve balıkyağının önemli olduğunu o da söylüyor. Bu şekilde beslenmenin alıştığımız şekilde beslenmekten daha pahalıya malolacağı aşikar. Aynı meblağı sağlık harcamalarına vermektense doğru yiyeceklere vererek sağlığımızı korumak ya da geri kazanmak mümkünse hangisini seçeceğimiz de öyle.
Dr. Wahls'ın beslenmesini değiştirerek tekerlekli sandalyeden kurtulmuş ve bisikletini sürebilir hale gelmiş olması çok ümit verici. Diyetinin detaylarını anlattığı, tarifler de içeren bir kitabı var : "Minding my Mitochondria". Gelirinin yarısı konuyla ilgili araştırmalara gidiyor. Amazon'dan edinebilirsiniz. Dr. Terry Wahls'ı facebook'ta da izlemek mümkün.

not  8 temmuz 2014 :   Terry Wahls'ın son kitabı "The Wahls Protocol" Amazon'da. Henüz okuyamadım; ama beslenme şeklini değiştirmek dışında hindistancevizi yağı kullanmak, egzersiz gibi yöntemleri de sadece MS hastalarına değil, kronik hastalıklardan muzdarip herkese tavsiye etmiş.

Sonuç olarak beslenme ve MS arasında bir bağlantı bilimsel olarak kurulmamıştır. Beslenmeyi değiştirerek MS'in ilerlemesinde bir değişiklik yaratılabileceği de kanıtlanmamıştır. Dr. Wahls'ın diyeti alışıldık beslenme tarzından epey farklı, birçoğumuza uygulamada zor gelebilecek bir diyet. Yine de bu hikayeyi sizinle paylaşmak istedim.

5 Nisan 2012 Perşembe

Prof. Dr. Ahmet Aydın - www.beslenmebulteni.com

Merhaba,

Prof.Dr. Ahmet Aydın MS'le mücadele için beslenme tarzınızı değiştirmeyi, zararlı temizlik maddelerinden kurtulmayı, HBOT'u (hiperbarik oksijen terapisi, bkz. 9/7/2011 tarihli yazı) öneriyor. Sitesindeki tüm yazılar ufuk açıcı ve dönüştürücü.

Bu yazıyı dikkatle okuyun, sonra önerilenleri uygulayın.
http://www.beslenmebulteni.com/beslenme/?p=743

Sonra... fark görmeye başlayın ve öğrendiklerinizi bağışıklık sistemi hastalığı, diyabet, kanser, otizm, hiperaktivite, parkinson vb. dertlerden mustarip tüm tanıdıklarınıza, sağlık problemi yaşayan yaşamayan tüm sevdiklerinize anlatın.

Ha, bir de şevkinizi kırmaya çalışan kimseleri takmayın.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Dün (4 nisan) Otizm Farkındalık günüymüş. Şu sayfa da okunmalı o zaman :

http://beslenmebulteni.com/beslenme/?p=779

28 Mart 2012 Çarşamba

Dr. Sclafani

CCSVI teşhis ve tedavisini yapacak doktorlarda , merkezlerde aranması gereken bazı özellikleri nihayet anladım :

- Bilgi : hem teşhisi yapacak uzman, hem de işlemi uygulayacak doktor toplardamar fizyolojisini, kronik serebrospinal venöz yetmezlikte müdahale edilecek damarların nasıl etkilendiğini çok iyi bilmeli.

Teşhis için yapılan Doppler ultrasonografi Zamboni protokolüne uygun yapılırsa çok iyi olur.
 
- Tecrübe : MS hastalarında CCSVI için balon anjiyoplasti uygulanması yeni bir alan. İşlemi yapacak doktorun ve ekibinin tecrübesi önemli.

.- Teknoloji ve tıbbi imkanlar : Teşhis ve işlem sırasında yararlanılan teknoloji, uzmanların bu teknolojiyi kullanmadaki yetkinliği tabii çok önemli. İşlem sonrası kasığınıza yapılacak bandajın uygulanma şekli bile fark yaratıyor.


İşlem sırasında müdahale edilecek damarların görüntülenmesi gerekiyor. IVUS (intravasküler ultrasonografi) işlemi çok risksiz bir hale getiriyor. Israrla sorunuz, isteyiniz :)  Türkiye'de kalp cerrahisinde kullanılıyormuş. Biz de önemliyiz!


Mart 2012'de üçüncü kez CCSVI anjiyoplasti geçirdim. Teşhis için yapılan Doppler ultrasonografi ve Dr. Sclafani tarafından yapılan muayenenin üç saat sürdüğünü söylesem... Doppler incelemesi Zamboni protokolüne göre, yatay ve oturur pozisyondayken yapıldı. Boyun toplardamarlarındaki akış, reflü ve şüpheli kapakçıklar gözlendi.

Muayene MS semptomlarım konusunda kapsamlı soru-cevap ve fiziksel muayeneden oluşuyordu.

Gelelim işleme : MS hastalarında hastalık semptomlarına etkisi olduğu düşünülen daralmalar, ağırlıklı olarak boyunda yeralan, beyinden gelen kirli kanı taşıyan sağ ve sol juguler toplardamarlar ve göğüste bulunan, omurilikten gelen kirli kanı taşıyan azygos toplardamarlarında görülüyor. Bu patolojiye CCSVI (kronik serebrospinal venöz yetmezlik) adı veriliyor. CCSVI anjiyoplasti ise bu daralmaların uygun çapta balonlarla genişletilmesidir. İşlemde sadece vücuda kateterin girdiği sağ ya da sol kasığa lokal anestezi uygulanır. İşlem sırasında hasta kendinde olmalıdır çünkü gerektiğinde soluk alıp verme ve tutma konusunda doktorun direktiflerini uygulaması gerekir. Damarlarda acı hissetmemize neden olacak sensörler bulunmuyor. Hissedilebilecek acı damarlar içine sokulan ekipmanın diğer dokular üzerinde yarattığı baskıdan kaynaklanıyor. Dr. Sclafani ağrı hissettiğim bölgelere içeriden ağrı kesici uygulayarak işlemi minimum ağrıyla bitirmemi sağladı.

Damarlar genişletilirken kullanılan balonların genişliği çok önemli. Her hastanın damar yapısı farklı. İşlem sırasında kana verilen kontrast boya maddesi ve dışarıdan görüntüleme ekipmanları (X-ray cihazı) sayesinde incelenen bölgedeki damar genişliği ölçülüp, genişletilmek istenen bölgeye uygun balon genişliği tespit edilmeye çalışılıyor. Damar kesiti yusyuvarlak olmayabilir. Görüntüleme dar bir kesit gösteriyorsa yapılan ölçüme göre etkili olmayacak küçük çaplı bir balon seçilebilir. Görünen kesit genişse seçilen balon damara göre büyük olabilir ve şişirildiğinde damarı yırtabilir. IVUS (intravasküler ultrasonografi) bu alanda soruya mahal bırakmayan bir teknoloji. IVUS ile içeriden damar kesitinin alanı tespit ediliyor ve en uygun çapta balon böylece seçiliyor.

Özetle CCSVI anjiyoplasti geçirmek istiyorsanız bu işlemi uygulayacak doktorun yetkinliğini, tecrübesini (kaç MS hastasında CCSVI yönünde teşhis ve tedavi gerçekleştirdiğini) ve kullandığı teknolojiyi sorgulamanızı salık veririm. Bulgaristan, Polonya ve Mısır'daki seçenekler hakkında bilgim yok; fakat fırsat bulursanız Dr. Sclafani ve ekibini rahatlıkla tavsiye ederim. Bilgi, tecrübe, teknoloji, empati, şefkat... ve kiralanan tekerlekli sandalye (ihtiyaç duymasanız da kendinizi zorlamamak için)  yardımıyla New York turu..

Dr.Sclafani American Access Care isimli sağlık kuruluşunun Brooklyn şubesinde CCSVI prosedürlerinden sorumludur.

29 Kasım 2011 Salı

Temizlik : Arap sabununa dönüş

Hastalığımızın ilerlemesi, kötü bir sürprizle ortaya çıkması zaman aldı. Yanlış beslenme, solunum ve cilt yoluyla maruz kaldığımız zararlı maddeler içinde bulunduğumuz durumun oluşmasında rol oynadı.

Beslenmemizi değiştirerek, temizlik yapıyoruz diye evimizi, çamaşırlarımızı zararlı kimyasallarla dezenfekte (!) etmekten kaçınarak maalesef bu süreci birden tersine döndüremeyiz. Bu konular üzerinde durmamın sebebi daha çok çocuklarımız. Onları bizim etkilendiğimiz bazı çevresel faktörlerden elimizden geldiği kadar uzak tutmaya çalışabiliriz. Kendimiz için, bundan sonra uğrayacağımız zararı azaltmayı, diğer majör hastalıklardan korunmayı umabiliriz.

Buğday derneğinin sayfasında, temizlik maddeleriyle kendimizi zehirlemememiz için güzel önerilerde bulunmuşlar. Temizlik kokusu sandığımız şeyi içimize çektiğimizde birçok zararlı kimyasalı da solumuş oluyoruz.

http://www.bugday.org/portal/haber_detay.php?hid=115

16 Kasım 2011 Çarşamba

Organik Pazarları Es Geçmeyin


 
Ankara'nın ikinci organik pazarının Ümitköy'de açılması vesilesiyle yazıyorum.

MS'in sebebi bilinmiyor. Genetik yatkınlık, virüsler, damar yetmezliği, aşılar, çevresel faktörlerle ilgili teoriler sıralanıyor. MS'e sebep olan, atakları tetikleyen faktörler hastadan hastaya değişiyor olabilir. Gözardı edemeyeceğimiz bir gerçek hastalığın tarihinin sanayileşmeyle, modern yaşama geçişle başlaması. Hastalığın ülkelere göre dağılımı, hastalığın az görüldüğü ülkelerden hastalığın sık görüldüğü ülkelere göç eden farklı etnisiteden insanlarda MS görülme sıklığının göç edilen ülkede MS görülme sıklığına yaklaşması çevresel faktörlerin ağırlığını vurguluyor. Yani güneşten yararlanma (vücudun D vitamini sentezlemesi buna bağlı) süresiyle beraber çevresel kirlilik, beslenme biçimi...

Yediğimiz sebze-meyveler hormonlar, tarım ilaçları, kirlenen su kaynakları sebebiyle sağlığımıza tehdit oluşturuyor. Pazar alışverişimizi mümkünse organik pazarlardan yaparak bu tehdidi bir nebze savuşturabiliriz. Organik pazarlarda satılan ürünler hiçbir aşamada kimyasal müdahaleye maruz kalmıyor, denetleniyor ve sertifikalandırılıyor.

Ankara 'daki organik pazarlar
(pazar günleri)
Ayrancı : Aşağı Ayrancı'da, eski sosyete pazarının yerinde
Ümitköy : Ahmet Taner Kışlalı Mah. 2894-2898 Sokak arası Çayyolu

İstanbul'daki organik pazarlar
Kadıköy Belediyesi Organik Halk Pazarı : Çarşamba - Selamiçeşme Özgürlük Parkı
Maltepe Belediyesi Organik Halk Pazarı : Pazar - Altayçeşme Belediye Hizmet Alanı
Zeytinburnu Organik Halk Pazarı : Cumartesi - Topkapı'da Merkezefendi Camii yanı
Şişli %100 Ekolojik Pazar : Cumartesi - Şişli Feriköy
Bakırköy %100 Ekolojik Pazar : Cuma - Airport Outlet Center Otoparkı
Beylikdüzü %100 Ekolojik Pazar : Cumartesi - Beylikdüzü
Kartal %100 Ekolojik Pazar : Pazar - Kartal tren istasyonu yakını
İzmir
Cuma - Bostanlı pazaryeri

Samsun'da, Konya - Meram'da, Antalya'da organik pazarlar olduğunu okudum. Organik pazar sayısı artıyor, bulunduğunuz ilde var mı araştırın. Bazı büyük marketlerde de organik ürün standları oluyor. Ayrıca ekolojik ürünler satan dükkanlar da çoğalıyor. Bu dükkanlar bazı günler sebze, meyve, hatta organik tavuk eti bile getiriyorlar.
Mümkün olduğunca sertifikalı ekolojik gıdaları tüketelim.

Ayrıntılı bilgi için: